Ömür Müzeyyen Yılmaz'dan toplumsal yaralara sert değinmiş.
Akıl ve delilik arasında ince çizgi
ömür müzeyyen yılmaz'ın 'defne yangını' adlı eseri, toplumsal yaraları sert bir dille edebiyata aktaran bir adalet çığlığı olarak nitelendirildi.
son dönemin sarsıcı yüzleşme metinlerinden biri olan ‘defne yangını’ bir adalet çığlığı. ömür müzeyyen yılmaz ağır toplumsal yaraları lirik ama bir o kadar da sert bir dille edebiyata aktarıyor.
Edebiyat, çoğunlukla düzenin halının altına süpürdüğü tozları, toplumun yüzüne savurma gücü taşır. Bazı romanlar vardır ki, kapağını kapattıktan sonra bile zihninizde yarattığı o uğultu dinmez; sizi kendi konforlu sessizliğinizle baş başa bırakıp acımasızca sorgulamaya başlar. İşte son dönemin sarsıcı yüzleşme metinlerinden biri olan ‘Defne Yangını’, tam da böyle bir adalet çığlığı.
Ömür Müzeyyen Yılmaz, gazete sayfalarında veya televizyon ekranlarında birkaç saniyede tüketilip geçilen, mekanikleşen o ağır toplumsal yaraları lirik ama bir o kadar da sert bir dille edebiyata aktarıyor. Ajitasyonun tuzağına düşürmeden, derin bir empatiye ve en önemlisi kendi suskunluklarımızla yüzleşmeye davet ediyor.
Kolektif bir toplumsal bilincin hayalini kurarak; edebiyatın gücünü, yaşam hakkını ve modern insanın ağırlığını konuştuk.
Son dönemlerde fazlaca yaşanan ve bilinen sebeplerden dolayı maalesef cezasız kalan kadın ve çocuk istismarlarına karşı ses çıkarma, isyan etme belki de adalet çığlığı atmak üzerine yazdığım bir roman. Yazım aşaması balkonda kahve içerken karşı apartmanın duvarında gördüğüm bir karartının gözümde canlandırdıklarıyla başladı ve sonrasında editörümün yönlendirmesiyle romana dönüştü.
Kitapta geçmiş ve bugün, şehir ve köy arasında gidip gelen bir yapı var. Bu iki zıt dünyayı birleştiren temel duygunun "suçluluk" olduğunu söyleyebilir miyiz?
Suçluluktan ziyade suçun kendisi. Anlatmaya çalıştıklarım geçmişte ya da günümüzde, şehirde veya köyde değişkenlik göstermeyen; eğitime, kültüre, ekonomik ve sınıfsal yapıya göre azalmayan ya da önlenmesi gereken bir vakaymış gibi düşünülmeyen durumlar ne yazık ki. Üstelik olanlar karşısında görmezden ve bilmezden gelinme hali, belki de acının en derin kısmı.
Köyün delisi olarak görülen Gülistan ile Semih ve Aylin'in kayıp kızları Defne arasındaki ruhsal bağ, hikâyenin merkezinde duruyor. Bu iki karakteri birbirine bağlayan kader birliğini nasıl kurguladınız?
İki farklı durumla hayatta kalmaya çalışan karakterlerin ortak kaderleri, ellerinden fütursuzca alınan yaşam hakları. Bir taraf bunu bizzat taşırken diğer taraf ‘geride kalan’ olarak taşıyor. ‘Defne Yangını’ istismarlarla yola çıksa da aslında yaşam hakkını sorgulayan bir roman. Ve bu sırf kadınlar için değil erkek karakterler için de geçerli. Yaşam hakkı sadece hayatta kalmak değil. Beraberinde özgür de olabilmeliyiz. Fiziken ve ruhen korunabilirken, kuşaklararası aktarımı hız kesmeyen bazı kültürel koşullanmalara karşın da yalnız kalmamalıyız.
Romanda ‘yangın’ imgesi salt evleri değil, karakterlerin vicdanlarını da küle çeviren bir unsur olarak karşımıza çıkıyor. Yangını bir temizlenme aracı olarak mı yoksa nihai bir yıkım olarak mı görüyorsunuz?
Romandaki yangınlar birer metafor. Hem haksızlığa uğradıklarını düşünenlerin kendi adaletlerini aradıklarında ortaya çıkabilecek tehlikeleri anlatıyor, hem de faili yaratan zeminin yok edilmesini arzulayan kolektif bir toplum bilincinin hayalini yansıtıyor. Yakılanlar, kadın ve çocuk bedeni üzerine kurulan tahakkümler, patriyarka, görmezden gelmenin örgütlü yapısı. Yangından geriye kalanlar ise yangının nihai bir yıkım olmadığını, duruma göre gerekli bir ayıklayıcı olabileceğini gösterir.
Aylin'in şehirli kimliğiyle köyün vahşi doğası ve Gülistan'ın sıra dışı varlığı arasındaki çarpışma çok sarsıcı. Aylin'in ‘akıl ve delilik’ arasındaki ince çizgide yürümesini sağlayan motivasyonu ne?
Romandaki delilik, tahammül edilemeyen bir dünyaya karşı verilen bedensel ve zihinsel tepkiler. Nitekim roman ilerledikçe Gülistan’da son derece bilinçli bir delilik olduğu görülür. O, sahip olduğu bilgiyi taşırken körleşmez. Aylin ise bilginin ağırlığıyla ezilip gerçekle bağını kopararak zihninde kurduğu yeni dünyada yaşamaya çalışan bir kadın. Romanda önemli olan, akıl ve delilik arasındaki ince çizgilerin belirleyicileri. Ne yaparsak akıllı oluruz da ne yapmazsak deli sayılırız… Sosyal psikolojinin kıyısında dolaşarak okura bunu düşündürtmeye çalıştım.
Romanda Kemal öğretmen üzerinden bir aydın kırımını ve köy halkının ‘hakikate karşı suskunluğunu’ işliyorsunuz. Bu toplumsal histeri ve linç kültürü hakkındaki gözlemleriniz neler?
Yeni bir konu değil bu durum. Türk Edebiyatında da bolca işlenmiş. ‘Teneke’, ‘Yaban’, ‘Vurun Kahpeye’ en bilinen örnekleri. Köy ya da kırsal kesim bilgiyi reddetmez, öğretmene de genellikle saygı duyar. Ancak aralarındaki o görünmez kırmızı çizgi de çoğunlukla hissedilir. Gözlemlerim doğrultusunda şunu söyleyebilirim: Hem içerdekilerin hem de dışarıdan gelenlerin kadim geleneklere ve uygulamalara müdahalesi sıcak karşılanmıyor. Göçlerle birlikte birçok şey değişmeye başlasa da aydın tarafından yeterince anlaşılmadığını belki de kendilerine üstenci bir tavırla yaklaşıldığını düşünen bazı köy halkı aşılması zor duvarları hemen örüveriyor. Bunun dışında toplumsal histeri ve linç kültürüne gelirsek, az önce bahsettiğim sosyal psikolojinin kıyılarında gezmek hali tam da burada kendini gösteriyor. Romanda öğretmenin başına gelenler topluluktan dışlanmak istemeyen insanların primitif tepkileri. Çünkü insan, topluluğun büyük kısmı tarafından birinin suçlandığını ya da tepki aldığını gördüğünde, içindeki sorgulama mekanizması devre dışı kaldığından kalabalığa daha doğrusu linçe ayak uydurur. Olayın özünde kabul görme, onaylanma ve sevilme isteği var
Çocuk istismarı ve erken yaşta evlilik gibi ağır bir toplumsal yarayı, Gülistan'ın hikâyesiyle lirik ancak sert bir dille anlatıyorsunuz. Bu dili kurarken nelere dikkat ettiniz?
Hassas bir konuydu haklısınız. Öncelikle sorunuzdaki sözcükleri kullanmamaya azami özen gösterdim. Betimlemelerle, karakterlerin fiziksel ve zihinsel tepkileriyle, rüyalarla, hatta doğayı ve doğanın içindeki diğer canlıları da işin işine katarak derdimi anlatmaya çalıştım. Edebiyatın, olayların insanlar üzerindeki etkisini yansıttığı düşünülünce o sözcükler duyguların aktarımında mekanik bir dile dönüşüyor, romanda da bahsettiğim gibi acılar bir gazete ya da televizyon haberi olarak kalıyor. Duyguların aktarımındaki kastım okuru empatiye davet etmek, onda küçücük bir sorgulama kırıntısı oluşturabilmek, birkaç sayfada okunup biten iç karartıcı bir olayın bazılarının hayatı boyunca sürdüğünü göstermek. Belki de bu yüzden dil ara sıra sertleşiyor.