Güvenlik adı altında huzursuzluk yaratmışlar.
Adli performatif ve tesadüfün reddi
nato zirvesinin güvenliği, rejimin toplumsal inançlar ve imajlar üzerinden kendi güvenliğini sağlaması için bir zemin oluşturuyor; bu süreçte "öteki"nin hayatı tesadüfler üzerinden alınırken izleyici tedirgin ediliyor.
nato zirvesinin güvenliği 23 haziran’ın adli performatifi için sadece bir zemindir. bu zeminler sayısız defa ortaya çıkar. adli performatif bu zeminlerde rejimin güvenliğini sağlar. yarattığı imajlar ve toplumsal inançlar üzerinden ilerler; onlara tutunur ve pekiştirir. “ötekinin” hayatını hem de tesadüfler üzerinden elinden alırken, izleyiciyi de tedirgin eder. bu nedenle onun için rejimin güvenliğinden anlaşılan şey, halkın huzursuzluğudur.
7-8 Temmuz tarihleri arasında gerçekleşen NATO zirvesi nedeniyle Ankara’da neredeyse OHAL yönetimini andıran tedbirler alındı.
Kamu kuruluşlarında çalışan personel idari izinli sayıldı, üniversite yurtları boşaltıldı; toplantı, gösteri yürüyüşü, basın açıklaması, oturma eylemi ya da mitingler yasaklandı; kent merkezi ve merkezi çeperlere bağlayan ana yollar trafiğe kapatıldı; kreşler ve gündüz bakım evlerinin faaliyeti durduruldu; zirvenin gerçekleştiği bölgenin yakınlarındaki sokaklar ve parklar halka kapatıldı; sokak başlarına polis barikatı kuruldu. Bu idari tedbirlere adli tedbirler de eşlik etti. NATO’yu protesto eden birçok kişi istisnasız gözaltına alındı.
Tedbirlerin gerekçesi toplantının güvenliğinin sağlanmasıydı. Ancak tedbirlerin kurgusu, kent hayatını durdurmak üzerineydi. Yani rejimin güvenlikten anladığı şey, kent nüfusunun çeşitli şekillerde kısa süreliğine uyutulması, zirve bittikten sonra yeniden uyandırılmasıydı. Büyük oranda böyle de oldu. 10 Temmuz’da yollar açıldı, 7-8 Temmuz arasında gözaltına alınan 70’ten fazla kişi de yine bu tarihte serbest bırakıldı. Aslında rejim, NATO zirvesi vesilesiyle büyük bir nüfusun görece basit tedbirlerle nasıl kontrol altına alınabileceğini test etmiş oldu.
Alınan adli tedbirlerden biri özellikle dikkat çekicidir. 23 Haziran’da, zirvenin başlamasına daha iki hafta varken, 225 kişi terör örgütü üyesi olmak suçlaması ve terör eylemi gerçekleştirebilecekleri şüphesiyle göz altına alındı ve 25 Haziran’da 178’i tutuklandı; iki kişi yaşları ve delil durumu nedeniyle ilerleyen günlerde serbest bırakıldı. Bu 176 kişi hala tutukludur. Aslına bakılacak olursa, 23 Haziran sabahı erken saatlerde şüphelilerin evlerine; bazılarının kapıları kırılarak ve de kameralar eşliğinde yapılan baskının NATO zirvesiyle bağı da oldukça gevşektir. Başka bir ifadeyle bu baskın, NATO zirvesinin güvenliğinin sağlanması için yapılan önleyici bir tutuklama harekatından; yani, gerçekleşmemiş bir eylemin potansiyel faillerine karşı yapılan bir ön almadan daha başka bir şeydir. Zira tutuklanan TEMA Vakfı gönüllüsü, gazeteci, avukat, akademisyen, siyasi parti ve dernek üyesinin NATO açısından gerçek bir güvenlik tehdidi ya da riski oluşturmadıkları çok açıktır. Gerçek hayatta düşünsel ya da eylemsel olarak birbiriyle temas etmeyen birçok insanı yan yana getiren bu torba tutuklama büyük oranda güvenlik söylemini bir bahane olarak kullanmıştır. O halde bu yaşanan nedir?
23 Haziran bir adli performatiftir. Performatif, en genel anlamıyla, icra etmek veya eylem yoluyla meydana getirmektir. Adli performatif ifadesiyle kastedilen de suçun ne olduğunu normdan başlayarak betimleyen ve suçluyu tespit eden bir ceza yargısının aksine, suçu ve suçluyu bizatihi kendi eylemiyle üreten bir ceza yargısıdır. Adli performatif, gerçekliği tespit edemez; suçluyu suçsuzdan ayıramaz, zira eylem halindeyken gerçeği dönüştürmeye ve belirli sonuçlar doğurmaya başlamıştır. 23 Haziran örneğinde de şafak baskınları, kırılan kapılar ve ters kelepçelerin yarattığı imaj, suç ve suçlu üretmeye çoktan başlamıştır. Burada performatifin ilk neticesi belli kişi ve grupların her fırsatta soruşturma ve yargılama döngüsünde tutularak suçlu olarak kurulmaları, toplumdan izole edilmeleri ve toplumsal bir sapma, bir bozukluk haline getirilmeleridir. Performatif, toplumsallaşmayı engellemektedir.
TEMA Vakfı gönüllüleri örneğinde ise adli performatifin yarattığı sonuç daha farklıdır. Bir doğa gezisi dönüşünde TEMA Vakfı gönüllüleri, maden işçilerinin eylemine denk gelmiştir. Aynı bölgede gönüllülerin otobüslerine yapılan kimlik kontrolü ise savcılık tarafından eylemi destekleyenlerin kimlik bilgisi olarak değerlendirilmiştir. Burada adli performatif, her eylemi belli bir planın parçasıymış gibi yorumlar. Bu nedenle savcılık fezlekesi ya da iddianame bir hukuki metinden ziyade polisiye film senaryosuna benzer. Bu senaryoda tesadüfe yer yoktur; atılan her adımın, söylenen her sözün; her karşılaşma ve tanışıklığın bir anlamı ve amacı vardır. Öyle ki, fezleke ya da iddianameyi dikkatlice okumamızın nedeni, Ernest Clark’ın (1) belirttiği gibi, bu metinlerin yazarının bir dizi alakasız olayı polise roman türünün gereklerine uygun tutarlı bir yapı içinde nasıl kurguladığını görmektir. TEMA Vakfı gönüllüleri örneğinde performatif, tesadüfleri yok etmektedir. Halbuki tesadüfler, hayatın bir gerçeğidir. Hayattan tesadüfleri atmaya çalışmak, hayatı reddetmektir. Böylece adli performatif, artık hayata karşı bir eylem olur.
Kısaca, NATO zirvesinin güvenliği 23 Haziran’ın adli performatifi için sadece bir zemindir. Bu zeminler sayısız defa ortaya çıkar. Adli performatif bu zeminlerde rejimin güvenliğini sağlar. Yarattığı imajlar ve toplumsal inançlar üzerinden ilerler; onlara tutunur ve pekiştirir. “Ötekinin” hayatını hem de tesadüfler üzerinden elinden alırken, izleyiciyi de tedirgin eder. Bu nedenle onun için rejimin güvenliğinden anlaşılan şey, halkın huzursuzluğudur.
Clark, Ernest (1976) “Revolutionary Ritual: A Comparative Analysis of Thought Reform and the Show Trial”. Studies in Comparative Communism, 9:3.