12 Eylül'ün karanlığı geneleve bağlanmış.
12 Eylül'ün karanlığında
berkay akbudak, ilk romanında 12 eylül darbesinin karanlığını bir genelev hikayesiyle anlatıyor; yazar, darbenin toplumsal hafızayı yok etmesine öfkesini dile getiriyor.
berkay akbudak, ilk romanında 12 eylül’ün karanlığını bir genelevle aynı çerçeveye koyuyor. akbudak “12 eylül’ün korku, baskı, şiddet ve yok ediş operasyonu içinde büyümüş olmama, insanlara çok ağır bedeller ödetilmesine, toplumun hafızasını sildiği, kültürünü, mirasını kazıdığı için çok öfkeliyim” diyor.
Berkay Akbudak, ilk romanı Bir Paşa Bir Kayıp Kız Bir Genelev’de 12 Eylül’ün karanlığını bir genelevle aynı çerçeveye koyuyor. Toros Yayınları’ndan çıkan roman; darbeden sürüp gelen korkunun, şiddetin ve hayatta kalma çabasının hikâyesi.
Sinema dünyasından gelen Akbudak, ilk romanında ne belgesel soğukluğuna ne de melodramatik bir teselliye sığınmış. Bunun yerine sert, argo yüklü ama bir o kadar da şiirsel bir dille farklı etnik kökenlerden kadınların ortak kaderini ve ortak korkusunu anlatıyor.
Sizi yazar olarak değil; senarist ve yönetmen olarak tanıyorduk. Sinema kolektif bir üretim biçimi, romansa tek başına yazılır. Yalnızlık hissettiniz mi?
Yönetmenlik ve roman yazarlığı arasında duygu veya his olarak yalnızlık farkı var mı emin değilim, ikisi de yalnız yapılıyor. Sinemada koca bir ekip kalabalığı var ama herkes sette kendi işini yapıyor. Bu yalnızlığı da olumsuz görmüyorum. Film yapmak, roman yazmak gibi işler yalnız yapılmalı. Denemediğim için bilemem ama şarkı bestelemek, şiir yazmak, resim yapmak da öyle olmalı. İkisini de ayrı ayrı seviyorum.
Türk edebiyatında romanlarda sıklıkla görmezden gelinen ya da klişelerle anlatılan genelev mekânını bu metinde nasıl inşa ettiniz?
Genelev mekân olarak kafalarda sanki orada yapılan her şey doğal ve gerekliymiş gibi canlanıyor. Orası her türlü ahlaksızlığı ve suçu serbest bırakan bir mekânmış ve bu ahlaksızlıklar ve suç orada yapıldığı sürece dışarıdan da kabul edilebilir gibi bir anlayıştan besleniyor. Böyle bir yerin kimseye eğlenceli ve keyif verici gelmemesi gerekiyor. Klişelerden uzak durmaya çalışmamın sebebi kirli ve sert olanı bulandırmadan net ve en kısa yoldan gösterebilmek istemem. İzlediğim filmler ve okuduğum kitaplarda oranın içinden teselli devşirildiğini gördüm. Orada teselli edilecek bir şey olamaz.
12 Eylül sizi kişisel olarak nasıl kuşatıyor? O dönemi yazmak bir hesaplaşma mıydı?
Tasarlanmak istenen Türkiye’nin son eksik parçası olarak görüyorum 12 Eylül darbesini. Birkaç aylık bebekmişim o günler yaşandığında. O korku, baskı, şiddet ve yok ediş -her anlamda yok ediş- operasyonu içinde büyümüş olmama öfkeliyim, insanlara ağır bedeller ödetildiği için öfkeliyim, ülkenin yaşam biçimini kirli bir bulamaç ile şekillendirdiği için, toplumun hafızasını sildiği, kültürünü, mirasını kazıdığı için öfkeliyim. 12 Eylül zemininde bir film ya da bir roman üreten herkes gibi oraya, o zamana gidip temas etmek, bir kez daha kayda geçmek için tercih ettim. Etkileri sürüyor çünkü.
Romandaki kadınlar sistemin en görünmez, en korumasız kesiminden geliyor. Sizi özellikle etkileyen bir karakter var mı?
Hepsi aynı seviyede etkiledi. Yazarken romandaki hiçbir varlığa duygusal yaklaşmadım çünkü bunun doğru olduğuna, romanın böyle yazılması gerektiğine inanıyorum. Berfin’e ne kadar yakınlık duyduysam, ne kadar önem verdiysem, olayların geçtiği mekânlara da aynı önemi verdim çünkü aynı mesaiyi yapıp aynı özeni gösterdim, ayıramam. Eserde farklı etnik kökenden ve inançtan kadın figürler var ama hiçbiri ötekileştirilmiyor.
12 Eylül’e dair zulüm görmüş bu kesimlerle ilgili birlikteliği nasıl inşa ettiniz?
Farklı etnik kökenler bir toplumun hepsi birbirinden güzel, hepsi birbirine eşit renkleri olmalıyken biliyoruz ki bu farklılık yüzünden büyük bir birliktelik sorunu yaşanıyor. Yalnız bizde değil dünyanın bütün nüfuslarında bu böyle. Herkes çoğunluk kendisi olsun istiyor, bu isteği bir türlü tam karşılanmadığı için “diğeri”ne düşman oluyor çünkü kendisi çoğalıp büyürken bir başkası da yerinde saymıyor, o da büyümeye çabalıyor. Bütün bunların tek sebebi güç sahibi olmak. Çok nadir birkaç istisna kavram dışında bu güce yalnızca çoğunluk sahip olabilir. Çoğunluk ülke kurar. Romandaki kadınların her birinin sadece etnik kökenleri farklı, geriye kalan hal ve durumları ise birebir aynı. Hepsinden bir tane var, dolayısıyla etnik köken üzerinden çoğunluk sağlanabilmesi imkânsız. Birbirlerini “öteki” olarak görmemelerinin sebebi bu. O evdeki kadınları birbirlerini tutar hale getiren ise korku; hepsi aynı anda aynı şeyden korkuyor, ayrımcılığın sırası değil. Oysaki birbirlerine uzak durmaları beklenir, eğer korku yoksa. Dünyadaki herkesi, her ırkı, her dinden insanı, her cinsiyetten insanı, zengini fakiri aynı yere ışınlayabilen tek kavram korku. Bunu anlatmak istedim.
12 Eylül üzerine var olan geniş külliyatın neresinden beslendiniz?
Özellikle bir araştırma sürecine girmedim bu romanı yazmak için. İçimi kurcalayan bir konuydu. Zaman içinde konu ve dönem hakkında çok fazla kaynak okudum, Rıfat Ilgaz, Aziz Nesin gibi ilk akla gelen yazarlardan Uğur Mumcu gibi büyük bir kayıtçıya kadar çok yerden beslendim. Zamanı gelip de romanı yazmaya oturduğumda hafızam -asla yeterince olmaz ama- yeterince doluydu. Meğerse senelerce roman için araştırma okumaları yapmışım. Yazım sürecinde ise özel olarak bu kitapta kullanmak için, hikâyedeki bazı sahnelere yerleştirmek üzere dönemin bazı detay haber ve popüler kültür arşivinde tarama yaptım.
Şiirsel üslubun öne çıktığı romanınızda argoya da başvurmuşsunuz. Risk aldığınızı düşündünüz mü?
Her ne yaparsak yapalım karşılaşacağımız riskin kesin sınırları yok. Şu cilalanmış süsü sanatçıların üzerinden kaldıralım artık; risk almak sanatçının kahramanlığı değil doğalı. Kim bu eserimde risk aldım diyorsa işinin arkasında değil, olur da beğenilmezse “E işte risk aldım dedik ya, ondan oldu” demek için yerini hazırlıyordur. Hikâyeyi kurmayı bitirince onu nasıl anlatacağına, nasıl bir dil kullanacağına çalışıyorsun. Sert olmasını istediğim bu romanı sert bir dille yazmam kaçınılmazdı. Dil, kullanılışına göre şekil ve kıvam değiştirebilen bir organ. Romandaki insanlar içlerindeki birikmiş tortuyu başka şekilde kazıyamaz, argo o yüzden var. Şiirsellik ise ağıt yakmaktan geliyor. Hikâyenin bir yas sonrası yakılan ağıta benzemesini istedim. Dilimizde ağıt var, bin yıllık mirasımız ve ağıt yakılan bir şey. Dünyada çok ateş var, romanda olduğu gibi.
Yoksulluk, şiddet, devlet baskısı, kadın bedeni üzerindeki tahakküm gibi romanda geçen meseleler bugün de sürüyor. Aynı hikâyeyi bugüne taşısaydınız, elinizin altındaki malzeme ne olurdu?
Romanda yazılan her mesele hep olacak. Değişmesi gereken o zehirle mücadele. Mücadele edenler değişecek, gelişecek, çoğalacak ve güçlenecek. İlerleyen zaman ve iç içelikle, kültürle, sosyal medyayla ya da 11 Eylül gibi olaylar oldu veya yeni nükleer savaş tehdidi gibi durumlar var diye dünya değişmiyor, kainat dönmeye devam ediyor, değişen şey dünyayı döndüren makine ve aletler. Roman o dönemi değil de günümüzü anlatıyor olsaydı aynı romanı yazardım, sadece teknik olarak değişiklik yapardım. Mesele değişmez, o meseleye tepki biçimi değişir.
Dünyada iki mutlu son kavramı var. Bireysel olan, ailemiz, arkadaşlarımız, partnerimiz ile yaşadığımız ve toplumsal olarak yaşanan. Bir çift çocuk sahibi olacağı haberini alıp mutlu olurken aynı anda başka ülkede bin tane çocuğun bombalandığını duyduklarında bu mutlu son mu? Herkesin aynı anda aynı seviyede mutlu olması ne kadar mümkünse herhangi bir şeyin mutlak bir mutlu son olması o kadar mümkün. Kendi aramızda bizi mutlu edecek sayısız şey yaşanıyorken bunu hemen bozacak şeylerle sarılmış durumdayız. Mutlu olmak çok güzel, çok değerli, mutlu kalmak için savaşmak üzücü. Romanın sonu bundan dolayı okuru rahat bırakmıyor.
BİR PAŞA BİR KAYIP KIZ BİR GENELEVBerkay AkbudakToros Yayınları, 2026