Fasyayı sinir sistemiyle bağlamışlar.
Bedeni Bir Bütün Olarak Anlamak: Fasya, Sinir Sistemi ve Yoga
fasya artık sadece pasif bir doku değil, sinir sistemiyle sürekli iletişimde olan dinamik bir sistem olarak görülüyor; hareket ve beden algısını etkiliyor.
son yıllarda fasya, yalnızca yoga dünyasının değil, hareket bilimi ve fizyoterapinin de en çok konuşulan konularından biri. bir dönem yalnızca kasları saran pasif bir bağ dokusu olarak görülen fasya, bugün sinir sistemiyle sürekli iletişim halinde olan, hareket kapasitesi, beden algısı ve yüklenmeye verdiğimiz yanıtla ilişkili dinamik bir sistem olarak ele alınıyor. bu alandaki araştırmalar arttıkça, […] the post bedeni bir bütün olarak anlamak: fasya, sinir sistemi ve yoga appeared first on live to bloom .
Son yıllarda fasya, yalnızca yoga dünyasının değil, hareket bilimi ve fizyoterapinin de en çok konuşulan konularından biri. Bir dönem yalnızca kasları saran pasif bir bağ dokusu olarak görülen fasya, bugün sinir sistemiyle sürekli iletişim halinde olan, hareket kapasitesi, beden algısı ve yüklenmeye verdiğimiz yanıtla ilişkili dinamik bir sistem olarak ele alınıyor. Bu alandaki araştırmalar arttıkça, “fasya açma”, “travmayı bedenden çıkarma” ya da “yapışıklıkları kırma” gibi uzun yıllardır doğru kabul edilen birçok yaklaşım da yeniden sorgulanmaya başladı. Özellikle Anatomy Trains yaklaşımını geliştiren Tom W. Myers’ın ortaya koyduğu bütüncül bakış açısı, yoga pratiğinden hareket eğitimlerine kadar pek çok alanda yeni bir perspektif kazandırdı.
Tom W. Myers’ın bütüncül beden yaklaşımı
Tom W. Myers’a göre beden, birbirinden bağımsız çalışan kaslardan oluşan bir yapı değil; fasyanın oluşturduğu kesintisiz bağlantılar sayesinde birlikte hareket eden bütüncül bir sistem. Bu yaklaşıma göre bir bölgedeki hareket kısıtlılığı ya da yüklenme, vücudun farklı bölgelerini de etkileyebiliyor. Myers’ın geliştirdiği Anatomy Trains modeli de hareketi tek tek kaslar yerine miyofasyal hatların koordinasyonu üzerinden değerlendirmeyi öneriyor.
Bu yaklaşımın bir diğer önemli vurgusu, hareketin mekanik bir süreçten ibaret olmadığı. Güncel araştırmalar, fasyanın sinir sistemiyle sürekli iletişim halinde olduğunu; ağrı, hareket kapasitesi ve beden algısının dokuların durumunun yanı sıra beynin güvenlik algısıyla da şekillendiğini gösteriyor. Bu nedenle bugün birçok uzman, “fasyayı açmak” ya da “yapışıklıkları kırmak” gibi ifadeler yerine, bedenin uygun yüklenmeyle adapte olabilen dinamik bir sistem olduğunu vurguluyor.
Peki yoga pratiği bu yeni bilgiler ışığında nasıl değişiyor?
Bu soruyu, uzun yıllardır fasya ve hareket bilimi üzerine çalışan yoga eğitmeni Zeynep Aksoy’a yönelttik.
Son yıllarda fasya üzerine yapılan araştırmalar, yoga pratiğine ve öğretme biçiminize bakışınızı nasıl değiştirdi? Bugün bir yoga uygulayıcısının fasya hakkında bilmesi gerektiğini düşündüğünüz en önemli nokta nedir?
Bugün bir yoga uygulayıcısının bilmesi gereken en önemli şey, fasyanın yalnızca esnetilecek ya da gevşetilecek bir doku olmadığı; sinir sistemiyle birlikte çalışan dinamik bir yapı olduğudur. Bu nedenle yoga dersinde yaptığımız her hareket ve kullandığımız her yönlendirme yalnızca kasları ya da fasyayı değil, sinir sistemini de etkiler. Öğretmenin ses tonu, öğrenciyi kıyaslamaması, seçenek sunması ve kişinin kendi bedenini dinlemesine alan açması da beyne güven mesajı verir. Beyin kendini güvende hissettiğinde hareket kapasitesi artar; çünkü tehlike algıladığında ilk yaptığı şeylerden biri hareketi sınırlandırmaktır. Bu yüzden benim için iyi bir yoga dersi, önce güvenli bir ortam yaratır, ardından bedene doğru uyarıları verir. Böylece hareket kalitesi, hizalanma ve nefes doğal olarak gelişir. Kendimizi sürekli zorlayarak değil, bedenimizi dinleyerek ilerlediğimizde çok daha sürdürülebilir sonuçlar elde ederiz.
Burada performanstan kastettiğim akrobatik pozlar değil; günlük yaşam kalitesidir. Uzun yürüyüşlerden sonra ağrı hissetmemek, yerden rahatça kalkabilmek, sabah tutulmadan uyanmak ve bedenimizi gün içinde rahat kullanabilmek benim için gerçek performanstır. Yoga pratiğinin amacı da yalnızca ders sırasında iyi hissettirmek değildir. Ders bittikten sonra daha rahat yürümemizi, daha iyi uyumamızı, daha kaliteli nefes almamızı ve bedenimizin daha verimli çalışmasını sağlamalıdır. Bilimsel yaklaşım bize yalnızca hangi hareketleri yapacağımızı değil, bunları hangi sırayla ve hangi yoğunlukta uygulamamız gerektiğini de öğretiyor.
Akrobatik ya da performans odaklı yoga ise bambaşka bir alan. Güç, koordinasyon ve beden becerisi geliştirmek açısından çok değerli. Ancak sağlam bir temel üzerine inşa edildiğinde hem daha güvenli hem de daha sürdürülebilir oluyor. Bu nedenle fonksiyonel yoga ile performans odaklı yoga birbirini tamamlayan iki yaklaşım.
Fasya üzerine yapılan araştırmalar arttıkça, “travma bedende depolanır” söylemi de daha sık konuşulmaya başladı. Siz bu yaklaşıma nasıl bakıyorsunuz?
Son dönemde beni en çok düşündüren konulardan biri, travmanın bedende saklandığına dair yaklaşım oldu. Bu konuda özellikle Nurcihan Ekici’nin dile getirdiği eleştiriler üzerinde uzun süre düşündüm. Çünkü ben de uzun yıllar bu yaklaşımı doğru kabul edenlerden biriydim. Bessel van der Kolk’un bedenin yaşanan deneyimlerin izlerini taşıdığına dair yaklaşımını hala çok kıymetli buluyorum. Ancak buradan “Bedenle çalışırsam travmalarımdan tamamen kurtulurum.” sonucunu çıkarmanın artık doğru olmadığını düşünüyorum.
Bugün birçok öğretmen, “Kendini salla, içindekileri bırak, negatif enerjiyi at.” ya da “Bu pozda biraz daha kalırsan kalçandaki blokaj çözülür.” gibi ifadeler kullanıyor. Hatta bazen “Çığlık at, içindeki travmayı dışarı çıkar.” ya da “Kalçanı açarsan orada depolanan duygular serbest kalır.” gibi söylemlerle de karşılaşıyoruz. Ben de yakın zamana kadar buna büyük ölçüde inanıyordum. Fakat bugün bunun doğru bir harita olmadığını düşünüyorum.
Burada iki konuyu birbirinden ayırmak gerekiyor. Birincisi, fasyanın hareketle değişebildiği gerçeği. Hareketsizlik dokularda hareket kısıtlılığına yol açabilir; doğru hareket ise dolaşımı ve hareket kalitesini artırabilir. Bu biyolojik süreç gerçek. Ben yine de eğitimlerimde, sağlık profesyonelleriyle ortak bir dil kurabilmek için daha bilimsel bir terminoloji kullanmayı tercih ediyorum. İkincisi ise travma. Bugünkü bilgilerimiz, travmanın yalnızca beden çalışmalarıyla çözülebileceğini desteklemiyor. Travma; anılar, inançlar, anlamlandırmalar ve sinir sisteminin öğrenilmiş çalışma biçimiyle ilişkili. Elbette bunların hepsi bedenimizi etkiler. Duruşumuz, nefesimiz ve hareket alışkanlıklarımız yaşadığımız deneyimlerden izler taşır. Ancak yalnızca bedeni değiştirerek travmanın ortadan kalkacağını söylemek doğru görünmüyor.
Bedenle çalışmanın değeri burada farklı bir noktada ortaya çıkar. İnterosepsiyonu geliştirmek, bedensel duyumlarla yeniden bağlantı kurabilmek ve sinir sistemini düzenleyebilmek, psikoterapi sürecinde son derece kıymetlidir. Nitekim günümüzde birçok travma terapisinin önemli bileşenlerinden biri de budur. Çünkü geçmiş deneyimler bedende iz bırakır. Omuzların duruşu, yüz kaslarındaki tikler, bakışların yönü ya da ellerini kullanış biçimin bile sinir sisteminin yıllar içinde oluşturduğu öğrenilmiş kalıpların dışa vurumu ve bedene farkındalık getirerek paternlerle çalışabiliriz. Ancak bu, belirli hareket egzersizlerinden oluşan bir yöntem değildir. Sizi gözlemleyen, oturuşunuzdan bedeninizi kullanma biçiminize kadar birçok ayrıntıyı fark eden bir terapistle yürütülen bir süreçtir.
Beden kum gibidir ve kuma bakarak rüzgarın nasıl estiğini görebiliriz. Ancak o desenleri oluşturan “rüzgar” değişmeden, yani kişinin anıları, inanç sistemleri, duygusal anlamlandırmaları ve kendisiyle kurduğu ilişki dönüşmeden, beden tek başına kalıcı bir değişim yaratmayacaktır.
Esnek olmadığını düşünen pek çok kişi yoga yapmaya çekiniyor. Siz ise “kapasite oluşturmak” kavramını öne çıkarıyorsunuz. Kapasite tam olarak ne anlama geliyor ve neden esneklikten daha önemli?
Çoğu insan yogaya esnek olmak için başlıyor. Oysa esneklik ile sağlık aynı şey değil. Eğer hedefiniz estetik ve ileri seviye yoga pozlarını yapmaksa, elbette esnek olmak avantaj sağlar. Ancak sağlık açısından baktığımızda asıl önemli olan bedenin ihtiyaç duyduğu doğru miktarda yüklenmeyi almasıdır. Yetersiz yüklenmede dokular gelişmez, aşırı yüklenmede ise zarar görmeye başlar. Önemli olan ne az ne de fazla; tam ihtiyacımız olan düzeyde hareket etmektir. İşte bu denge sağlandığında kas-iskelet sisteminin yanı sıra hormonlar, sindirim sistemi ve diğer birçok fizyolojik süreç de olumlu yönde etkilenebilir. Tom W. Myers’ın da vurguladığı gibi bazen yogaya kaslarımız için başlarız ama zamanla sindirimimizin düzeldiğini, daha iyi uyuduğumuzu ya da genel iyilik halimizin arttığını fark ederiz. Bu da beden sistemlerinin birbirinden bağımsız çalışmadığını gösterir.
Buradaki en önemli nokta ise doğru dozun herkeste farklı olmasıdır. Elli yaşında hareketsiz bir kişinin ihtiyaç duyduğu hareketle, düzenli spor yapan genç birinin ihtiyacı aynı değildir. Birinin daha fazla hareketlenmeye, diğerinin ise yavaşlamaya ve dinlenmeye ihtiyacı olabilir. Sonuçta hedef herkes için aynıdır: Sinir sisteminin daha dengeli çalışması ve bedenin kendi kapasitesini sağlıklı biçimde geliştirmesi. Bu nedenle benim için asıl soru şudur: “Benim bedenimin bugün gerçekten neye ihtiyacı var?”
The post Bedeni Bir Bütün Olarak Anlamak: Fasya, Sinir Sistemi ve Yoga appeared first on Live to Bloom.