Medya OHAL'den çıkamamış.
15 Temmuz’un 10. yılı: Medyanın bitmeyen OHAL’i
15 temmuz darbe girişiminin 10. yılında, darbe sonrası kapatılan i̇stanbul özgür radyo'nun eski genel yayın koordinatörü derya okatan, o dönemi ve tele1'in tmsf yönetimine geçmesini değerlendiriyor.
ohal döneminde kapatılan i̇stanbul özgür radyo’nun genel yayın koordinatörüydü. radyosu kapatıldı, ohal döneminde 24 gün gözaltında kaldı. aradan on yıl geçti. bu kez çalıştığı tele1, tmsf yönetimine geçti. derya okatan, iki dönemin tanıklığını gazetecilerin, meslek örgütlerinin ve akademisyenlerin görüşleriyle birlikte anlatıyor. bazı tarihleri takvim değil, hafıza kaydeder. 15 temmuz 2016’nın ardından gelen günlerde, çalıştığım i̇stanbul […] the post 15 temmuz’un 10. yılı: medyanın bitmeyen ohal’i appeared first on journo .
OHAL döneminde kapatılan İstanbul Özgür Radyo’nun Genel Yayın Koordinatörüydü. Radyosu kapatıldı, OHAL döneminde 24 gün gözaltında kaldı. Aradan on yıl geçti. Bu kez çalıştığı TELE1, TMSF yönetimine geçti.
Derya Okatan, iki dönemin tanıklığını gazetecilerin, meslek örgütlerinin ve akademisyenlerin görüşleriyle birlikte anlatıyor.
Bazı tarihleri takvim değil, hafıza kaydeder.
15 Temmuz 2016’nın ardından gelen günlerde, çalıştığım İstanbul Özgür Radyo’nun kapısına vurulan mühür de onlardan biri.
O gün yalnızca bir radyo susturulmadı. Aynı zamanda onlarca meslektaşımın mikrofonu mühürlendi. Yine şarkıların, şiirlerin, kitapların, farklı dillerin, inançların, işçilerin, ezilenlerin, kadınların, gençlerin, LGBTİ+’ların sesi kısıldı.
İki ay sonra Özgür Radyo’nun kapatılmasıyla ilgili değil ama başka bir gazetecilik soruşturmasında 5 meslektaşımla birlikte gözaltına alındık.
OHAL koşullarında 24 günlük bir gözaltı süreci… Bir Kanun Hükmünde Kararname ile gözaltı süresinin 30 güne kadar uzatılabilmesinin önü açılmıştı. Üç ay değil iki yıla kadar uzatılan OHAL’de daha sonra çıkarılan bir başka KHK ile gözaltı süreci en fazla 14 güne indirildi.
3 arkadaşım tutuklandı, ben serbest bırakıldım.
Gazetecilik yaptığım için ilk kez özgürlüğüm elimden alınmıyordu belki ama ilk kez mesleğimin de suç delili gibi gösterildiği bir dönemin içinde bulmuştum kendimi.
Aradan on yıl geçti. Başka bir televizyonun, TELE1’in haber merkezinde çalışıyordum. Bu kez kapıya mühür vurulmadı. Ama kurum, TMSF yönetimine geçti.
Yöntemler değişiyor. Gazetecilerin zihninde oluşan kaygı ise büyük ölçüde aynı kalıyor.
Ancak gazetecilere sorduğunuzda çoğu aynı cümleyi kuruyor:
“OHAL bitti, olağanüstülük hissi bitmedi.”
Kayyum atanarak TMSF yönetimine geçen TELE1’in Ankara Temsilcisi Zeynel Lüle, 15 Temmuz askeri darbe girişimini “bir lütfa dönüştürerek” hayata geçirilen adı konmamış sivil darbe süreci olarak tanımlıyor. Lüle’ye göre, OHAL, “Türkiye’de basın özgürlüğünü sistematik bir biçimde yok etmeyi hedefleyerek demokratik tüm kazanımları askıya aldı.”
OHAL’in fiili olarak sürdüğünü gösteren emareler yalnızca gazetecilerin tutuklanması değil.
Gazetecilik artık başka baskılarla karşı karşıya. Ekonomik kuşatma… RTÜK cezaları… Erişim engelleri… Reklam ambargoları… Uzayan davalar… Dezenformasyon soruşturmaları…
Baskının araçları değişti. Tartışma ise aynı:
Türkiye Gazeteciler Sendikası Genel Başkanı Gökhan Durmuş, OHAL döneminde kapatılan medya kuruluşlarına dikkat çekerek, “AKP basın ve ifade özgürlüğünü yok etmek için bulduğu her fırsatı sonuna kadar kullandı” diyor.
Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden Prof. Dr. Ceren Sözeri ise 15 Temmuz’un bir olağanüstü hâl “rejimini” getirdiğini belirtiyor:
“OHAL yargı kararlarına dayanmaksızın ve uzatılarak bir keyfi rejim inşa etti.”
Bugüne geldiğimizde; medya kuruluşlarına el koyma yöntemi değişti, ama sonuç değişmedi. Zeynel Lüle anlatıyor:
“Olağanüstü Hal (OHAL) döneminde KHK’lar eliyle gerçekleştirilen doğrudan kapatmalar, bugün yerini Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) ve kayyum mekanizmalarının hukuk dışı birer araç olarak kullanıldığı, medya kuruluşlarına adeta ‘çöküldüğü’ daha örtük ama aynı derecede yıkıcı bir baskı rejimine bıraktı. Ben TELE1 Ankara Temsilcisi olarak, birlikte çalıştığım arkadaşlarımla bu durumu bizzat deneyimledik ve bu anti demokratik uygulamanın mağduru olduk.”
TGS Genel Başkanı Durmuş, 2026 Türkiye’sinde en büyük medya patronunun TMSF olduğunu ifade ediyor:
“TMSF’nin kendi sitesinde 151 televizyon kanalı, gazete, radyo, dergi, ajans ve yayınevinin satış listesinde olduğu belirtiliyor. TMSF marifetiyle işsiz bırakılan gazetecilerin sayısını bizler bile bilemiyoruz. Yüzlercesinin alacaklarını almak için mahkeme mahkeme dolaştığı bir tablonun içerisindeyiz.”
OHAL’den sonra medyanın yaşadığı değişimlerden birisi de sahiplik yapısı oldu.
2018’den itibaren sahipleri çok bilinmeyen, medyaya neden girdikleri anlaşılmayan patronların ortaya çıktığını belirten Sözeri, artık toplumun izlediği kanalların sahiplerini bilmediğini ifade ediyor:
“İzleyici / okuyucu eskiden örneğin Aydın Doğan’a kızardı, haberlerin veriliş biçimiyle Doğan’ın yatırımlarını tartışırdı. Bu bir nevi medya okuryazarlığıydı. Şimdi ise bu imkân kalmadı, önemi de kalmadı.”
Ve bu durum, Durmuş’a göre halkın haber alma hakkını ve basın özgürlüğünü ortadan kaldırıyor:
“15 Temmuz sonrası medya kuruluşları Kanun Hükmünde Kararnameler ile kapatılıyorken şimdi devlet bizzat el koyma, çökme olarak tarif edebileceğimiz biçimde medya kuruluşlarının sahipliğini değiştiriyor. Bu politikalar hiç şüphesiz halkın haber alma hakkını, basın özgürlüğünü, çalışma hakkını da ortadan kaldırıyor.”
Son 10 yılda değişmeyen uygulama ise gazetecilerin hapse atılması. 6 Temmuz 2026 itibarıyla TGS’nin listesine göre 13 gazeteci ve medya çalışanı cezaevinde. Yargılanan gazetecilerin sayısı belli bile değil.
Ve Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün (RSF) Basın Özgürlüğü Endeksi’nde Türkiye’nin sırası düşmeye devam ediyor. 2026 raporuna göre Türkiye, 180 ülke arasında 163. sırada.
Gazeteci Zeynel Lüle, bu süreci, “iktidarın sadece muhalif sesleri kısmakla kalmayıp, kamuoyunun haber alma hakkını gasp ederek basını tamamen kendi kontrolünde tek sesli bir yapıya dönüştürme arzusunun en somut göstergesi” olarak değerlendiriyor: “Geçmişin OHAL ruhu, bugün yargı ve ekonomi eliyle sürdürülen bu anti-demokratik kuşatma ile varlığını koruyor. Basın özgürlüğü ve hukukun üstünlüğü temelinden dinamitleniyor.”
Ceren Sözeri’ye göre ise bugünün en büyük riski “mevcut durumun fazlasıyla benimsenmesi”:
“Bir gazeteci arkadaşım ‘bir gün özgür olsak artık nasıl haber yapacağımı bile bilmiyorum’ demişti. Otosansür öylesine yerleşti ve örgütlenme o kadar zayıfladı ki bu enkazı nasıl ayağa kaldıracağımızı bile bilemez hale geldik. Bu arada bu durum bu kadar vahim olmasa da sadece Türkiye’ye özgü değil, ABD’de ve Avrupa’da da gazetecilik sistemli bir baskı altında, itibarsızlaştırılıyor. Artık yolsuzlukları ortaya çıkarıp, iktidarları sarsan kahraman gazeteciler hikâyelerinin yerine gözü dönmüş hırslı gazetecileri izliyoruz Hollywood sinemasında bile.”
15 Temmuz’un onuncu yılında mesele yalnızca geçmişi anmak mı?
Yoksa gazetecilik açısından şu soruyu sormak mı?
“Türkiye, farklı görüşlerin özgürce haber üretebildiği bir medya düzenini yeniden kurabilecek mi?”
Bu sorunun cevabı yalnızca gazetecileri değil, haber alma hakkına sahip milyonları ilgilendiriyor.
The post 15 Temmuz’un 10. yılı: Medyanın bitmeyen OHAL’i appeared first on Journo.