Kitap kurdu Ayşe kendiymiş.
Ayşe Turkay Yiğit ile Metin Çalışkan Söyleşti: Kendine Dönmenin En Büyük Parçası Okumak Oldu
yazar ayşe turkay yiğit, metin çalışkan'ın sorularını yanıtlarken okuma tutkusunun kendisini bulmasında önemli bir rol oynadığını belirtti.
kendime dönmenin en büyük parçası okumak oldu söyleşen: metin çalışkan eh, klişeler dünyasında yaşıyoruz, öyleyse klişe sorularla başlayalım. i̇lk olarak okuma dünyanızdan söz edelim istiyorum. okuma dünyanız üzerine neler söylemek istersiniz? klişelerden başlayalım, güzel de klişe bir cevap olmayacak benimki. çünkü küçüklüğümden beri okumaya tutkulu biri değildim. eline ne geçse okuyan bir çocukluk ve gençlik […].
Kendime Dönmenin En Büyük Parçası Okumak Oldu
Eh, klişeler dünyasında yaşıyoruz, öyleyse klişe sorularla başlayalım. İlk olarak okuma dünyanızdan söz edelim istiyorum. Okuma dünyanız üzerine neler söylemek istersiniz?
Klişelerden başlayalım, güzel de klişe bir cevap olmayacak benimki. Çünkü küçüklüğümden beri okumaya tutkulu biri değildim. Eline ne geçse okuyan bir çocukluk ve gençlik geçirmedim. Okurdum, evet, ama benim için öncelik değildi. Örnek aldığım biri yoktu. Zaten evimizde kütüphane de yoktu. Belki başka bir ortamda başka bir Ayşe olurdum ama bunu düşünmenin bir manası yok kanımca. Müesses nizamda bir ailenin ortalama bir çocuğu olarak büyüdüm. Yatılı okuduğum için hayata erken atıldım. İş, evlilik, çocuk, ikinci çocuk gibi geçilmesi zaruri olan etaplar bittikten sonra kendime dönmeye başladım ve bu kendime dönme olayının en büyük parçası okumak oldu. Yeni dünyalar, başka türlü yaşam biçimleri, başka duygular vardı kitaplarda. Evet, bu cümleleri çoğu okur ya da yazar ilk gençlik çağında kurmuştur, biliyorum ama ben otuzlu yaşlarımın başında bu noktadaydım.
Olmaz mı? Tutunamayanlar’ı her andığımda heyecanlanıyorum. Çünkü kişisel tarihimde önemi büyük. Okurken “Aaa! Vay be! Böyle de yazılabiliyormuş meğer.” diyerek keyifle ve hayretle okumuştum. Tutunamayanlar’ın, çoğu nitelikli (!) okurun okumayı ertelediği bir kitap olduğunu çok sonra fark ettim. Metinlerarası bağlantılarını anlamasam da, çünkü öncesinde yoğun bir okuma külliyatım yoktu, bana ilham veren ilk kitap ve yazardır. Sonrasında elbette buna eklenenler oldu ama ilham alma duygusunu ilk hissettiğim için onu anmakla yetineyim.
Hız çağı-okurluk ilişkisini nasıl değerlendirirsiniz?
Bu sorunuzu tabii ki kendi reel ve dijital çevreme göre cevaplayabilirim. Reel çevremde olan okurların okuma alışkanlıklarına hız çağının pek tesiri yok gibi. Okumayanlar okumuyor zaten. Bir de şunu gözlemledim. Kendi çevremde pek öykü okuru yok. Ben de öyküye mesafeliydim düne kadar. Edebiyatla bağımı romanlar üzerine kurmuştum. Dijital çevremin ise çoğunlukla öykü okuru olduğunu gözlemliyorum. Geçmişlerini bilmediğim için hız çağının onları romandan öyküye kaydırdığıyla ilgili ancak bir tahmin yapabilirim. Bunları söylerken kendimle ilgili bir şey fark ettim. Kendimi nasıl iyi tanıyorum, düşünün artık. İlk iki dosyam romanken son dosyam öykü oldu. Hız çağı beni de mi etkiledi acaba?
Son zamanlarda neler okudunuz, okuyorsunuz?
“Geç kalmışlık” hissi yakamı bırakmadığından çok şey okumak istiyorum. Şu an elimde Ali Teoman’ın Uykuda Çocuk Ölümleri var ve çok güzel gidiyor. Henüz bitmedi ama okuduğum kadarını çok sevdim. Çoğunlukla Kafka izlerine rastlasam da Kara Kitap’ı da andığım oldu yer yer. Yine şu an aklıma gelen bir şey var; o da karakterin Orhan Kemal’in Murtaza’sı gibi olduğu. Bitince ne düşünürüm bilemiyorum ama enlerimde yerini aldı şimdiden.
Ayrıca Ingvar Ambjørnsen’in Beyaz Zenciler’i, Orhan Pamuk’un Sessiz Ev’i, Mehmet Seyda’nın Cinsel Oyun’u, Selahattin Enis’in Mahalle’si son okuduklarımdan. Bir de yerli edebiyat okumayı daha çok seviyorum.
Bu soruya kestirmeden yanıt vermek çok zor. Yakında Gündüz Vassaf’ın bir söylemine denk geldim. Diyor ki: “Yazdıktan sonra dışarıdaki bulutu seviyorum. Yazmadan da bulutu sevebilsem, belki yazmaya ihtiyaç kalmayacak.” Bu cümlelerde benden bir şeyler var. Tabii bunun böyle olduğunu yazmadan bilemiyorsunuz.
Beni yazmaya başlatan şeyi tek kelime ve cümleyle ifade etmem zor. Hayatın bize tanımladığı rutinler dışında bir şeyler olmalı duygusuyla yaşadım hep. Halk müziği korosuna katıldım. Solo tecrübesi yaşadım. Belediye konservatuvarında üç yıl bağlama dersi aldım. İkinci üniversitede felsefe bölümüne kayıt yaptırdım. Belli bir yol da kat ettim bunları yaparken ama devamı gelmedi. Haddimi aşmaya cesaretim ya da yeteneğim yoktu, bilmiyorum. Okumak bende bir tutku hâline dönüşünce yazmaya da başladım otuzlarımın başında. Yazma sürecim hep haddimi aşma isteğiyle devam ediyor.
Zihnim gibi yazma düzenim de dağınık. Tam zamanlı bir işte çalışıyorum hâlihazırda. Kalan zamanda şimdiye kadar bir yöntem oluşturamadım. Yeri geldi sabahçı oldum, yeri geldi gececi. Yeri geldi düzenli yazdım, yeri geldi bir gün şöyle iki gün böyle. Yeri geldi kısa notlar aldım, yeri geldi zihnime yazdım. Yeri geldi bir oturuşta yazdım, yeri geldi günden güne. Büyüyünce bir yöntemim olur inşallah. 🙂
Olmaz mı, tabii var. Kolombiya kahvesi, Türk lokumu ve Kürt böreğim olmadan asla. Yok yok, benim hiçbir konuda ritüelim yoktur.
Yazarlığınızı, yazıya, edebiyata bakışınızı nasıl tarif edebilirsiniz?
Yazarlığım; bir hüsranın avuntusu (Haldun Taner’den kopya çektim), yazı; büyü, edebiyat; büyülü diyebilirim. Gerçi bunlar tarif değil, tanımlama oldu ama konuya bakışımı detaylı ifade etmek, nasıl desem, çokbilmişlik gibi geldi. Ben de eksik kalayım, ne olacak?
Gelelim ilk kitabınız olan Üst Akıl Aşırı Genel Müdürlüğü’nde Olağan Şeyler’e. Nefis bir isim. İronisi bol bir kitap okuyacağımızı doğrudan hissettiriyor. İlk kitabınızın sıfırdan yayımlanma sürecine dek olan serüvenini aktarabilir misiniz?
Hâlihazırda sürekli yazıyordum zaten. Genelde anı, deneme, maniydi yazdıklarım. Bloğumda üç bölümlük bir seri vardı. Bir arkadaşım “Roman yazsana.” dedi. Ben de o üç bölümlük seriyi aldım önüme. “Hadi bakalım Ayşe.” dedim. Sessiz sedasız yazdım. Yayınevlerine gönderdim. Hiçbirinden olumlu dönüş almadım. Zaten bana da bir şeyler eksik gibi geliyordu. On yıl bekledi dosyam. Bu arada ben yazmaya ve okumaya devam ediyorum tabii. Okudukça yazma biçimlerine, anlatıcı şekillerine, üsluba dikkat kesilmeye başladım. O sıralarda sosyal medyada “O Romanı Yazın” diye bir atölye gördüm. “Bu insanlar ne yapıyorlar buralarda?” diye merak ederdim zaten. Ne olduysa hep bu meraktan oluyor. Dedim, “Ne kaybederim?” ve kayıt yaptırdım. Bir yandan temel roman tekniklerini öğrendim, bir yandan dosyamı tamamladım. Bu arada şunu fark ettim. Üst kurmaca, bilinç akışı vs. tekniklerin ne olduğunu bilmeden sezgisel yapmışım. Sonrası yayınevlerinden bekleyiş. Klaros Yayınevi teveccüh gösterip mutlu olduğum bir editör değerlendirmesiyle dönüş yapınca hayatına başladı romanım. Şunu da söyleyeyim, bir hafta sonra olanakları daha geniş bir yayınevi dönüş yapınca “Beş on dakikalık bir acele mi ettim?” sorusu beni biraz hırpaladı ama dedim ki yazdıklarımın okurla buluşmasıydı benim için önemli olan. Okurla ne kadar buluştu bilemiyorum.
İlk kitabınızda Oğuz Atay sevginiz doğrudan/dolaylı olarak okura geçiyor. Sizin için Oğuz Atay, Tutunamayanlar ne ifade ediyor?
Önceki sorunuzda cevapladığım gibi heyecanla okuduğum, ilham veren ilk metindir Tutunamayanlar. Kapıyı ilk açan, sonraki kapıları görmemi sağlayan.
İlk kitabınızın anlatım tonuna önceden mi karar verdiniz yoksa yazdıkça gelişen bir durum mu oldu?
Kitabı yazmaya başlamadan önce uzun yıllar yazdığım için sanıyorum belli bir ton ve üslup oluşmuştu kalemimde. Tabii roman yazmak çok başka. Bir kere üçüncü tekil anlatıcı pek kullanmadığım bir tarzdı. Beni biraz zorladı diyebilirim. Anlatıda geniş olanaklar sunduğu için böyle bir anlatıcı seçtim. Gerek konu gerek ton, diğer tüm detaylar kervan yolda giderken şekillendi. Özgür bir yolculuktu yani.
Üst Akıl Aşırı Genel Müdürlüğü’nde Olağan Şeyler’de pek çok gönderme de mevcut. Göndermeleri kurarken işleyip işlemeyecekleri hususunda endişeleriniz oldu mu?
Pek olmadı. Çünkü göndermeler her ne kadar kurmaca karakter ve kurumlardan oluşsa da çok belliydi. Belli olması belki de işlevini azaltacaktı, bilemiyorum açıkçası; endişe duygusu olmadı kurarken.
Kitabı okurken hem çok gülünmesi hem de sinirlerin bozulması olası gibi. Bu iki duygunun yansıması arzu ettiğiniz bir tercih miydi?
Çok net evet. Nihayet netlikle bir cevap verebildim size. Bahtiyarım. Böyle okumanıza da mutlu oldum Metin Bey.
Bugün kitabı yazsaydınız değiştirmek veya geliştirmek istediğiniz bir şeyler çıkar mı?
Hani insan kendi sesini ve görüntüsünü seyrederken ya da dinlerken utanma duygusu yaşar ya. Yani ben öyleyim. Her ne kadar sosyal medyamı bu şekilde kullansam da iş gerçekliğe dayanınca hâlâ böyle bir duygum var. Bu sebeple baştan sona tekrar okumadım yazdıklarımı. Bu niyetle okusam kesin çıkar ama bu çıkanlar köklü bir değişim yapmaz sanıyorum.
Yeni projeleriniz, ufukta yeni bir kitap var mı?
Şu sıralar yeni dosyam için anlaştığımız bir yayınevi var. O da bir roman. Novella da diyebiliriz. Üçüncü dosyam da hazır. O, öykü olacak. Anlayacağınız şirketimiz küçülmeye gidiyor. 🙂 Edebiyat camiasına bodoslama romanla girmişim (girdim mi bilemiyorum). Bu işler böyle yürümüyormuş gördüğüm kadarıyla. Biz okumaya ve yazmaya devam.
Daha önce başka bir söyleşide söylemiştim. Yazınca değil, okununca hayat buluyor metinler. Romanımın hayat bulmasına vesile olduğunuz için teşekkür ederim. Gündeme rağmen yaşamak ve yazmak iştiyakımızın azalmaması dileğiyle.