Şair Ahmet Telli'yi kaybetmişiz.
Ahmet Telli’ye Veda: Tam da Bu Şiirin Olduğu Yerde Kalmış Papatya…
şair ahmet telli'nin ölümüyle ilgili bir anı yazısı. yazar, ahmet telli ile bir anısını anlatıyor ve ölümüyle ilgili duygularını paylaşıyor.
ahmet telli’ye veda: tam da bu şiirin olduğu yerde kalmış papatya… “ahmet telli’yi kaybedeceğiz sanırım.” nasıl yavan ve korkunç bir cümle. ahmet ağabey ile trabzon’da uzun bir sofrada konuştuğumuz, şiirin içinden geçip rakı şişesinde balık olduğumuz ve ölen bir kızın ardından kendi kendine çalıp duran ahmet telli şiirleri cd’sinden söz edişimiz… sabah böyle bulmuş polisler. […].
Ahmet Telli’ye Veda: Tam da Bu Şiirin Olduğu Yerde Kalmış Papatya…
“Ahmet Telli’yi kaybedeceğiz sanırım.” Nasıl yavan ve korkunç bir cümle.
Ahmet ağabey ile Trabzon’da uzun bir sofrada konuştuğumuz, şiirin içinden geçip rakı şişesinde balık olduğumuz ve ölen bir kızın ardından kendi kendine çalıp duran Ahmet Telli şiirleri CD’sinden söz edişimiz… Sabah böyle bulmuş polisler. Ahmet Telli paylaşmıştı o sofrada. Ve benim sevgili dostum Fatma’dan bahsedişim… Ahmet ağabeyin onu tanıması, Samsun’da karşılaştığı ve hiç unutmadığını söylediği Fatma’nın kendisini astığını, gözlerim dolu dolu, ona anlatışım… Uzun bir sessizlik ve sonra Fatma’ya ve Ahmet Telli’nin şiirlerini okurken hayata veda eden o meçhul kadına kalkan kadehler… Ve…
Oysa radyo günlerinde sabaha kadar onun şiirlerini seslendirdiğimi, üniversitede binlerce insanın karşısında “Gidersen Yıkılır Bu Kent” diye okumaya başladığım şiirini… Arkada bize sazıyla fon müziği yapan Erkin’in de kendisini yüksek bir binadan sonsuzluğa bıraktığını… Bunları da mı dile getirdim bilmiyorum. O gece Ahmet ağabey, “Su Çürüdü” şiirinin nasıl doğduğunu anlatırken gençliğine de dönmüştü. Suyun gerçekten çürüdüğünü gördüğü günü anımsıyordu.
“Kutuda kalan son bir yudum su, bu bile değildi artık. Küstü, öldürdü kendini su… Su çürüdü… Adımdan gayrısını bilmiyorum.”
Şair Zeki Bostan ile konuşuyorduk daha az önce. Ahmet ağabey ölmeden biraz önce… O, yükünü alıp gitmişti bu kentten. Ve “Ahmet Telli ölürse cenazesine giderim.” diyen Doğan ile… Ne yapacağımızı bilemez hâldeydik.
Fatma, ben ve Doğan iyi arkadaşlardık. Fatma, kendisini asmadan az önce onun dizelerini mi yazmıştı bir kâğıda? Ve bana telefonda, “Güzeldi yaşadığımız her şey, dostluğumuz… Seni görmek isterdim.” deyişini; benim de “Görüşürüz Fatma, uzak değiliz ya.” diye verdiğim yanıtı… Ölümünü aylar sonra öğrenişimi… Kendimi Ahmet ağabeyin karşısında temize çekiyordum belki.
Yazar ve şair dostum Serkan’la yazışıyoruz. Ahmet Telli’nin ona el yazısıyla yolladığı şiirini paylaşıyor benimle. Yutkunuyorum. Eski bir dostun bana hediye ettiği kitabını alıyorum elime. Arasında kalmış bir papatya…
“Birden ayrımsadık ki ayrılık orda başlıyor Tam da çiçeklerin sulanmadığı yerde Konuşacak bir şeyler bulamıyorsak gün boyu Derim ki ayrılık gündemdedir ne yapılsa Ve sen bütün ayraçları kaldırdığını sanmıştın Ama unutmuşsun yine de ayrılık ayracını…”
Tam da bu şiirin olduğu yerde kalmış papatya… “Ayrılık Ayracı” şiirin adı. Unutmuşum. Papatyayı da… Bu şiiri okuduğum kızı da…
Beş parasız, ellerim cebimde dolaştığım zamanlarda bir bankta oturup okuduğum; kalabalıklar içerisinde yalnız gezerken içimden geçen dizeleri… Her adımda ve her anımda benimle yürüyen ağabeyimizi başkalarıyla paylaşmak istemiyordum belki de…
Mehmet Arjen türküler söylüyor, Zeki ile Ahmet ağabey hayatın içinden geçiyorlardı.
“Ağabey, ben hepsinden daha çok tanıyorum seni… Sen, senden daha çok varsın bende…” demek istiyordum. “Bu çocuk deli mi ne?” diye düşünürsün korkusuyla susuyordum. Sarhoş olunca, her anımın içinde nasıl var olduğunu, nasıl bir anlam taşıdığını daha iyi anlatırım diye inanıyordum. Aklımdan bunlar geçiyordu o sofrada. Beraber sarhoş olmuştuk. Sözlerim içimde kalmıştı. Ya da anlatmıştım; kimseler anımsamıyordu o sofrada…
“Dünya yetmiyor bazen, bırakıp gidebilir miyim? Kuşları ürkütülmüş bir dal gibiydin, öylesine mahzun! Efkâr da yakışırdı sana, ilk kadeh kekik kokardı Unutalım mı şimdi kente indiğimiz o ilk günü Sabahlara kadar okuduğumuz o kitapları Sabahlara kadar düşüncelerimizde yaşattığımız hayallerimizi Kar aydınlığında yürüdüğümüz o yolları Sen dostumdun benim, gülünce güneşler açan Bulutlara, rüzgâra asarım suretini her akşam Her akşam mektup yazarım dağlar kadar Kayıp bir adresten geliyor sesin şimdi, üşüyorsun Unutma dostumsun sen, neredeysen orada ölmek isterim!”
Aslında söylemek istediklerimi yazmıştı Ahmet ağabey. Acaba o gün de okumuş muydum?
Zeki bir ara Hollanda’daki Osman ağabeyinden söz etmişti. Ülkesinden kaçmak zorunda kalan aydınlık gençlerdendi. Kendisinin yaşarken gelemediği ülkesine cenazesi gelmişti Osman’ın. Yoldaşlarıyla birlikte köyde ona son vedamızı da anımsıyorum. Zeki, Osman’dan bahsetmiş miydi? Osman için de bir yudum almış mıydık, bilmiyorum…
Ahmet Telli’nin yanında oturuyordum. Onun yanında olmak gerçek değildi. Ama konuşuyorduk.
“Konuşulmadan kalan daha çok şey vardı diye düşünerek çıkalım güneşle kucaklaşan balkona — Üşütmesin sabah serinliği Bir bardak demli çay burukluğu gibi kalsın gecenin ve sabahın tadı yaşasın anılarımızda Konuğum ol, oturup konuşalım bir akşam ve uzatalım geceyi sözün çubuğunu yakarak…”
“Bu şiirini yaşadım, ağabey.” demiştim. Gülümsemişti. Sonra radyoda da anlattım sanırım. Yine “Yaşadım.” demek isterdim… Bu şiiri defalarca, belki de… Belki de bir düş.
Düşler Ülkesi adlı bir radyo programı yapıyordum. Gece saat iki olunca beni sadece âşıklar, yalnızlar ve toplumun kenarına itilmiş olanlar dinliyordu. Bir de mahpuslar… Ahmet Telli’nin şiirlerinin ardından en çok İlkay Akkaya’yı çalardım. Nasıl da yakışıyorlardı… Aynı hüzün ve umut. Aynı keder ve aynı gelecek özlemi…
Şunu biliyorum: Şimdi yazsam kimselerin inanamayacağı kimlikler, kişilikler bu şarkılara ve dizelere sığınıyor; o program, Ahmet Telli ve İlkay Akkaya ötekilerin sığınağına dönüşüyordu. Sıcak bir yuvaya belki de… Mafya babaları bile küçük bir çocuk gibi masumlaşıyor, pirüpak oluyordu. Ruhları temizleniyordu. Biliyordum. Bana yazıyorlardı. Okuyordum. Beni arıyorlardı… Anlattım bunları da… Kesik kesik, yarım kalan cümlelerle belki de. Sıkılsın istemiyordum. Koskoca Ahmet Telli Trabzon’a gelmiş, aynı sofrada oturmuşuz…
Böyle birkaç isim daha var. Şehirden gittiklerinde içimizde büyük boşluklar ve hüzünler bırakan.
Vizontele filmindeki diyaloglar biz taşrada yaşayanlar için gerçektir:
“Yazma, o zaman bekliyor insan… Buraya çok az insan geliyor, çok insan gidiyor. Kalan da hep bekliyor ama bazen çok uzun bekliyor. Yani hani, mesela zannediyorsun ki bir yoldan birisi gelecek. Boş, uzun bir yol… Devamlı ona bakıyorsun. Sonra kimse gelmiyor.”
Ahmet ağabeyi otel odasına bıraktık. Eve gittik. Balkonda oturmuştum. Yeni terk edilmiştim. Her şeyi söyledim de bir bunu söylemedim o gece. Sanırım ağlamıştım.
Şimdi yine balkondayım. Yine, terk edilmiş o otuz yaşındaki Yakup kadar hüzünlüyüm. Ahmet ağabeye söyleyemediklerimi bu sefer de sustum galiba. Sözcükler boğazımda düğüm oluyor. Yanımda oturuşu kadar ölümü de gerçekliğin dışında geliyor çünkü…
Ahmet ağabey… Ne çok sevildin. Ne kadar sevdirdin, ne çok birleştirdin, ne çok kardeş kıldın hepimizi…
Ben hâlâ o sofrada sana kendini anlatmaya çalışan genç adamım. Sözüm bitti sanma… Daha anlatamadım kendimi… Dinlersen bir akşam, oturalım illa ki… Veda edemem ben sana…