Şairin dizeleri umut olmuş.
Bir yolcuyum güneşin izinde
adnan yücel'in şiirleri, meydanlarda ve eylem alanlarında umutsuzluğa karşı haykırılıyor, geleceğe ulaşıyor.
adnan yücel’in bugün pek çok şiiri, meydanlarda, eylem alanlarında şairinin ismini aşarak yılgınlığa ve umutsuzluğa karşı haykırılmaya devam ediyorsa bu, onun dizelerinin gecenin bağrını yararak geleceğe ulaştığının en net göstergesi.
Bazı şairler vardır, şiirleri, kendi isimlerinin önüne geçmiştir. Öyle ki kimi şiirleri isimlerini gölgede bırakacak kadar güçlü bir sese, dilden dile dolaşan anonim bir güce ulaşmıştır. Adnan Yücel, bir Temmuz günü aramızdan ayrıldığında tam da bu tanımın karşılığı olan, alnı daima dik nice şiirler bırakmıştır ardında. Onun şiiri, yaşamı olanca renkleriyle algılarken sadece edilgen bir ayna olmakla yetinmez; geleceği, umudu, diyalektik bir derinlikle dizelerine nakış gibi işler. Şiirlerinde yankılanan upuzun “offf!” sesi, kendi dünyasına kapanan kötürümce bir iç çekiş değil, “Bin yıldan beri düşüncesi yasaklanmış bir toplumun sesi kan içinde çıkmıştır hep” dediği gerçeklikten hareket eden toplumsal bir başkaldırıdır. İlhamı kavga, pusulası gelecek olan bu üretken serüvenin doruk noktasını ise onun Türk edebiyatında az bulunan “nehir şiir” ya da “hikâye şiir” formunda kaleme aldığı iki anıtsal yapıtı oluşturur: “Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek”[1] ve “Ateşin ve Güneşin Çocukları”[2].
YERYÜZÜ AŞKIN YÜZÜ OLUNCAYA DEK
Adnan Yücel’in 1986 yılında yayınlanan Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek adlı yapıtı, şairin erken dönem eserlerinde yer yer hissedilen o kırgın ve yalnız bireysel sesi tamamen kırdığı, çoğul bir söylenceye ulaştığı zirvedir. 1980 faşist askeri darbesinin yarattığı “koyu eylül sarısı” karanlığa, liberal tasfiyeciliğe ve liberal aydınların düzenin suyuna gittiği teslimiyet iklimine karşı, Yücel bu şiirle adeta suskuya kurşun sıkar. Şiir, paramparça ve aşksız bırakılmak istenen yaşama karşı, inancın ve kavganın meydan okumasıyla başlar: “bitmedi daha sürüyor o kavga / ve sürecek / yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!”
Bu nehir şiirde tarihsel ve toplumsal dönüşüm, Anadolu'nun direngen köklerinden beslenerek akar. Pir Sultan’dan Dadaloğlu’na, Hallac-ı Mansur’dan Deniz’lere uzanan tarihsel süreklilik, 1984-1986 yılları arasında zindanlarda, ölüm oruçlarında süren somut direnişlerle birleşir. Şair, sınıfsal çelişkileri derinlemesine teorik bir perspektifle çözümlerken, Anadolu'nun baş eğmez yüzünü ve cuntaya teslim olmayan “bir tutam kır çiçeğini” anlatmayı seçer. Çünkü şaire göre, son sözü direnenler söyleyecektir!
Şiirin bu epik dili, mücadelenin doğası gereği kolektif bir özne yaratır: “Oysa toprak yorulur biz yorulursak / Susarsak bütün dünya susar”.
Eserin son bölümleri ise korku ve teslimiyete karşı yükselen net bir meydan okumadır. “Kentlerde devleşen öfkelerin” henüz elveda demediğini haykıran yapıt, toplumsal mücadelenin yükseliş dönemlerinde şairin estetik gücünün nasıl doruğa ulaştığının da somut kanıtıdır.
ATEŞİN VE GÜNEŞİN ÇOCUKLARI
Yücel’in epik-lirik anlatım örgüsündeki bir diğer tarihsel doruk noktası olan Ateşin ve Güneşin Çocukları, coğrafyanın, kimliğin ve özgürlük arayışının mitolojik köklerle harmanlandığı bir başka nehir şiirdir.
Bu yapıtında şair, kentlerde yükselen mücadele ile birlikte Mezopotamya coğrafyasına döner yüzünü. Mezopotamya’nın tarihsel ve mitolojik birikimini, “Ateşin ve Güneşin Çocukları" diye tarif ettiği bu coğrafyanın insanlarını ve onların kadim köklerini destanlaştırır:
Yücel’in şiirsel evreninin belkemiğini oluşturan bazı temel imgeler -düşler, nehirler ve rüzgâr- bu eserde de simgesel birer düzlem olarak yer alır. Düşler ve güneş, sosyalizm özleminin; kırçiçekleri, sular ve nehirler, hedefe tereddütsüzce kilitlenenlerin devrimcilerin; ormanlar, dağlar ve rüzgâr ise kesintisizliğin ve sınır tanımazlığın metaforudur.
Ateşin ve Güneşin Çocukları’nda şair, rüzgârla bir olanların, soluğu rüzgâr olanların tarihsel yürüyüşünü anlatır. Tıpkı Nâzım Hikmet’in Güneşi İçenlerin Türküsü’nde olduğu gibi güneş, bu nehir şiirde de kolektif kurtuluşun görsel ve düşünsel simgesidir. Yücel, mitolojik anlatılardan süzülen direniş geleneğini çağdaş mücadele süreçleriyle birleştirirken, bir aydın sorumluluğuyla hareket eder. Bu uzun soluklu şiirde devingen kentler, yaralı sokaklar ve tarihsel figürler iç içe geçer. Şair, devrimci romantizmin itilimiyle “kahraman” profilleri öne çıkarsa da diyalektik kavrayışı, toplumsal mücadele içindeki duraklamaları, kesintileri ve acıları da göz ardı etmez. Şiir, yarım kalan coşkulu yolculukların muhasebesini yaparken bile umudu yeniden harmanlamaktan vazgeçmez.
MÜCADELEDEN DOĞAN ESTETİK
Adnan Yücel’in poetikasında yazma eyleminin en etkin motoru, toplumsal mücadelenin gelişkinliğidir. O, sokakların kan ağladığı, kentlerin ihanet tortularıyla kirlendiği dönemlerde “Gece karanlığında / Bu kar aydınlığında / Uykuları parçalamak için yürüyorum” diyebilen eylemci bir söyleyiş geliştirmiştir.
Özellikle toplumsal hareketin gerilemeye başladığı 1996 sonrası süreçte, Yücel’in üretkenliğinde bir durgunluk göze çarpar. Bunun temel sebebi, sanatı ile toplumsal mücadele arasında kurduğu organik bağdır.
Adnan Yücel’i anlatmak, işçi pazarlarının, Çukurova’nın pamuk tarlalarının, Altındağ’ın yaralı sokaklarının ve teslim olmayan “kır çiçeklerinin” sesini anlatmaktır. O, yüzünü evrensel bir dünya düşüne dönmüş, “Ben sabahın her mutlu sesinde / Bir yolcuyum güneşin izinde...” diyerek ömrünü kavgaya ve şiire adamıştır.
Bugün pek çok şiiri, meydanlarda, eylem alanlarında şairinin ismini aşarak yılgınlığa ve umutsuzluğa karşı haykırılmaya devam ediyorsa bu, onun dizelerinin gecenin bağrını yararak geleceğe ulaştığının en net göstergesidir.
[1] Adnan Yücel, Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek, 6. Basım, Yurt Yayınları, Ankara, 2000
[2] Adnan Yücel, Ateşin ve Güneşin Çocukları, 2. Basım, Yurt Yayınları, Ankara, 1992