Gönül coğrafyası da 15 Temmuz'u zafer saymış.
15 Temmuz gönül coğrafyasının da zaferidir
yurtdışı türkler ve akraba topluluklar başkanı abdulhadi turus, 15 temmuz darbe girişiminin sadece türkiye için değil, gönül coğrafyası için de bir zafer olduğunu belirtti.
abdulhadi̇ turus - yurtdışı türkler ve akraba topluluklar başkanıaradan geçen yıllar bize şunu açık biçimde göstermekted...
ABDULHADİ TURUS - Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanı
Aradan geçen yıllar bize şunu açık biçimde göstermektedir: Bir milletin gerçek gücü, kriz anlarında ortaya koyduğu dayanışmanın sınırlarının nerede bittiğiyle ölçülür. 15 Temmuz gecesi ortaya konulan dayanışma Türkiye’nin siyasi sınırlarının çok ötesine taşmıştır. İşte bu yüzden 15 Temmuz, yalnızca millî bir zafer değil; Türkiye’nin gönül coğrafyasının büyüklüğünü yeniden idrak ettiğimiz ve gönül coğrafyamızla aramızdaki bağların yeniden tahkim edildiği tarihî bir dönüm noktasıdır.
Tarih, bazı günleri yalnızca kronolojik bir olay olarak kaydetmez; onları bir milletin varlığını yeniden kazandığı ontolojik dönemeçler olarak hafızasına işler. 15 Temmuz 2016 da Türkiye için böyle bir kırılma noktasıdır. O gece yaşananları yalnızca başarısız bir darbe girişimi olarak okumak, hadisenin tarihsel ve siyasal tehlikesini göz ardı etmiş olmanın yanı sıra direkt olarak Türkiye’nin bekasına karşı işlenen çok büyük bir cürmü de küçümsemek demektir.
Hepimiz biliyoruz ki 15 Temmuz’da hedef alınan sadece anayasal düzen değildi; Türkiye’nin son yirmi yılda inşa ettiği devlet aklı, dış politika ufku, medeniyet tasavvuru ve dünyanın dört bir yanında kurduğu insani bağlardı. Türkiye’nin 15 Temmuz öncesindeki darbe dönemlerine dikkat ettiğimizde fark ederiz ki; gerçekleştirilen darbeler yalnızca hükümetleri değiştirme girişimleri değildi. Her darbe, ülkemizin gelecek tasavvuruna doğrudan bir müdahale, daha doğrusu bir saldırı mahiyetindeydi. Dolayısıyla darbeler sadece siyasi iradeyi değil, düşünen akılları, umut eden kalpleri ve söyleyen dilleri de hedef alan, ülkenin maddi ve manevi tüm kaynaklarını tahakküm altına alan karanlık dönemlerdi. O karanlık dönemlerde Türkiye din kardeşlerine, soydaş ve gönüldaşlarına bîgâne kalan bir ülke olmaya mecbur edildi.
HAYALLERİ YIKILAN NESİLLER
Tarihimizden bize emanet olan tefekkür ve ülkülerden el çektirildiğimiz darbe zamanları, bizi kalkınma hamlelerinden, insan kaynağı yetiştirmekten alıkoyduğu gibi ekonomik enerjiyi üretim ve atılım yerine küçülmeye ve kriz yönetimine sevk etmişti. Her ne kadar darbelerin ülkemizi uğrattığı maddi zararlar devasa ölçeklerde olsa da darbelerin asıl maliyeti yalnızca kaybedilen milli gelir ve yatırım hacmi değildi elbette. Darbe dönemlerinde yaşanan en büyük kayıp; hayalleri yıkılan nesiller, kesintiye uğrayan kurumsal birikim ve milli mevcudiyete dair zayıflatılan özgüvendir.
Ülkemiz de yakın tarihinde darbeler nedeniyle yalnızca ekonomik kaynaklarını değil, yetişmiş insanlarını, bilimsel üretim kapasitesini ve entelektüel dinamizmini de önemli ölçüde kaybetmişti. Ülkemizin coğrafyasına yönelik söz söyleme haklarından feragat etmesini sağlayan her müdahale sadece dış politikanın konusu da değildi üstelik. Dışarıya karşı içine kapanan, esneklikten ve iletişimden uzak bir tutuma mecbur kalan bir ülkede kültür ve düşünce hayatı dar bir zemine, devlet ise uzun süre sadece savunma eksenli reflekslerle hareket etmeye zorlanacaktı elbette… Oysa tarih bize gösteriyor ki büyük devletler, enerjilerini sürekli iç krizleri yönetmeye değil; bilgi üretmeye, insan yetiştirmeye ve elbette sınırlarını aşan stratejik hedeflere ayırırlar. Darbeler, tam da bu nedenle yalnızca siyaseti değil, bir milletin zihinsel ufkunu da daraltır.
Darbelerle bize ödetilmiş en ağır bedel belki de milletimizin kendisini uzun yıllar kendi sınırları içine mahkûm edilmiş bir ülke gibi düşünmek zorunda bırakılmasıydı. Oysa tarih boyunca atalarımızın bize bıraktığı miras, yalnızca kendi sınırlarımızı korumakla değil; çevresinde adaleti tahkim eden, kültür inşa eden ve insan yetiştiren bir merkez olmakla kaim olabilirdi. Bu mirası hakkıyla korumak için kabiliyet ve sorumluluklarımızı yeniden hatırladığımız ve buna göre davrandığımız bir zaman diliminde yaşadık millet olarak 15 Temmuz’u.
Son çeyrek asırda diaspora politikalarından uluslararası öğrenci çalışmalarına, insani yardımdan kültürel diplomasiye kadar uzanan bu büyük açılım, işte bu tarihî ufkun yeniden hatırlanmasının sonucuydu elbette.
Bu bağlamda 15 Temmuz’da savunulan da yalnızca mevcut siyasal irade değildi; Türkiye’nin yeniden kendi medeniyet ölçeğinde düşünebilme, gönül coğrafyasıyla yeniden bağ kurabilme ve kendi insan sermayesini küresel ölçekte harekete geçirebilme iradesiydi. Bu sebeple 15 Temmuz’da darbe girişiminin başarısızlığa uğratılması, Türkiye’nin yeniden içine kapatılmasına yönelik tarihsel bir döngünün de kırılması anlamına gelmektedir.
Devletler yalnızca sınırlarıyla var olmazlar. Onları asıl ayakta tutan, sınırlarının ötesine taşıyabildikleri güven, itibar ve anlamdır. Bir devlet, kendi vatandaşlarının ötesinde başka toplumların da umut bağladığı bir ülkeye dönüşmüşse, artık yalnızca jeopolitik bir aktör değil, aynı zamanda tarih yazan bir özne hâline gelmiştir. Türkiye’nin son yıllarda odaklandığı nokta tam da budur. Bu sebeple 15 Temmuz gecesi yalnızca Ankara’da, İstanbul’da veya Türkiye’nin şehirlerinde yaşanmadı. Aynı gece Berlin’de, Üsküp’te, Saraybosna’da, Bakü’de, Bişkek’te, Mogadişu’da ve Kuala Lumpur’da da insanlar ekran başındaydı. Çünkü Türkiye’nin geleceği, artık yalnızca Türkiye’nin meselesi değildi. Türkiye’nin istikrarı; Balkanlar’dan Afrika’ya, Türkistan’dan Yakın Doğu’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyanın meselesiydi.
Bu saydığım coğrafyalarla aramızdaki bağ tesadüfen oluşmuş değildir elbette. Yaklaşık çeyrek asırdır Türkiye, dış politikasını yalnızca devletler arası ilişkiler üzerinden değil; insanlar, toplumlar ve ortak hafıza üzerinden de şekillendiriyor. Uluslararası öğrenciler, diaspora politikaları, insani yardım faaliyetleri, kültürel diplomasi, ortak tarih çalışmaları ve gönül coğrafyamızla kurulan çok katmanlı ilişkiler bu stratejik yaklaşımın birbirini tamamlayan unsurları. Tam da bu nedenle darbe girişiminin hedeflerinden biri, Türkiye’nin geliştirdiği bu yeni bölgesel ve küresel etki kapasitesiydi.
Malumunuz modern dünyada güç artık yalnızca askerî kapasiteyle ölçülmüyor. Bir ülkenin hangi fikirleri üretebildiği, hangi insanları yetiştirdiği, hangi hikâyeyi dünyaya anlatabildiği ve hangi toplumlarda güven duygusu oluşturabildiği de en az ekonomik ve askerî güç kadar belirleyici hâle geliyor. Joseph Nye’ın kavramsallaştırdığı “yumuşak güç”, bugün tek başına yeterli görülmese de devletlerin meşruiyet üretme kapasitesinin önemli unsurlarından biri olmayı sürdürüyor. Türkiye’nin son yıllarda oluşturduğu uluslararası öğrenci ağı, Türkiye mezunları, Türk diasporası ve akraba topluluklarıyla kurduğu ilişkiler ise bunun ötesinde, ortak aidiyet ve müşterek gelecek fikrine dayanan daha derin bir etkileşim alanı oluşturuyor.
Tüm bunlar göz önünde bulundurulduğunda o gece yaşananların, sadece bölgesel değil küresel etkileri olduğunu söylemek oldukça mümkün. O gece Türkiye Bursları kapsamında ülkemizde bulunan binlerce öğrenci, yalnızca eğitim gördükleri ülkenin yaşadığı bir krize tanıklık etmedi. Onlar, kendilerini misafir eden toplumun varlık mücadelesini kendi mücadeleleri olarak gördüler. Meydanlara inmeleri, sosyal medyada Türkiye’yi savunmaları veya ülkelerindeki kamuoyunu doğru bilgilendirmeleri, herhangi bir resmî yönlendirmenin değil; kurulan sahici insani ilişkinin doğal sonucuydu. Bu, ülkemizin eğitim diplomasisinin ulaştığı en yüksek aşama olarak kaydedilebilir. Çünkü gerçek eğitim yalnızca bilgi aktarmaz; aidiyet üretir. Eğitim kurumları da yalnızca diploma vermez; ortak hafıza oluşturur. Türkiye’de eğitim gören bir uluslararası öğrenci, burada yalnızca bir alanda ihtisas yapıp meslek edinmez; Türkiye’deki toplumsal hafızanın bir parçası hâline gelir ve o toplumsal hafızanın mirasçısı olur. Bugün dünyanın dört bir yanında farklı alanlarda çalışan ve ülkelerindeki kamu ve özel kurumlarda görev yapan on binlerce Türkiye mezununun Türkiye ile ilişkisini canlı tutan şey de tam olarak budur. Misafir öğrencilerimizle ve mezunlarımızla artık aynı toplumsal hafızayı paylaşıyoruz. Artık aynı toplumun birer parçası haline gelmiş bulunuyoruz.
15 Temmuz’un gözler önüne serdiği bir diğer önemli husus da uluslararası öğrenci politikalarının ne denli büyük ve önemli bir mesele olduğudur. Sonrasında geliştirilen kamu politikalarıyla uluslararası öğrenci seçim süreci doğrudan başta Başkanlığımız olmak üzere devlet kurumlarının koordinasyonunda daha şeffaf, daha kapsayıcı ve daha liyakat temelli bir yapıya kavuştu. Bugün Türkiye Bursları’nın dünyanın en nitelikli burs programlarından biri olarak kabul edilmesi, yalnızca ülkemizdeki akademik başarı oranlarının artmasının değil, aynı zamanda bu husustaki devlet vizyonunun genişlemesinin de bir sonucudur. Başkanlık olarak Türkiye Bursları ile biz artık sadece misafir öğrenci seçmiyoruz; sayısız ülkenin gelecekteki karar vericileriyle ilk iletişim kanallarını, gönül köprülerini, fikir birlikteliklerini inşa ediyoruz.
Misafir öğrencilerimize benzer olarak ülkemizin diaspora politikaları da 15 Temmuz sonrasında farklı bir anlam kazandı. Artık ülkemiz için yurt dışındaki vatandaşlarımız sadece bulundukları ülkelerde yaşayan “gurbetçiler” değildir. Onlar, iki ülke arasında köprü kuran, kriz zamanlarında doğru bilgiyi dolaşıma sokan, Türkiye’nin haklı tezlerini anlatan ve yaşadıkları toplumlarda politik etkileri olan sivil aktörlerdir. 15 Temmuz gecesi Avrupa şehirlerinde yurt dışındaki vatandaşlarımız tarafından düzenlenen gösteriler, tutulan nöbetler bunun sembolik olduğu kadar sosyolojik ve çok önemli bir göstergesidir.
Bugün Başkanlık olarak yaptığımız tüm çalışmalarla yurt dışındaki vatandaşlarımızla aramızdaki hafıza ortaklığını; ruh birliğini ve iş birliğini güçlendirme iddiasındayız; çünkü biliyoruz ki diaspora, ancak ana vatanla kurduğu muhkem bağlar ölçüsünde uluslararası bağlamda bir güç elde edebilir. Ortak acılar, ortak zaferler ve ortak sorumluluklar, topluluk bilincinin en güçlü harcıdır. Bu yönüyle 15 Temmuz’da milletimizin zaferi, dünyanın farklı ülkelerinde yaşayan vatandaşlarımız için de ana vatanla aralarındaki ortak politik hafızanın kurucu hadiseleri arasında başat bir rol oynamıştır.
YTB’NİN 15 TEMMUZ’DAN ÇIKARDIĞI GÖREV
YTB’nin de 15 Temmuz’un ardından merkeze aldığı asli görevi; kuruluş amacına yönelik olarak Türkiye’nin küresel insan sermayesini korumak, geliştirmek ve ortak bir gelecek fikri etrafında buluşturmak oldu. Çünkü günümüz dünyası da gösteriyor ki geleceğin dünyasında varlık mücadeleleri sadece doğal kaynakların paylaşımı veya teknoloji ilerlemeleri ile değil; nitelikli insan kaynağı, güven ilişkileri ve uluslararası toplumsal ağlar üzerinden verilecektir.
15 Temmuz bize devletlerin sadece geleneksel kurum ve hizmet anlayışlarıyla değil, insan yetiştirme kabiliyetleriyle de ayakta kaldığını göstermiştir. Bugün Türkiye’nin Balkanlar’da, Afrika’da, Türkistan’da ve dünyanın farklı bölgelerinde güçlü bir karşılığının bulunmasının nedeni, yalnızca ekonomik yatırımları değildir. Asıl belirleyici olan; ülkemizin tarih, kültür ve soy bağı bulunan coğrafyalarla kurduğu insani temas ve o coğrafyalarda yetiştirdiği insanlar ve oluşturduğu güven iklimidir.
Dolayısıyla 15 Temmuz’da savunulan yalnızca bir siyasi irade değildi. Korunan; Türkiye’nin dünyaya söyleyecek sözü, dostlarına uzanacak eli, uluslararası öğrencilere açtığı kapısı, diasporasıyla kurduğu ortak kader duygusu ve medeniyet tasavvuruydu. Aradan geçen yıllar bize şunu açık biçimde göstermektedir: Bir milletin gerçek gücü, kriz anlarında ortaya koyduğu dayanışmanın sınırlarının nerede bittiğiyle ölçülür. 15 Temmuz gecesi ortaya konulan dayanışma Türkiye’nin siyasi sınırlarının çok ötesine taşmıştır. İşte bu yüzden 15 Temmuz, yalnızca millî bir zafer değil; Türkiye’nin gönül coğrafyasının büyüklüğünü yeniden idrak ettiğimiz ve gönül coğrafyamızla aramızdaki bağların yeniden tahkim edildiği tarihî bir dönüm noktasıdır.