Rolling Stones yine coşmuş.
Altmış Dört Yıllık Diyonizyak Coşku: The Rolling Stones ve Foreign Tongues
the rolling stones, 64 yıllık müzik hayatlarında johan huizinga'nın homo ludens kuramındaki katıksız dürtüyle yeni albümleri foreign tongues'u ortaya çıkardı.
foreign tongues albümünü var eden şey profesyonel bir iş disiplininden ziyade, johan huizinga’nın homo ludens kuramındaki o katıksız dürtüdür. bu durum, çocukların sokakta oyuna dalması gibi hiç tükenmeyen bir yaratma iştahıdır. seksen yaşını geçmiş bu insanların londra’daki metropolis stüdyoları’na kapanıp gece yarılarına kadar çalışmasını başka türlü açıklamak mümkün değildir.
Popüler kültürün her şeyi hızla tüketip unutturduğu bu çağda, kendi kuralını koyup bildiği yolda kararlılıkla yürüyen isimlerin sayısı oldukça azaldı. 1962 yılında Londra’nın puslu sokaklarında yola çıkan The Rolling Stones için zamanın, sınırların veya alışkanlıkların bir önemi kalmadı. Mick Jagger, Keith Richards ve Ronnie Wood, yaş denilen biyolojik gerçeğe teslim olmayı reddediyorlar. Hackney Diamonds albümünün üzerinden henüz birkaç yıl geçmişken, temmuz ayında yirmi beşinci stüdyo albümleri Foreign Tongues ile yeniden dinleyicinin karşısına çıktılar. Bu çalışma, geçmişin devasa mirasına yaslanıp dinlenmek yerine hâlâ yeni şeyler söyleme iştahını koruyan bir ekibin taze meydan okumasıdır.
The Rolling Stones topluluğunu sadece müzik üreten bir grup olarak değerlendirmek eksik bir bakış olur.
Onlar bugün bildiğimiz anlamda devasa stadyum konserlerinin, kitleleri peşinden sürükleyen tavizsiz sahne duruşunun ve efsanevi "rock star" kimliğinin temellerini atan isimlerdir. Popüler müziğin henüz salon kurallarına ve yapay kalıplara hapsedildiği bir dönemde, sahnede teri, yüksek sesi ve kontrolsüzce patlayan o bedensel diyonizyak ruhu tercih ettiler. Dönemin İngiliz gazetelerinde yer alan "Kızınızın bir Rolling Stone ile evlenmesine izin verir miydiniz?" sorusu, onların kuralları yıkan o tekinsiz ve asi duruşunu açıkça özetliyordu. Gitarların birbiriyle konuşan sert uyumu ve arkadaki sarsılmaz ritim yürüyüşü, rock müziğe yepyeni bir çekim alanı kazandırdı. Takım elbiseli ve cilalı sahne kalıplarını yıkarak sokaktaki gençliğin katkısız sesini merkeze taşıdılar ve arkalarından gelecek sayısız gruba yol açtılar.
Altmış dördüncü yılına giren bu uzun yürüyüş, grubun kendi içinde yaşadığı sarsıntıların, ayrılıkların ve kayıpların da tarihidir. 1962’deki ilk kadroda bas gitar çalan Dick Taylor ve resmi üye gibi başlayıp sonra "altıncı Stones" olarak piyanoda kalan Ian Stewart, bu hikâyenin ilk basamaklarını oluşturdu. Grubun ilk müzikal kimliğini çizen kurucu üye Brian Jones’un 1969 yılında ayrılıp hemen ardından yirmi yedi yaşında hayata veda etmesi, bu tarihteki en büyük kırılma noktası oldu. Yerine geçen Mick Taylor ise grubun en yaratıcı dönemine imzasını attı. 1975 yılında Taylor ayrılınca gruba dâhil olan Ronnie Wood; Jagger ve Richards ile bugüne uzanan o köklü gitar birlikteliğini kurdu. Otuz yılı aşkın süre bas gitarı sessizce sırtlayan Bill Wyman’ın 1990’ların başında kendi yolunu seçmesi ve 2021 yılında sarsılmaz zarafetiyle gruba yön veren Charlie Watts’ın gidişi, omurgadaki son büyük dönüşümlerdi. Gruba ya da hayata veda eden bu isimler, bugün üçlünün çıkardığı her yeni seste varlıklarını hissettirmeye devam ediyorlar.
İşin ilginç tarafı, zamana direnirken genç görünmeye çalışmak gibi ucuz çabalara hiç girmemeleridir. Oscar Wilde’ın Dorian Gray’in Portresi eserindeki ölümsüzlük mitine tersten bir selam gönderiyorlar. Yaşlanmayı saklamak yerine, yüzlerindeki ve bedenlerindeki her çizgiyi altmış yılı aşkın çılgın bir yaşamın izi olarak gururla taşıyorlar. Yine de kulaklığı takıp o katman katman açılan berrak prodüksiyonu, gitarların diyalogunu, mızıkayı ve vokalleri dinlediğiniz an bu adamların seksenli yaşlarında olduğunu tamamen unutuyorsunuz. Biyolojik yaş ile hoparlörden taşan bu dinamizm arasındaki çelişki, zamanın ne kadar göreceli bir kavram olduğunu insanlara yeniden hatırlatıyor. Copacabana Plajı’nda yaklaşık bir buçuk milyon insanı peşinden sürükleyen güç de kulaklıktan zihnimize hücum eden bu enerji de aynı kaynaktan besleniyor.
Foreign Tongues albümünü var eden şey profesyonel bir iş disiplininden ziyade, Johan Huizinga’nın Homo Ludens kuramındaki o katıksız dürtüdür. Bu durum, çocukların sokakta oyuna dalması gibi hiç tükenmeyen bir yaratma iştahıdır. Seksen yaşını geçmiş bu insanların Londra’daki Metropolis Stüdyoları’na kapanıp gece yarılarına kadar çalışmasını başka türlü açıklamak mümkün değildir. Onlar için müzik bir yarış değil, bırakılması imkânsız bir oyundur. Keith Richards’ın çocukları Marlon ve Angela’nın tanıklıkları da bu gerçeği doğruluyor. Çocukluklarından beri stüdyoda tanık oldukları çalışma temposunun bugün de değişmediğini belirtiyorlar. Andrew Watt prodüktörlüğündeki albüm; Jagger’ın vokali, Richards ve Wood’un birbirine dolaşan gitarlarıyla tek bir tarza sıkışıp kalmadan rock’tan country’ye, baladlardan grubun köklü blues-rock damarına uzanan geniş bir yelpazeyi bugüne taşıyor.
Albüm, konuk listesiyle rock’n’roll tarihinin farklı kuşaklarını aynı masada buluşturuyor. Paul McCartney ve Steve Winwood gibi klasik dönemin çınarları eski dostlarına omuz verirken, The Cure’un beyni Robert Smith derinlikli dokunuşlarıyla, Bruno Mars ile Red Hot Chili Peppers’ın davulcusu Chad Smith ise çağdaş ritim anlayışlarıyla albüme renk katıyor. Müzik tarihinde genelde genç kuşakların efsanevi isimlerin şarkılarını yorumlamasına alışkınızdır. Stones ise Amy Winehouse imzalı "You Know I’m No Good" parçasına getirdiği o sürpriz yorumla ezberi bozuyor; kendilerinden sonra gelen bir kuşağa zarif, değerbilir ve son derece özel bir selam gönderiyor.
İşin en duygusal yanı ise hoparlörden yükselen o tanıdık davul tonları. Charlie Watts, vefatından önce kaydedilmiş performansları sayesinde bu albümde bir kez daha dinleyiciyle buluşuyor. Gösterişten uzak ama saat gibi işleyen o davul üslubu, Foreign Tongues albümünün omurgasını kurarken çalışmayı yarım kalmış bir hikâyeye verilen zarif bir selamlama eylemine dönüştürüyor.
Toplam on dört parçalık Foreign Tongues, The Rolling Stones’un altmış dördüncü yılına giren yolculuğunda çizgisini bozmadığını gösteriyor. Muddy Waters’tan ve Howlin’ Wolf’tan devraldıkları o sert ve yalın blues damarı hâlâ dipdiri. Zamanla kayıt teknolojileri, imkânlar veya stüdyo koşulları değişmiş olabilir. Ancak gitarların birbiriyle konuşması, ritmin o tanıdık yürüyüşü ve grubun imzası haline gelen o karakteristik tını ilk günkü çizgisini koruyor. Başka hiçbir ekibin kolay kolay taklit edemeyeceği şey de tam olarak bu sadakat.
Amerikalı sanatçı Nathaniel Mary Quinn’in "Trinity" (Üçleme) adını verdiği pastel kapak çalışması da Jagger, Richards ve Wood’un yüzlerini tek bir portrede eritiyor. Bu tercih, altmış dördüncü yılına giren bir dostluğun görsel karşılığı haline geliyor.
Foreign Tongues, nostaljik bir "eski günleri anma" projesi değil; dünyaya karşı hâlâ söyleyecek sözü ve eksilmeyen bir enerjisi olan bir ekibin yaşayan kanıtıdır. Belki de The Rolling Stones’u altmış dört yıldır ayakta tutan şey geçmişin ihtişamı değil, henüz yazılmamış bir sonraki şarkının merakıdır. Çünkü bazı gruplar zaman içinde yaşlanır, bazıları ise zamanı peşinden sürükler; Stones ikinci grupta dimdik durmaya devam ediyor.