Bilimdeki En Muhteşem Cümle: “Bilmiyoruz, En Azından Şuan İçin!” – Daniel Whiteson
şayet zamanı 1000 yıl ileri alıp 3000’lerde bir üniversitenin doğa bilimleri ders kitabına gözlerinizi çevirseydiniz, orada ne görürdünüz? mevcut bilimsel teorilerimizin çoğunu o kitapta bulacağımızı sanmam. bugünün parçacık fiziğinin standart modeli ile albert einstein’ın geliştirdiği genel görelilik kuramı, insanlığın entelektüel başarılarının iki doruk noktası gibi duruyor. fakat bunlar yarın, aynı dünya merkezli güneş sistemi modeli ve deterministik evren modeli gibi, eski moda fikirlerin dipnotlarına dönüşerek tarihin çöplüğündeki yerlerini alabilirler. bu, insanda tevazu duygusu uyandıran bir şey olurdu; ama aynı zamanda oldukça güven verici de olurdu. eğer benim elimde olsaydı, bugünkü teorilerimizin doğrulandığını görmek istemezdim. bugünkü fizik anlayışının gülünç derecede yetersiz the post bilimdeki en muhteşem cümle: “bilmiyoruz, en azından şuan i̇çin!” – daniel whiteson first appeared on öncül analitik felsefe .
şayet zamanı 1000 yıl ileri alıp 3000’lerde bir üniversitenin doğa bilimleri ders kitabına gözlerinizi çevirseydiniz, orada ne görürdünüz? mevcut bilimsel teorilerimizin çoğunu o kitapta bulacağımızı sanmam. bugünün parçacık fiziğinin standart modeli ile albert einstein’ın geliştirdiği genel görelilik kuramı, insanlığın entelektüel başarılarının iki doruk noktası gibi duruyor. fakat bunlar yarın, aynı dünya merkezli güneş sistemi modeli ve deterministik evren modeli gibi, eski moda fikirlerin dipnotlarına dönüşerek tarihin çöplüğündeki yerlerini alabilirler. bu, insanda tevazu duygusu uyandıran bir şey olurdu; ama aynı zamanda oldukça güven verici de olurdu. eğer benim elimde olsaydı, bugünkü teorilerimizin doğrulandığını görmek istemezdim. bugünkü fizik anlayışının gülünç derecede yetersiz the post bilimdeki en muhteşem cümle: “bilmiyoruz, en azından şuan i̇çin!” – daniel whiteson first appeared on öncül analitik felsefe .
Şayet zamanı 1000 yıl ileri alıp 3000’lerde bir üniversitenin doğa bilimleri ders kitabına gözlerinizi çevirseydiniz, orada ne görürdünüz? Mevcut bilimsel teorilerimizin çoğunu o kitapta bulacağımızı sanmam. Bugünün parçacık fiziğinin Standart Modeli ile Albert Einstein’ın geliştirdiği Genel Görelilik kuramı, insanlığın entelektüel başarılarının iki doruk noktası gibi duruyor. Fakat bunlar yarın, aynı Dünya merkezli Güneş Sistemi modeli ve deterministik evren modeli gibi, eski moda fikirlerin dipnotlarına dönüşerek tarihin çöplüğündeki yerlerini alabilirler. Bu, insanda tevazu duygusu uyandıran bir şey olurdu; ama aynı zamanda oldukça güven verici de olurdu.
Eğer benim elimde olsaydı, bugünkü teorilerimizin doğrulandığını görmek istemezdim. Bugünkü fizik anlayışının gülünç derecede yetersiz ve naif olduğunu keşfettiğimiz bir evrende yaşamayı daha çok tercih ederim. Şayet gerçekliğin hakiki doğasına dair köklü ve yenilikçi kapıların aralanmasına tanık olacak kadar uzun yaşama şansım olursa, kapının ardındakilerin tuhaf ve şok edici olacağını umuyorum. 1.000 yıl sonra fizik ile matematik muhtemelen o kadar ilerlemiş olacak ki, o dönemde ileri sürülen soruların doğası bile bize anlaşılmaz gelecektir. Böyle bir dönemin araştırmacıları, bugünün en iyi ve kavrayışlı düşünürlerinin henüz aklının ucundan bile geçmeyen, çok daha mühim ve derinlikli meselelerle uğraşıyor olacaklar.
Yakın zamanda Kuzey Amerika’da görülen büyüleyici tam Güneş tutulmasını ele alalım. Binlerce yıl evvel olsaydı bu türden bir doğa olayı ya ilahi düzenin bir parçası ya da kehanetle ilgili bir şey olarak görülebilirdi. Bugünün astronomları, Güneş ve Ay bizim gökyüzümüzde tesadüfen aynı boyutta göründüklerinden ötürü bu tutulmayı kozmik bir rastlantı olarak görüyorlar; yine de bu Güneş atmosferinin plazma fiziğini incelemek açısından elverişlilik yaratır.
Peki 3000’lü yıllarda yaşayan fizikçiler, parçacık fiziğinin Standart Modeli’nde görünürdeki rastlantılar sebebiyle yaşadığımız mevcut kafa karışıklığını nasıl ele alıyor olacaklar? Elektron ile protonun yüklerinin, birbirleriyle ilişkili olmayan rastgele sabitler olduğu düşünülmesine rağmen yine de yükleri birbirlerini tam olarak dengeler. Görünürde birbiriyle ilişkili olmayan iki diğer sabit ondalık basamakların çoğunda uyuşmasaydı, Higgs bozonunun kütlesi de bugün olduğundan binlerce kat daha fazla olurdu. O halde sormaya çekinmeyelim: Bunlar doğanın gizemini çözmemize yardımcı olacak işaretler mi yoksa geleceğin fizikçilerinin geçmişe dönüp baktıklarında tatlı bir tebessümle gülümseyip geçecekleri bizi yanıltan tesadüflerden mi ibaretler?
Şayet gerçekten de 3000’lü yıllara ait sözünü ettiğimiz o doğa bilimleri ders kitabını bir şekilde şimdi elimize geçirebilseydik, onu anlama ihtimalimizin neredeyse sıfır olduğunu düşünmek hoşuma gidiyor. Günün birinde 3000 yılına gitme fırsatınız olursa, vaktinizi gizli saklı üniversite kütüphanelerinde çarçur etmeyin. Anlayabilmek için bir şans yaratmak istiyorsanız anaokullarındaki çocuk kitaplarıyla başlamanız daha faydalı olacaktır. Aslında geleceği tahayyül etmek için zaman yolculuğuna ihtiyacınız yok. Evrene dair henüz bilmediğimizi bildiğimiz en büyük gizemlere gözlerinizi çevirip araştırmaya başlarsanız, geleceğin manzarasına bugünden bakmaya başlamış olursunuz.
Öncelikle, maddenin doğasına dair henüz kavrayamadığımız çok fazla şey var. Niçin hem madde hem de anti-madde olduğunu ve neden birinin ötekinden daha fazla olduğunu bilmiyoruz. Gözlemlenebilir evrenin büyük bölümü, yukarı kuark, aşağı kuark, elektron ve nötrino adlı dört temel parçaçıktan oluşur, ki bunlara da fermiyon deniyor. Bunlardan her birinin, neredeyse tümüyle kendilerine benzeyen ancak daha büyük kütlesi olan iki kuzeni daha vardır. Peki ama neden? Bu konuda hiçbir fikrimiz yok.
Elimizdeki bu kısıtlı bilgi bile evrenin sözünü ettiğimiz parçacıklardan oluşan %5’lik kısmıyla ilgili yalnızca. Fizikçiler, kalan %95’i oluşturan bileşenleri “karanlık madde” ve “karanlık enerji” olarak adlandırır. Buradaki “karanlık” ifadesi yalnızca bu bileşenleri göremediğimiz anlamına gelmekle kalmaz aynı zamanda bunların tam olarak ne olduğu ve nereden geldiği hakkında da en ufak fikrimiz olmadığına işaret eder. Karanlık maddeye dair bildiğimiz tek şey, onun miktarının bir zamanlar “normal madde” olarak düşündüğümüz şeyden (yani sizi, beni, dondurmaları ve yıldızları oluşturan maddeden) yaklaşık beş kat daha fazla olduğudur. Evrenin enerji yoğunluğunun büyük bölümü ise karanlık enerjiden oluşuyor. Karanlık enerjiye dair bilgimiz demin sözünü ettiğimden bile az; bildiğimiz tek şey onun evreni sürekle genişlemeye ve adeta parçalamaya doğru hareket ettirdiğidir.
Madde ile enerjinin gizemlerini birbirine bağlayan paralel sorular arasında kütleçekimin doğasına dair olanlar da vardır. Kuantum mekaniği ile Genel Görelilik, kütleçekiminin çok güçlü olduğu karadeliklerin içi gibi durumlarda tam olarak ne olduğu konusunda uyuşmazlar ve meseleyi bambaşka şekilde ele alırlar. İşte bu uyuşmazlık, fiziğin en başarılı iki teorisi arasındaki ciddi bir kopukluğun sofistike ve çarpıcı bir işaretidir.
Perdenin ardında çok daha büyük gizemler yatıyor. Gözlemlenebilir evrenin dışında (tabi ki eğer varsa) ne var? Big Bang’ten önce (tabi ki öncesi varsa) ne vardı? Varlığın temellerine dair yanıtlanmamış çok fazla soru bulunuyor. Uzay ve zaman nedir? Son dönemlerde gördük ki uzay evrendeki olayların vuku bulduğu soyut bir arka plandan ibaret değil; kütlenin varlığında bükülüyor ve kütleçekim dalgalarıyla da dalgalanıyor. Bazı teorisyenler, uzayın ayrık, kesikli birimlerden meydana geldiğini yani kuantalanabileceğini iddia ediyor. Bu türden spekülasyonların bilim kurgu gibi geldiğinin farkındayım fakat 3000 yılında fizikçiler bizim bu meselelerdeki bilgisizliğimiz karşısında gülümseyecek olabilirler.
Sorduğumuz bu sorular bile bilgisizliğimizin boyutlarını ifade etmekte yetersiz kalabilir. En çarpıcı farkındalıklar ve keşifler, muhtemelen bilgisizliğimizin belirgin olduğu noktalarda değil de kavramsal hatalarımızın farkında dahi olmadığımız noktalarda kendini gösterecektir. İnsanlar aşırı genelleme yapma hususunda kabarık bir sicile sahiptir. J. J. Thompson, 1897’de elektronu keşfettiğinde, onu tüm maddenin yapı taşı olarak görmüştü, çünkü keşfedilen ilk temel parçacık oydu. Bugün de, karanlık maddenin neyden oluştuğu arayışındaki önde gelen adayların WIMP’ler (weakly interacting massive particles — zayıf etkileşimli büyük kütleli parçacıklar) yani henüz keşfedilmemiş parçacıklar olduğunu görüyoruz, çünkü elimizdeki teorilerle mükemmel bir şekilde uyum sağlıyorlar. Belki de bu doğrudur ancak belki de mevcut kavrayış ve çıkarımlarımız tekrar başarısız olacak ve gelecekte yapılacak keşifler de en temel kabullerimizi bir kez daha yerinden edecektir.
Kozmik gizemlerin hemen şimdi çözülmesi konusunda sabırsızım, muhtemelen siz de öylesiniz. Nihayetinde yanıtlar mutlaka vardır ve parçaları bir araya getirecek ipuçları da muhtemelen etrafımızda bir yerde bizi bekliyor olmalı. Köklü bilgisizliğimizle yüzleşmek sinir bozucu biliyorum ama bunu yapmak aynı zamanda çok kritik bir öneme sahiptir. Bunu yapmak bizi daha ileriye götürecek olan gücü açığa çıkaracaktır. Evreni daha iyi anlamaya yönelik adımlar atabilmek için bilmediğimiz her bir şeyin aslında birer bilimsel fırsat olduğunu görebilmeli, ardından da bu bilinemezlikleri adım adım ortadan kaldırma ve çözme konusunda kararlı olmalıyız. Kavrayışımızı genişletmek ve daha ileriye taşımak için mevcut düşünce şeklimizin ötesine bakma konusunda cesur ve zihnimizi yeni fikirlere açmak konusunda da hoşgörülü olmalıyız.
Biri çıkıp da şöyle söyleyebilir: Niye bu kadar uğraşalım ki? Elektronun kaç kuzeni olduğu veya Evrenin sonlu mu yoksa sonsuz mu olduğu gerçekten önemli mi ki? Ben, görünürde soyut olan bu soruların, hepimizin karşı karşıya olduğu “Niçin buradayız?” ve “Hayatlarımızı nasıl yaşamalıyız?” gibi derinlikli sorulara yanıt bulmamıza yardımcı olacağına inanıyorum. Bugünün kavram-seti ve zihin dünyasının, 1000 yıl öncekinden ne kadar farklı olduğunu düşünsenize. Dünya’nın evrenin merkezi olmadığını keşfetmek, hem bilim insanları hem de diğer tüm insanlar için insanın konumu ve değerine dair kavrayışımızı değiştirdi. Evrenin temel yapılarını ve düzenleyici ilkelerini keşfetmek de aynı şekilde doğal dünyadaki konumumuz ve değerimize dair çok daha mühim ve temel bir şeyi açığa çıkaracaktır.
İşte bu yüzden yeni büyük keşiflere rastlamamızı sağlayan temel araştırmaları fonlamak ve onlara kaynak ayırmak çok mühimdir. Bilmediğimiz şeyler olduğunu (gerçekten de hiçbir fikirimizin olmadığı araştırma alanlarının varlığını) kabul etmek, bu rastlantısal arayış ve ilerleyişe bir istikamet verir. Böyle yaparak yavaş adımlarla ama kararlı ve durdurulamaz bir şekilde, çocuklarımızın şaşırtıcı yeni keşifleri anaokulu resimli kitaplarının rengarenk sayfalarında okuyacakları bir geleceğe doğru ilerlemiş oluruz.
Daniel Whiteson – “The most wonderful words in science: ‘We have no idea… yet!’“, (Erişim Tarihi: 20.07.2026)