NATO yine mi dertlenmiş?.
Aydın Sezer ile söyleşi: NATO 3.0 Atlantik krizine müdahale denemesi
amerika'nın stratejik odağını çin ve hint-pasifik'e kaydırmasıyla avrupa yalnız kalmış, ciddi bir avrupa-amerika krizi ve mali sıkıntı patlak vermiş.
son tahlilde ortada ciddi bir avrupa-amerika krizi ve faturaların ödenmesiyle ilgili mali bir sıkıntı var. amerika’nın stratejik odağını çin ve hint-pasifik’e kaydırması, orta doğu’da i̇srail’in koruyuculuğuna soyunması, avrupa’yı bir anlamda arka plana iten bir yaklaşımı da beraberinde getiriyor.
Ankara’da gerçekleşecek olan NATO zirvesine artık birkaç gün kalmışken, zirvenin içeriğine ve paktın önceliklerine dair tartışmalar da artıyor.
NATO 3.0 adıyla ortaya konan yeni yönelime dair farklı yorumlar yapılıyor.
NATO açısından ‘terör örgütleriyle mücadele’ döneminin sona erdiği söylenirken, ardından gelecek olanın yeni bir soğuk savaş mı yoksa üçüncü dünya savaşı mı olacağı henüz kesinleşmiş değil. Bilinen ise ABD’nin başta Çin’e karşı hegemonya krizini yönetemeyişi, orta doğuda birlikte hareket edebildiği tek aktörün İsrail olması ve pakt ülkelerinden arzu ettiği ekonomik ve askeri hamlelerin gerçekleşmemesi.
Tüm bu yorum ve tartışmaları, uluslararası ilişkiler uzmanı Aydın Sezer ile konuştuk.
Geçtiğimiz dönemde "NATO 2.0" olarak kastedilen ve daha çok terör örgütlerine odaklanan dönemin geride kaldığı söylenerek yeni bir "NATO 3.0" konsepti ortaya atıldı. Bu hususta yeni bir Soğuk Savaş’tan Üçüncü Dünya Savaşı’na kadar pek çok tevatür ve yorum havada uçuşuyor. Öncelikle şunu sormak isterim: Nasıl bir döneme giriyoruz ve sizce neden böyle bir konsept değişimine karar verildi?
Birincisi, bu henüz resmi bir NATO konsepti değil; belki önümüzdeki Ankara Zirvesi’nden sonra resmen bir NATO belgesi haline gelecek. Şu an için bu, Amerikalıların, özellikle de ABD Savunma Bakanı ve Bakan Yardımcısının iki temel noktadan hareketle ortaya attıkları bir fikir. Biz bugüne kadar "NATO 1.0" ya da "NATO 2.0" gibi kavramları tartışmıyorduk, ittifak tarihini bu tip safhalara bölmemiştik. Ancak Amerikalılar 2026 yılından itibaren bu süreci resmen kategorize etme boyutuyla geçmiş safhaların da anlamını bir bakıma açıklamış oldular.
Bu yeni konseptin ortaya çıkmasında iki temel gerekçe var. İlki, Avrupa’nın savunma harcamalarıyla ilgili pozisyonunun ve konumunun sorgulanmasından geçiyor. ABD, Avrupa’ya açıkça şunu söylüyor: "Artık elinizi taşın altına koyun; Amerika’nın tek başına nükleer dahil her türlü kapasitesinin arkasına sığınmayı bırakın." İkinci gerekçe ise gelişen savaş teknikleri ve özellikle bilişim teknolojisine paralel olarak yapay zekanın bir savaş unsuru şeklinde gündeme gelmesidir. ABD bu konsepti öne sürerken, yapay zekâ firmalarının son bir aydır açıkladıkları yeni programların üçüncü ülkelere kapatılmasını da talep ediyor. Yani Amerika, bu alandaki tekelini ve kontrolünü kendi elinde tutmak istiyor.
Bu bakış açısından yola çıkarsak; "NATO 2.0’da terörizmle mücadele edildi, hibrit savaşlar, Afganistan ve Libya operasyonları yapıldı; NATO 3.0’da ise yeniden sert güce dönülüyor" şeklindeki yorumlar bence işin özünü ıskalıyor. Çünkü ne yazık ki tıpkı NATO 1.0 döneminde olduğu gibi, bugün Rusya, Avrupa için bir numaralı tehdit olma özelliğini aynen koruyor. Avrupa’nın zihninde neredeyse Rusya’dan başka bir tehdit algısı yok; terör, göç, Orta Doğu, Afrika ve Doğu Akdeniz gibi diğer tüm başlıklar ikincil planda kalıyor. Dolayısıyla kendi mantığı içinde çelişkilerle dolu bir konsept dönemine giriyoruz.
Ben bir NATO fanı değilim; ittifakı bir terör örgütü olarak görmesem bile her zaman mesafeli yaklaşan biri olarak söylüyorum ki 1.0, 2.0 veya 3.0 gibi kavramlar işin lafı güzaf kısmıdır. Burada asıl mesele, Avrupa›nın maliyetlere katlanması ve kendi ayakları üzerinde durabilecek bir savunma mekanizması oluşturmasıdır. Bu, Trump›ın da öteden beri ısrarla istediği, hatta ‹NATO›dan çıkarım› restini çektiği bir konudur. Kaldı ki Trump’tan önce de Avrupa’da Macron gibi ‘NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti’ diyen liderler vardı. Özetle bunlar kavram karmaşası yaratan tartışmalardır.
Amerika’nın asıl arzuladığı senaryo şudur: Avrupa savunma harcamalarını gayrisafi yurt içi hasılasının %5’inin üzerine çıksın, konvansiyonel silahlarla olası bir ilk saldırıya karşı kendi kendini koruyabilsin; ancak işin içine yüksek teknoloji, nükleer kapasite ve yapay zeka girdiğinde o sahalar tamamen Amerika’nın tekelinde kalsın. Mesele bundan ibarettir.
TÜRKİYE’NİN KONUMU DEĞİŞEBİLİR
ABD’nin arzu ettiği bu yeni düzlemde ve taslakta Türkiye’nin rolüne ilişkin de belli başlı tartışmalar yürütülüyor. Eski NATO Genel Sekreteri Rutte’nin de Türkiye’nin savunma sanayisinin önemine dair, ittifak için çok kritik olduğunu belirten vurguları oldu. Bu varsayım gerçekleştiği noktada, Türkiye sadece savunma sanayisi tedarikçisi gibi bir rolle mi sınırlandırılacak; yoksa madem terörle mücadeleden daha konvansiyonel bir düzleme geçiliyor, Türkiye’nin daha doğrudan operasyonel anlamda dahil olması gibi beklentiler de var mı?
Burada şöyle bir durum var: Trump’ın "Avrupa kendi başının çaresine baksın, silahlanıp kışlalansın" sistemine ağırlık vermesiyle birlikte, Türkiye’deki NATO yanlıları hemen "Türkiye’nin jeopolitik önemi arttı, Avrupa savunması Türkiye olmadan olamaz, Türkiye NATO’nun en önemli askeri güçlerinden biridir» söylemini vurgulamaya başladılar. Bunu yaparken de Türkiye, o klasik ve geleneksel Avrupa Birliği yolunda kendisine sanki yeni bir pozisyon, yeni bir kaldıraç kazanıyormuş gibi bir politik yaklaşım sergiliyor. Nitekim Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da son temaslarında bu yönde bir Avrupa Birliği perspektifine atıfta bulundu.
Esas amaç şu: Avrupa’da savunma bütçeleri yükseldiği andan itibaren Türkiye, gelişen savunma sanayisiyle buradan nasıl pay alabilir, kime ne satabilir arayışında. "İşte bir NATO ülkesine savaş gemisi sattık, İtalyanlarla ortak teknoloji geliştiriyoruz, Avrupa fonlarından yararlanmaya çalışıyoruz" gibi söylemlerle siyasi ve ekonomik pozisyonunu genişletmeye çalışıyor. Süreci, Avrupa Birliği’nin o baskıcı siyasi hegemonyasından çıkarıp; "Bakın Avrupa’da sadece AB üyeleri yok; İngiltere de var, biz de varız, Norveç de var" diyerek geniş bir çerçeveye oturtmak istiyorlar.
Bildiğiniz gibi NATO belgelerine 2022’den beri giren bir ‘360 derece tehdit’ konsepti var. Yani sadece Rusya’yı değil; Orta Doğu’yu, Afrika’yı, terörizmi, göçü ve insan kaçakçılığı gibi unsurları da tehdit gören bir yaklaşım. Ankara, bu 360 derece konseptinin üzerine bir de 3.0 eklenirse, hem jeopolitik konumunun hem de savunma sanayisinin güçleneceği bir rolün arayışı içerisinde.
Ancak ABD ile Avrupa arasındaki bu tartışmaların -ki buna bazıları ‘şemsiye restleşmesi’ veya ‘Avrupa NATO’su arayışı’ da diyor- ne kadar kalıcı olacağını zaman gösterecek. Önümüzdeki dönemde, özellikle Trump sonrası NATO-Avrupa ilişkilerinin düzeyi belirleyici olacaktır. Bugün yürütülen tartışmalar geçici, konjonktürel bir zorunluluktan mı ibaret yoksa kalıcı bir kurumsal dönüşüm mü yaratacak, bunu henüz kestirmek zor. Fakat bu jargonlara takılmadan realiteye bakarsak, Avrupalı liderler sürekli ‘Rusya 2030’da saldıracak, 2035’te savaş çıkacak’ gibi alarmist söylemler üretiyorlar.
Son tahlilde ortada ciddi bir Avrupa-Amerika krizi ve faturaların ödenmesiyle ilgili mali bir sıkıntı var. Amerika’nın stratejik odağını Çin ve Hint-Pasifik’e kaydırması, Orta Doğu’da İsrail’in koruyuculuğuna soyunması, Avrupa’yı bir anlamda arka plana iten bir yaklaşımı da beraberinde getiriyor.
NATO’DAN BÜYÜK BEKLENTİLER HAMASİ SÖYLEMLER
Son olarak iç siyasete dair çok konuşulan bir konuyu sormak istiyorum. Malum, önümüzdeki hafta NATO Zirvesi Ankara’da gerçekleşecek. Siyasi çevrelerde, zirvenin içeriğinden bağımsız olarak, bu organizasyonun Türkiye’de mevcut iktidara iç politikada ciddi bir avantaj ve siyasal bir koz sağlayacağı yorumları yapılıyor. Hatta bu uluslararası desteğin rüzgarıyla iktidarın iç siyasette daha radikal adımlar atabileceği iddia ediliyor. Siz bu bağlama katılıyor musunuz?
Ben bu zirve vesilesiyle iktidarın iç siyasette daha radikal adımlar atabileceği bir zemin görmüyorum. Zaten atılması gereken, yapılmak istenen ne varsa halihazırda yapılıyor. Yani bugün yargı üzerindeki siyasi tasarruflardan Anayasa Mahkemesi kararlarının durumuna kadar her şey ortadayken, bundan daha radikal ne yapılabilir? O yüzden iç siyasetteki sertleşme eğilimlerini doğrudan NATO’ya veya dış destek arayışına bağlamayı doğru bulmuyorum. Mevcut muhalefetin durumu ve ciddiyetsizliği zaten iktidara geniş bir hareket alanı sunuyor, bunun için dışarıdan bir meşruiyet mekanizmasına ihtiyaçları yok.
Ancak şu bir gerçek: Bu NATO Zirvesi Türkiye’de yapılmıyor olsaydı, örneğin önümüzdeki sene Arnavutluk’ta yapılacak zirve gibi uzaktan takip edilecek bir organizasyon olsaydı, biz şu an ne NATO 3.0’ı ne de bu konseptleri bu kadar yoğun konuşuyor olurduk. Zirvenin Ankara’da gerçekleşiyor olması kuşkusuz diplomatik bir prestij ve renk katıyor; iktidar da bu durumu iç politikada tepe tepe kullanıyor, kullanacaktır da. Önümüzdeki bir hafta boyunca medyanın bunu nasıl bir şov ve magazin unsuru hâline getireceğini, liderlerin ikili ilişkilerinin nasıl parlatılacağını hep birlikte göreceğiz. İşin şov boyutu Türkiye gündemini meşgul ederken, hükümet de bunu bir başarı hikâyesi olarak sunacaktır.
İşin aslına, yani zirve bildirisine ve somut sonuçlarına baktığımızda ise karşımıza büyük jeopolitik değişimlerden ziyade ‹akçalı işler› çıkacaktır. Belirli savunma sanayi şirketlerinin hangi programlara dahil olacağı, hangi projelere bütçe ayrılacağı netleşir. Onun dışındaki "Türkiye Doğu Akdeniz’in kralıdır, Orta Doğu Türkiye’den sorulur, Türkiye NATO için vazgeçilmezdir" türünden hamasi söylemlerin tamamı lafı güzaftır. İdlib krizinden beri talep edilen bazı taktiksel ve terörle mücadeleye yönelik mekanizmalar metne girerse, bu mevcut yönetim için somut bir takip kazancı olur; ancak onun ötesinde büyük stratejik eksen değişimleri beklemek rasyonel değildir.