Geçmişle yüzleşmeden barış olmazmış.
Barış hakikatin toprağında filizlenir
21 yıllık görevine son verilen prof. dr. bülent bilmez, yüzleşilmemiş geçmişin toplumu böldüğünü, acıların ancak konuşularak aşılabileceğini ve kayyımlaşmanın itaat ve siyasal uygunluk zihniyeti olduğunu belirtti.
kayyım yönetimi tarafından 21 yıllık görevine son verilen prof. dr. bülent bilmez ile konuştuk: bazıları geçmişle yüzleşmenin toplumu böleceğini düşünür. ben ise tam tersine, yüzleşilmemiş geçmişin toplumu bölmeye devam ettiğini düşünüyorum. acılar konuşulmadığında kaybolmuyor; yalnızca kuşaktan kuşağa aktarılıyor kayyımlaşma bir yönetim zihniyetidir. üniversitenin akademik ölçütlerle değil; itaat, denetim, siyasal uygunluk hesabıyla yönetilmesidir. bazen iktidarın neyi […].
Kayyım yönetimi tarafından 21 yıllık görevine son verilen Prof. Dr. Bülent Bilmez ile konuştuk:
Prof. Dr. Bülent Bilmez, yakın dönemde uzun yıllardır ders verdiği İstanbul Bilgi Üniversitesi’nden atıldı. Barış Akademisyenlerinden sonra KHK ile üniversitelerde yaşanan tasfiye süreci, belirli aralıklarla devam ediyor. Biz de İstanbul Bilgi Üniversitesi’nden ihraç edilen Prof. Dr. Bülent Bilmez ile akademideki politik tasfiye rejimini ve geçmişle yüzleşmenin barışla olan kopmaz bağı üzerine söyleşi yaptık.
Öncelikle şunu belirtmeliyim ki benim hukuki statüm yeni ortaya çıkmış veya sonradan değişmiş bir durum değil. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde 2005 yılında çalışmaya başladığımda da Türk vatandaşı değildim ve Mavi Kart sahibiydim. Daha sonra 2018 yılında emekli olup yeni bir sözleşmeyle çalışmaya devam ettiğimde de statüm aynıydı. Dolayısıyla 21 yıl boyunca hukuken sorun oluşturmadığı kabul edilen bir statünün, birdenbire çalışmamın önündeki aşılmaz bir engel olarak sunulması inandırıcı değildir. Burada değişen benim statüm değil, üniversite yönetiminin bana ve yaptığım çalışmalara bakışıdır.
Ancak meseleyi yalnızca bana karşı yapılmış hukuki veya idari bir haksızlık olarak ele almak yetersiz kalır. Yaşananlar, Türkiye’de üniversitelerin son yıllarda geçirdiği daha genel dönüşümün bir parçasıdır. Devlet üniversitelerinde uzun süredir doğrudan siyasal iktidar tarafından uygulanan tasfiye rejiminin benzerleri, farklı yöntemlerle vakıf üniversitelerinde de görülmeye başladı. Bilgi’de tasfiye kayyım eliyle gerçekleştiriliyor. Burada her zaman doğrudan bir emir, açık bir yasak veya yazılı bir talimatla karşılaşmıyoruz. Bazen siyasal iktidarın neyi istemediğini bilen, hangi akademisyenin veya hangi araştırma alanının “sorun” olarak görülebileceğini önceden kestiren yönetimlerin gönüllü uyumu ve otosansürü devreye giriyor.
Bu açıdan kayyımlaşmayı yalnızca dışarıdan atanmış bir yöneticinin varlığı olarak anlamamak gerekir. Kayyımlaşma aynı zamanda bir yönetim zihniyetidir. Üniversitenin akademik ölçütler, kurumsal gelenek ve meslektaşlık ilişkileriyle değil; itaat, denetim, siyasal uygunluk ve risk hesabıyla yönetilmeye başlanmasıdır. Böyle bir ortamda iyi ders vermek, araştırma yapmak, öğrenci yetiştirmek veya yüksek akademik performans göstermek yeterli olmayabilir. Yönetimin asıl sorusu artık “Bu akademisyen üniversiteye ne katıyor?” değil, “Bu akademisyenin bize siyasal maliyeti nedir?” olmaya başlar.
Sermaye ile üniversite arasındaki ilişki de burada önem kazanıyor. Elbette bütün vakıf üniversitelerini ve bütün sermaye gruplarını aynı kefeye koymak doğru olmaz. Fakat üniversite, kamusal bir bilgi ve eğitim kurumu olmaktan giderek uzaklaşıp sıradan bir ticari işletme gibi yönetildiğinde, akademik özgürlük de vazgeçilmez bir kurucu ilke olmaktan çıkarak yönetilmesi gereken bir “risk” olarak görülebiliyor. Öğrenci müşteri, akademisyen herhangi bir çalışan, araştırma ise kurumsal itibara veya gelir hesabına göre değerlendirilen bir faaliyete dönüşüyor. Siyasal iktidarla sorun yaşama ihtimali bulunan bir akademisyeni korumak yerine ondan kurtulmak, bazı yöneticiler açısından daha kolay ve daha az maliyetli bir seçenek haline geliyor.
Bilgi Üniversitesi’nin geçmişteki özgünlüğü, bütün sorunlarına rağmen, tam da bu şirket mantığının akademinin bütün alanlarını belirlemesine karşı belli bir direnç gösterebilmesiydi. Çoğulcu bir akademik kadroya, farklı düşüncelere ve Türkiye’de çalışılması zor görülen alanlara belirli bir alan açabiliyordu. Benim Kürtler, Aleviler, kültürel çoğulluk, dil hakları ve son yıllarda Dersim soykırımı üzerine yürüttüğüm çalışmalar da uzun süre bu kurumsal iklim içinde devam edebildi. Son dönemde değişen şey, bu çoğulculuğun kurumsal bir değer olmaktan çıkarılıp yönetilmesi gereken bir yük veya tehdit gibi görülmeye başlanmasıdır.
Bu nedenle öne sürülen hukuki gerekçeyi bir “idari kılıf” olarak tanımlıyorum. Gerçek nedenin bütün ayrıntılarını ve kararın tam olarak nereden alındığını bugün belgeleriyle ortaya koyabilecek durumda değilim; bunu hukuki süreç gösterecek. Fakat olayların seyri, çalışmalarımın engellenmesi ve hakkımdaki tutumun son aylarda açık biçimde değişmesi, bu kararın yalnızca vatandaşlık veya Mavi Kart statüsüyle açıklanamayacağını gösteriyor.
Bence kaygı verici olan bir başka şey de üniversitenin kendi akademisyenini korumak yerine, onu muhtemel bir siyasal sorun olarak görüp tasfiye etmeyi tercih etmesidir. Bir üniversite, eleştirel araştırmayı, çoğulculuğu ve tarihsel hakikat arayışını savunamıyorsa, tabelasında “üniversite” yazması onun gerçekten üniversite olarak kaldığı anlamına gelmez. Üniversiteyi üniversite yapan binaları, sermayesi veya öğrenci sayısı değil; iktidarın hoşuna gitmeyen bilgiyi de özgürce üretebilme ve savunabilme kapasitesidir.
Ben de meseleye tam da böyle bakıyorum. Elbette 21 yıl emek verdiğiniz bir kurumdan bu şekilde ayrılmak insani olarak üzücü. Ancak bunun benim kişisel hikâyemin çok ötesinde bir anlam taşıdığı kanaatindeyim. Asıl kaygı verici olan, son yıllarda farklı üniversitelerde birbirine benzeyen tasfiyelerin giderek olağanlaşmasıdır.
Üniversiteler yalnızca ders verilen veya diploma dağıtılan kurumlar değildir. Aynı zamanda uzun yıllar içinde oluşan akademik geleneklerin, ortak hafızanın, eleştirel düşünme kültürünün ve kuşaklar arası bilgi aktarımının mekânlarıdır. Bir üniversiteyi üniversite yapan da tam olarak budur. Bu nedenle uzun yıllar boyunca belli alanları inşa etmiş akademisyenlerin, yalnızca birey olarak değil, temsil ettikleri birikimle birlikte sistem dışına itilmesi, o üniversitenin kurumsal hafızasının da aşındırılması anlamına gelir.
Türkiye’de bugün yaşananın önemli bir boyutunun da bu olduğunu düşünüyorum. Son yıllarda yalnızca insanlar görevlerinden uzaklaştırılmıyor; aynı zamanda araştırma alanları, akademik gelenekler ve eleştirel düşünme biçimleri de kurumların dışına itiliyor. Bunun sonucu olarak üniversiteler giderek daha homojen, daha çekingen ve daha öngörülebilir kurumlara dönüşüyor. Çeşitlilik yerini tekdüzeliğe bırakıyor.
Burada yalnızca siyasal baskılardan söz etmek de yeterli olmaz. Bence son yıllarda üniversite yönetim anlayışında daha derin bir dönüşüm yaşanıyor. Akademik kalite, uluslararası görünürlük veya bilimsel üretim kadar; hatta bazen bunlardan daha fazla, “sorun çıkarmamak”, “kriz üretmemek”, “risk oluşturmamak” gibi yönetsel ölçütler belirleyici hale geliyor. Eleştirel düşünce tam da doğası gereği zaman zaman rahatsız edicidir; yeni sorular sorar, yerleşik kabulleri ve egemen söylemi sorgular. Oysa risk yönetimi mantığıyla çalışan kurumlar, eleştirel düşünceyi akademinin doğal parçası olarak değil, kontrol edilmesi gereken bir belirsizlik olarak görmeye başlayabiliyor.
Bunun sonucu olarak da sessiz ama güçlü bir otosansür iklimi oluşuyor. Akademisyenler yalnızca ne söyleyeceklerini değil, neyi çalışacaklarını, hangi konferansa katılacaklarını, hangi kitabı yazacaklarını veya hangi öğrencinin tezine danışmanlık yapacaklarını da hesap etmeye başlıyor. Böyle bir ortamda doğrudan yasaklardan daha etkili olan şey, belirsizlik ve korkudur.
Bu nedenle yaşananları yalnızca bir “ihraç dalgası” olarak görmüyorum. Daha kapsamlı bir dönüşüm söz konusu. Üniversite, toplumu eleştirel biçimde anlamaya çalışan özerk bir kurum olmaktan çıkıp, siyasal ve idari sınırları önceden hesaplayan bürokratik bir yapıya dönüşme riskiyle karşı karşıya. Bu dönüşümün en büyük kaybedeni yalnızca akademisyenler değildir; öğrenciler, bilimsel araştırma ve sonuçta bütün toplumdur.
Bu noktada bir hususun özellikle altını çizmek isterim. Benim görevime son verilmesinin, yıllardır onlarca genç akademisyenle birlikte Bilgi’de Türkiye Kültürleri Araştırmaları Birimi çatısı altında Kürtler, Aleviler, kültürel çoğulluk ve özellikle Dersim üzerine yürüttüğüm çalışmalarla bağlantılı olduğu yönünde güçlü işaretler bulunuyor. Bu nedenle, mesele yalnızca bir akademisyenin görevine son verilmesi değildir. Türkiye’nin en çok ihtiyaç duyduğu bir dönemde, yani yeniden bir barış ve demokratikleşme ihtimalinin tartışıldığı bir süreçte, geçmişle yüzleşmeyi mümkün kılacak akademik çalışmaların fiilen cezalandırılması gibi çok daha büyük bir çelişkiyle karşı karşıyayız.
Çünkü kalıcı barış yalnızca silahların susmasıyla kurulmaz. Barış aynı zamanda hakikatin konuşulabildiği, geçmişin araştırılabildiği ve farklı toplumsal hafızaların meşru kabul edildiği bir demokratik iklim gerektirir. Eğer üniversiteler tam da bu alanlarda çalışan akademisyenleri koruyamaz hale geliyorsa, bu yalnızca akademik özgürlükler açısından değil, barışın toplumsal zemini açısından da düşündürücü bir gelişmedir.
Öncelikle bir ayrımı özenle yapmak isterim. Bugün elimde, “Bu karar doğrudan şu kitap veya yayın nedeniyle verildi” diyebileceğim resmi bir belge yok. Bunu söylemek hem hukuken hem de akademik etik açısından doğru olmaz. Ancak yaşanan olayların sıralanışı, son aylarda Dersim Kırımı üzerine Bilgi’de düzenlemek istediğimiz etkinliklerin engellenmesi, kitabımız etrafındaki akademik faaliyetlerin sistematik biçimde hedef alınması ve ardından gelen görevden uzaklaştırma kararı, bu ihtimalin son derece güçlü olduğunu düşündürüyor. Nihai değerlendirmeyi ise hukuki süreç ve ortaya çıkacak belgeler yapacaktır.
Ama doğrusu, benim için asıl önemli olan bu kararın tam olarak hangi gerekçeyle alındığından çok, böyle güçlü bir ihtimalin bile Türkiye hakkında ne söylediğidir. Çünkü burada mesele yalnızca Dersim değildir. Mesele, devletin geçmişte uyguladığı şiddetin bilimsel yöntemlerle araştırılmasının neden hâlâ bazı çevrelerde bir güvenlik meselesi olarak algılanabildiğidir.
Oysa tarihçilik suçlama veya aklama faaliyeti değildir. Tarihçilik, anlamaya çalışma faaliyetidir. Tarihçi devlet adına konuşmaz; devleti de toplumun diğer aktörleri gibi araştırır. Devleti tarihsel incelemenin nesnesi olarak görür. Bu nedenle tarihçinin görevi, resmî anlatıyı tekrar etmek değil; arşivleri, tanıklıkları, farklı kaynakları ve farklı hafızaları bir araya getirerek geçmişi mümkün olduğunca doğru anlamaya çalışmaktır.
Tam da bu nedenle, devletin geçmişte uyguladığı şiddet biçimleri üzerine çalışan tarihçilerle güvenlik mantığı arasında doğal bir gerilim ortaya çıkabiliyor. Çünkü güvenlik mantığı kesinlik ister; tarihçilik ise soru sorar. Güvenlik mantığı tek bir anlatıyı korumaya çalışır; tarihçilik ise farklı tanıklıkları ve farklı hafızaları birlikte değerlendirmek zorundadır.
Bence Türkiye’nin en temel sorunlarından biri de burada ortaya çıkıyor. Resmî tarih uzun yıllar boyunca yalnızca geçmişi anlatan bir bilgi alanı olmadı; aynı zamanda bugünkü siyasal meşruiyetin de önemli araçlarından biri olarak görüldü. Böyle olunca, resmî anlatının dışında kalan her araştırma kolayca “tehlikeli”, “sakıncalı” veya “güvenlik sorunu” olarak algılanabiliyor.
Oysa Dersim Kırımı Envanteri tam tersine, slogan üretmek için değil, olguları mümkün olduğunca ayrıntılı biçimde ortaya koymak amacıyla hazırlanmış uzun soluklu bir araştırmanın ürünüdür. Yıllar süren saha çalışmaları, mikro tarih araştırmaları, yazılı kaynakların ve sözlü tanıklıkların birlikte değerlendirilmesiyle oluşturulmuş bir envanter çalışmasıdır. Böyle bir çalışmanın amacı yeni düşmanlıklar üretmek değil; hakikati mümkün olduğunca somutlaştırmaktır. Çünkü hakikat olmadan sağlıklı bir toplumsal hafıza da kurulamaz.
Tam da bu nedenle bugün yaşanan çelişki bana çok düşündürücü geliyor. Türkiye’de yeniden bir barış ihtimalinin konuşulduğu, Kürt meselesinin demokratik yollarla çözümünün yeniden tartışıldığı bir dönemde, geçmişte yaşanmış ağır devlet şiddeti örneklerini çalışan akademisyenlerin baskıyla karşılaşması, üzerinde ciddiyetle düşünülmesi gereken bir durumdur.
Barış yalnızca geleceğe ilişkin bir proje değildir; aynı zamanda geçmişle kurulan ilişkinin de yeniden inşa edilmesidir. Geçmiş konuşulmadan, mağduriyetler araştırılmadan, farklı toplumsal hafızalar meşru kabul edilmeden kalıcı ve adil bir barış kurulamaz. Bu nedenle benim açımdan Dersim çalışmaları yalnızca akademik bir araştırma konusu değildir. Aynı zamanda demokratikleşmenin ve onarıcı adaletin önemli bir parçasıdır. Onarıcı adalet, kimseyi mahkûm etmeye veya kolektif suç üretmeye çalışmaz. Tam tersine, hakikatin ortaya çıkmasını, mağduriyetlerin tanınmasını ve toplumun ortak bir gelecek kurabilmesini amaçlar.
Belki de tam bu nedenle, beni en çok düşündüren şey kendi görevime son verilmesi değildir. Beni düşündüren, Türkiye’de hakikati araştırmanın hâlâ bazı durumlarda güvenlik meselesi olarak görülebilmesidir. Oysa benim inandığım tam tersidir: Hakikatten korkan toplumlar güvenlik sorununu büyütür; hakikatle yüzleşebilen toplumlar ise demokrasiyi ve barışı güçlendirir.
Evet, gerçekten de benim açımdan asıl mesele bu. Çünkü tek tek bireylerin yaşadığı haksızlıklar elbette önemlidir; ancak bunlar daha büyük bir yapısal dönüşümün parçası olarak okunmadıkça eksik anlaşılır. Bugün Türkiye’de tartışılması gereken esas konu, belirli akademisyenlerin görevlerinden neden uzaklaştırıldığı değil; üniversitelerin eleştirel düşünce üretme kapasitesinin neden giderek daraldığıdır.
KHK dönemini düşündüğümüzde, tasfiyeler olağanüstü hal koşullarında gerçekleşti. Devletle birlikte benzer bir güvencesizlik ikliminin vakıf üniversitelerine de yayıldığını gördük; bugün de halen görüyoruz. Bu, önemli bir değişimdir. Çünkü artık mesele yalnızca devletin doğrudan müdahalesi değildir. Üniversitelerin kendi yönetsel refleksleri de giderek siyasal iktidarın beklentileri doğrultusunda şekillenmeye başlıyor. Böylece hukuki baskılarla kurumsal otosansür birbirini besleyen bir mekanizmaya dönüşüyor.
Bence bu durum akademik özgürlüğün yalnızca anayasal veya hukuki bir mesele olmadığını da gösteriyor. Akademik özgürlük aynı zamanda kurumsal bir kültür meselesidir. Bir üniversitenin yönetimi eleştirel düşünceyi gerçekten korumaya kararlı değilse, en iyi yasalar bile akademisyeni korumaya yetmeyebilir. Tersine, güçlü bir akademik kültür bazen hukuki güvencelerin ötesinde koruyucu bir işlev görebilir. Ne yazık ki son yıllarda bu kültürün de ciddi biçimde aşındığını görüyoruz.
Erken Cumhuriyet dönemiyle benzerlikler ve farklılıklar da burada ortaya çıkıyor. Benzerlik şurada: Farklı dönemlerde farklı siyasal rejimler işbaşında olsa da devlet uzun süre üniversiteyi özerk bilgi üreten bir kurumdan çok, kendi modernleşme ve meşruiyet projesinin bir parçası olarak görme eğiliminde oldu. Bu nedenle her dönemde, şu ya da bu ölçüde, “makbul akademisyen” ile “sakıncalı akademisyen” ayrımı üretildi. İsimler, yöntemler ve gerekçeler değişti; fakat akademiden beklenen siyasal sadakat fikri bütünüyle ortadan kalkmadı.
Ama önemli farklılıklar da var. Erken Cumhuriyet’in ilk dönemindeki tasfiyelerin önemli bir kısmı, yeni kurulan ulus-devletin kendi ideolojik ve kurumsal yapısını inşa etme süreci içinde gerçekleşiyordu. Bugün ise yaklaşık bir asırlık üniversite geleneğine sahip bir ülkede yaşıyoruz. Bugün artık tartıştığımız şey yeni bir devlet kurmak değil; demokratikleşmesini tamamlayamamış bir devletin eleştirel bilgiyle kurduğu ilişki. Bu nedenle bugünkü tasfiyeler, bana göre, kuruluş döneminin olağanüstü koşullarından çok, demokratikleşememiş bir siyasal kültürün sürekliliğini düşündürüyor.
Burada dikkat çekici olan başka bir nokta daha var. Geçmişte de bugün de tasfiyeler sadece belirli siyasal görüşlere yönelmiyor; belirli araştırma alanlarının kendisi de riskli hale gelebiliyor. Kürt meselesi, Alevilik, kültürel çoğulluk, azınlıklar, devlet şiddeti, toplumsal hafıza veya resmî tarihin dışında kalan konular üzerinde çalışmak, bazı dönemlerde fiilen akademik maliyet üretebiliyor. Böyle bir durumda tasfiye edilen yalnızca insanlar değildir; aynı zamanda araştırma konuları ve soru sorma cesareti de tasfiye edilmiş olur.
İşte tam da bu nedenle ben yaşananları yalnızca akademik özgürlük sorunu olarak değil, aynı zamanda demokrasi sorunu olarak görüyorum. Demokrasi yalnızca seçimlerden ibaret değildir. Demokrasi aynı zamanda toplumun kendisi hakkında özgürce bilgi üretebilme kapasitesidir. Eğer üniversiteler toplumun en zor, en acı ve en tartışmalı meselelerini araştırmaktan çekinmeye başlarsa, demokratik siyaset de giderek sağlıklı bilgi kaynaklarını kaybeder.
Bu nedenle bugün akademik özgürlüğü savunmak, yalnızca akademisyenlerin çalışma koşullarını savunmak değildir. Aynı zamanda Türkiye’nin gelecekte nasıl bir demokrasi ve nasıl bir barış inşa edeceği sorusuna da cevap vermektir. Eğer üniversiteler hakikatin özgürce araştırılabildiği kurumlar olmaktan çıkarsa, toplumun kendi geçmişiyle yüzleşme kapasitesi de zayıflar. Hakikat zayıfladığında ise hem demokrasi hem de barış kırılgan hale gelir.
Bu yüzden ben yaşananları tek tek tasfiyeler olarak değil, Türkiye’nin bilgi rejimi üzerinde yürüyen daha büyük bir mücadelenin parçası olarak görüyor ve bunu anlamaya çalışıyorum. Asıl mücadele, hangi akademisyenin görevde kalacağı değil; toplumun hangi hakikatleri özgürce araştırabileceği mücadelesidir.
Doğrusu ben o kadar karamsar değilim. Endişeliyim ama umutsuz değilim. Çünkü tarih bize gösteriyor ki hakiki bilgi hiçbir zaman yalnızca devletlerin, iktidarların veya üniversitelerin izin verdiği ölçüde üretilmedi. Eğer öyle olsaydı bugün insanlık tarihinin en önemli fikirlerinin, en önemli bilimsel ve entelektüel atılımlarının büyük kısmı ortaya çıkmazdı.
Ama buradan yanlış bir sonuca da varmak istemem. “Üniversiteler önemini kaybetti; artık bilgi başka yerlerde üretilir” düşüncesine katılmıyorum. Üniversite, bütün sorunlarına rağmen, eleştirel bilginin en önemli kurumsal mekânıdır. Bu nedenle üniversiteyi savunmak, yalnızca akademisyenlerin çalışma koşullarını savunmak değildir; toplumun eleştirel düşünme kapasitesini savunmaktır.
Bugün yaşadığımız sorun tam da burada yatıyor. Üniversiteler yalnızca kadrolarını kaybetmiyor; aynı zamanda soru sorma cesaretini de kaybetme riskiyle karşı karşıya kalıyor. Oysa bilim, doğru cevaplardan önce doğru sorularla ilerler. Soruların sınırlandığı yerde bilgi de sınırlanmaya başlar.
Bununla birlikte bilgi üretimi hiçbir zaman tek bir kuruma hapsedilemez. Son yıllarda Türkiye’de ve dünyada bunun çok sayıda örneğini görüyoruz. Bağımsız araştırma ağları, sivil toplum kuruluşları, vakıflar, dijital yayıncılık, uluslararası akademik işbirlikleri ve farklı disiplinlerden araştırmacıların oluşturduğu çalışma grupları, eleştirel düşüncenin yaşaması açısından giderek daha önemli hale geliyor. Benim son on beş yılda Türkiye Kültürleri çalışmaları kapsamında genç araştırmacılarla oluşturduğum çalışma grupları ve uluslararası akademik ağlar içinde yürüttüğüm faaliyetler de biraz bu anlayışın ürünüydü. Çünkü bilgi tek başına değil, birlikte üretilir.
Özellikle genç akademisyenler açısından bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bugün birçok genç arkadaşımız yalnızca iş güvencesi değil, araştırma cesareti konusunda da ciddi kaygılar taşıyor. Bu kaygılar son derece anlaşılır. Fakat eleştirel düşünceyi korumanın yolu bireysel kahramanlık hikâyeleri yazmak değildir. Asıl ihtiyaç duyduğumuz şey güçlü akademik dayanışma, ortak üretim kültürü ve uluslararası bilimsel ilişkileri geliştirebilmektir. Baskı dönemlerinde bireyler kolayca yalnızlaştırılabilir; ama dayanışma ağlarını tasfiye etmek çok daha zordur.
Bir tarihçi olarak şuna inanıyorum: Baskı dönemleri geçicidir; üretilen bilgi ise kalıcıdır. Bugün yasaklanmaya veya engellenmeye çalışılan birçok araştırma, birkaç yıl sonra olağan akademik bilgi haline gelebilir. Tarih bunun sayısız örneğiyle doludur. Bu nedenle kısa vadeli siyasal güç ile uzun vadeli bilimsel hakikat arasında her zaman bir zaman farkı vardır. Ben umutluysam biraz da bu tarihsel deneyim nedeniyle umutluyum.
İçinden geçtiğimiz dönemin ayrıca özel bir anlamı olduğunu düşünüyorum. Türkiye yeniden barışı, demokratikleşmeyi ve geçmişle yüzleşmeyi konuşuyor. Böyle dönemlerde üniversitelerin görevi sessizleşmek değil; tam tersine daha çok araştırmak, daha çok tartışmak ve daha çok bilgi üretmektir. Çünkü kalıcı barış, yalnızca siyasetçilerin müzakere masasında değil; üniversitelerde, kütüphanelerde, arşivlerde ve toplumun farklı hafızaları arasında kurulan diyalogla da inşa edilir.
Ben bu nedenle bugün yaşanan bütün olumsuzluklara rağmen eleştirel bilginin geleceği konusunda iyimserliğimi koruyorum. Çünkü hakikatin önünde geçici engeller kurulabilir; ama hakikat arayışının kendisini ortadan kaldırmak mümkün değildir. Üniversiteler yeniden özgürleşebilir, kurumlar yeniden çoğulculaşabilir. Önemli olan, o güne kadar hakikati araştırma iradesini ve ortak üretim kültürünü canlı tutabilmektir.
Bana göre bu soru, yalnızca benim yaşadığım olayla ilgili değil; Türkiye’nin önündeki en temel meselelerden biriyle ilgili. Çünkü barış dediğimiz şeyi nasıl anladığımızı sorgulamamızı gerektiriyor.
Eğer barışı yalnızca silahların susması veya çatışmanın sona ermesi olarak tanımlarsak, elbette bu da çok değerli ve hayati bir gelişmedir. Hiç kimse çatışmanın devamını istemez. Ayrıca silahların sustuğu ortamda özellikle Kürt hareketinin teorik ve pratik birikimi ile ortaya çıkacak güçlü enerjinin barış ve demokrasi mücadelesine hayati katkısı olacağına inanıyorum.
Hakların genişlemesi, özgürlüklerin güçlenmesi, toplumsal güvenin yeniden kurulması ve geçmişte yaşanmış ağır adaletsizliklerle yüzleşme de bu mücadele sürecinin ayrılmaz parçalarıdır.
Tam da bu nedenle benim yaşadığım olayın sembolik bir anlam taşıdığını düşünüyorum. Eğer gerçekten daha demokratik ve barışçıl bir Türkiye hedefleniyorsa, geçmişte yaşanan devlet şiddetini araştıran tarihçilerin, sosyal bilimcilerin veya insan hakları araştırmacılarının çalışmalarının desteklenmesi gerekir. Çünkü bu çalışmalar geçmişi yeniden çatışma konusu yapmak için değil; tam tersine ortak bir gelecek kurabilmek için yapılır.
Bana göre burada çok önemli bir zihniyet farkı var. Bazıları geçmişle yüzleşmenin toplumu böleceğini düşünür. Ben ise tam tersine, yüzleşilmemiş geçmişin toplumu bölmeye devam ettiğini düşünüyorum. Tarih bunu yalnız Türkiye’de değil, dünyanın birçok farklı örneğinde de gösteriyor. Acılar konuşulmadığında kaybolmuyor; yalnızca kuşaktan kuşağa aktarılıyor. Hakikat bastırıldığında ortadan kalkmıyor; yalnızca daha kırılgan bir toplumsal hafızaya dönüşüyor.
İşte bu nedenle ben yıllardır “onarıcı adalet” kavramını kullanıyorum. Onarıcı adalet, geçmişi bugünün siyasal hesaplaşmalarının malzemesi haline getirmek değildir. Kimseyi kolektif olarak suçlamak da değildir. Onarıcı adalet, hakikatin ortaya çıkmasını, mağduriyetlerin tanınmasını, devletin gerektiğinde sorumluluğunu kabul edebilmesini ve toplumun ortak geleceğini daha sağlam temeller üzerine kurabilmesini amaçlayan demokratik bir süreçtir.
Ben Dersim ve Tertele üzerine çalışırken de hiçbir zaman öfkeyi büyütmeye çalışmadım. Tam tersine, öfkenin yerini bilgi alsın istedim. Çünkü bilgi olmadan empati kurulamaz. Empati olmadan toplumsal güven kurulamaz. Toplumsal güven olmadan da kalıcı barış kurulamaz.
İşte bu nedenle bugün yaşanan bazı uygulamalar bana düşündürücü geliyor. Bir taraftan toplumun en önemli sorunlarından birini demokratik yollarla çözme iradesi ortaya konuluyor; diğer taraftan bu çözümün toplumsal ve tarihsel zeminini güçlendirecek akademik çalışmalar baskıyla karşılaşabiliyor.
Ben bunu yalnızca bir çelişki olarak değil, aynı zamanda önemli bir uyarı olarak görüyorum. Çünkü barış süreçleri kendi kendilerine başarıya ulaşamazlar. Siyasal ve toplumsal dönüşümle başarı mümkün kılınır. Onları da kalıcı hale getiren şey, demokratik kurumların güçlenmesi, ifade özgürlüğünün genişlemesi, üniversitelerin özgürleşmesi ve toplumun geçmişi konuşabilme cesaretidir. Eğer bunlar gerçekleşmezse, siyasal düzeyde atılan önemli adımların toplumsal karşılığı zayıf kalabilir.
Benim görevime son verilmesi de bu nedenle yalnızca kişisel bir mağduriyet değildir. Ben bunu, Türkiye’nin önünde duran daha büyük bir sorunun küçük ama anlamlı bir göstergesi olarak görüyorum. Çünkü bana göre hakikat ile barış birbirinin alternatifi değildir. Tam tersine, hakikat barışın en önemli önkoşullarından biridir. Geçmişi araştıran tarihçilerden korkan bir toplum, geleceğini de güven içinde kurmakta zorlanır.
Buna karşılık geçmişi konuşabilen, farklı hafızaları tanıyabilen ve acıları ortak insanlık deneyimi olarak paylaşabilen toplumlar, çok daha güçlü ve kalıcı bir demokratik barış kurabilirler. Benim bütün akademik çalışmalarımın ortak amacı da tam olarak budur.
Bence onarıcı adalet, önümüzdeki dönemde Türkiye’nin en çok ihtiyaç duyacağı kavramlardan biri olabilir. Bunu yalnızca Dersim için söylemiyorum. 1915’ten Dersim’e, Varlık Vergisi’nden 6-7 Eylül’e, 1990’ların ağır insan hakları ihlallerinden yakın dönemin demokratik hak ihlallerine kadar Türkiye’nin ortak hafızasında çok sayıda derin yara var. Bu yaraların her biri kendi tarihsel bağlamı içinde ele alınmalıdır; hiçbirinin diğerine benzetilmesi veya birbirinin yerine geçirilmesi doğru değildir. Ancak hepsinin ortak bir ihtiyacı vardır: Hakikatin özgürce araştırılabilmesi, konuşulabilmesi ve yüzleşilmesi.
Bu nedenle bana göre onarıcı adalet geçmişte takılıp kalmak değildir; tam tersine geleceği kurabilmenin en sağlıklı yollarından biridir. Geçmişi inkâr ederek değil, geçmişi anlayarak geleceğe yürüyebiliriz.
İçinden geçtiğimiz dönemin de böyle bir imkân taşıdığına inanmak istiyorum. Barış yalnızca siyasal aktörlerin başaracağı bir süreç değildir. Üniversitelerin, gazetecilerin, sanatçıların, sivil toplumun ve bütün toplumun katkısıyla derinleşebilir. Akademinin görevi de tam burada başlıyor. Akademisyenlerin görevi siyaset yapmak değil; topluma güvenilir bilgi sunmak, karmaşık sorunları bütün boyutlarıyla araştırmak ve konuşulması zor meselelerin konuşulabileceği ortak zemini güçlendirmektir.
Gelecek kaygısı, güvencesizlik ve baskılar birçok genç akademisyeni haklı olarak endişelendiriyor. Hiç kimsenin bu kaygıları küçümsemeye hakkı yok. Ancak akademisyen olmayı yalnızca bir meslek olarak değil, aynı zamanda topluma karşı bir sorumluluk olarak görmeye devam etmeliyiz.
Bu, kahramanlık yapmak anlamına gelmez. Tam tersine, iyi araştırma yapmak, kaynaklara sadık kalmak, kanıt olmadan hüküm vermemek, farklı görüşleri dinlemek, eleştirel düşünceden vazgeçmemek ve akademik dayanışmayı büyütmek demektir. Çünkü baskı dönemlerinde en büyük direnç çoğu zaman sloganlardan değil, nitelikli bilimsel üretimden doğar.
Ben kendi adıma geleceğe bu gözle bakıyorum. Elbette görevime son verilmesi beni üzdü. Yarım kalan görevlerimi, öğrencilerimi, araştırmalarımı ve üniversitedeki akademik hayatımı düşünüyorum. Ancak bütün bunlar beni tarihçilikten, araştırmaktan veya inandığım değerlerden uzaklaştırmadı.
Çünkü ben hiçbir zaman tarih yazmayı yalnızca geçmişi anlamak için yapmadım. Daha özgür, daha demokratik ve birbirini daha iyi anlayan bir toplumun kurulmasına küçük de olsa katkı sunabilmek için yaptım.
Eğer bugün genç akademisyenlere tek bir cümle söylemem gerekseydi, sanırım şu olurdu: Hakikati aramaktan vazgeçmeyin; ama bunu öfkeyle değil, bilgiyle; yalnız başınıza değil, dayanışmayla; bugünü düşünerek değil, gelecek kuşaklara karşı sorumluluğunuzu da hissederek yapın.
Çünkü sonunda kalıcı olan makamlar, yönetimler veya yasaklar değildir. Kalıcı olan, iyi araştırılmış bilgi, dürüst bilim ve toplumun ortak hafızasına bırakılan katkıdır. Benim umudum da tam olarak buradadır.
Son günlerde bana en çok sorulan soru şu oldu: “Şimdi ne yapacaksınız?” Ben ise bunun yerine başka bir sorunun daha önemli olduğunu düşünüyorum: Türkiye şimdi ne yapacak?
Çünkü benim yaşadığım haksızlık, bütün boyutlarıyla, hukuk önünde ve tarih önünde bir gün mutlaka değerlendirilecektir. Ben de nerede olursam olayım araştırmaya, yazmaya, öğrencilerimle ve toplumla bilgi üretmeye devam edeceğim. Asıl önemli olan ise Türkiye’nin önündeki tarihsel fırsatı değerlendirebilmesidir.
Bugün belki uzun yıllardan sonra ilk kez, Türkiye’de çatışmanın yerine barışı, inkârın yerine konuşmayı ve korkunun yerine güveni koyabilecek bir imkândan söz ediyoruz. Tarih bize böyle fırsatların çok sık ortaya çıkmadığını gösteriyor. Ancak aynı tarih bize başka bir şey daha söylüyor: Barış süreçleri, yalnızca iyi niyetle veya siyasal iradeyle kalıcı hale gelmez. Onları kalıcı kılan şey, demokratik kurumlar ve hukuki güvencelerdir. İfade özgürlüğüdür. Geçmişle yüzleşme cesaretidir. Ve en önemlisi, birbirimizi dinleyebilmektir.
Bana göre bugün en önemli meselelerden biri, sürecin günlük siyasal hesapların ötesine taşınabilmesidir. Bugün iktidar partisinin ve liderinin tavrında gördüğümüz üzere, kısa vadeli siyasi kaygılar uzun vadeli toplumsal barışın önüne geçtiğinde, en iyi niyetli girişimler bile kırılgan hale gelir. Tam da bu nedenle, güven verici kapsamlı bir çerçeve veya kök yasanın çıkarılması büyük önem taşıyor. Böyle bir yasal çerçeve yalnızca taraflara güven vermekle kalmaz; aynı zamanda barışın kişilere bağlı bir siyasi tercih değil, devletin ve toplumun ortak demokratik hedefi olduğunu da gösterir.
Bunun kadar önemli bir başka konu da, barış sürecinde rol üstlenen aktörlerin bu sorumluluklarını gerçekten yerine getirebilecek koşullara sahip olmalarıdır. Dünyadaki birçok barış süreci bize bunu gösteriyor. Müzakere yürüten aktörlerin iletişim kurabildiği, çalışabildiği ve toplumu sürece hazırlayabildiği koşullar oluşturulmadan kalıcı sonuç almak kolay değildir. Bu çerçevede Sayın Abdullah Öcalan’ın da üstlendiği rolün gerektirdiği biçimde barış ve demokratikleşme çalışmalarını yürütebileceği hukuki ve fiili koşulların sağlanmasının, sürecin başarısı bakımından önemli olduğunu düşünüyorum. Bunu herhangi bir kişiye ilişkin bir ayrıcalık talebi olarak değil, başarılı barış süreçlerinin gerektirdiği kurumsal ve demokratik mantığın doğal sonucu olarak gerçekleştirmek gerekir.
Bir tarihçi olarak iyimserliği saf bir duygu değil, tarihsel bir sorumluluk olarak görüyorum. Çünkü tarih yalnızca savaşların, darbelerin ve baskıların tarihi değildir. Aynı zamanda toplumların kendi hatalarıyla yüzleşebildikleri, birbirlerini yeniden dinleyebildikleri ve daha demokratik bir gelecek kurabildikleri dönemlerin de tarihidir.
Ben bütün akademik hayatım boyunca tek tek tarihsel olayları anlatmaktan çok, daha çoğulcu, daha özgür ve daha demokratik bir toplumun ancak hakikatten korkmayan bir siyasal ve kültürel iklim üzerinde yükselebileceğini anlatmaya çalıştım.
Eğer bu söyleşiden geriye tek bir düşünce kalacaksa, onun şu olmasını isterim: Hakikatten korkmayan toplumlar geçmişleriyle yüzleşebilir; geçmişleriyle yüzleşebilen toplumlar ise birlikte yaşayacak ortak bir gelecek kurabilir. Barış da ancak böyle bir demokratik zeminde kalıcı hale gelebilir.
Ben hâlâ buna inanıyorum. Ve belki daha da önemlisi, bunun Türkiye için hâlâ mümkün olduğuna inanıyorum.