Kadınlar hâlâ yaşam mücadelesi veriyormuş.
Bitmeyen Mücadele: Çalışan Kadından Yaşayan Kadına
sosyal medyada popülerleşen "homemaking", "soft life" ve "tradwife" akımları, çalışan kadınların üzerindeki baskıyı azaltmak yerine yeni bir mücadele alanı yaratıyor.
son birkaç yıldır sosyal medyada sıkça gördüğümüz yaygın bir estetik var. sabah erken kalkıp ekmek yoğuran kadınlar, özenle hazırlanmış sofralar, düzenli evler, bahçede geçirilen sakin öğleden sonraları, çocuklarla yapılan aktiviteler, kurumsal işin bırakılıp sakin bir yaşamın vurgulandığı anlatılar… bir yanda “homemaking”, “soft life” ve “tradwife” gibi kavramlar; diğer yanda çalışma saatlerini azaltan, daha esnek işlere […] the post bitmeyen mücadele: çalışan kadından yaşayan kadına appeared first on live to bloom .
Son birkaç yıldır sosyal medyada sıkça gördüğümüz yaygın bir estetik var. Sabah erken kalkıp ekmek yoğuran kadınlar, özenle hazırlanmış sofralar, düzenli evler, bahçede geçirilen sakin öğleden sonraları, çocuklarla yapılan aktiviteler, kurumsal işin bırakılıp sakin bir yaşamın vurgulandığı anlatılar… Bir yanda “homemaking”, “soft life” ve “tradwife” gibi kavramlar; diğer yanda çalışma saatlerini azaltan, daha esnek işlere geçen ya da kendi işini kurarak işiyle yaşamı arasında denge kurmaya çalışan kadınlar. İlk bakışta bütün bu içerikler, kadınların yeniden eve dönmek istediği izlenimini yaratsa da, tanık olduğumuz estetik, eve dönüşten çok daha karmaşık bir dönüşümü simgeliyor olabilir. Belki de kadınlar çalışma hayatından vazgeçmekten ziyade, yıllardır kendilerine sunulan çalışma ve yaşama biçimlerini sorguluyor. Hayatlarını yalnızca mesleklerinin, anneliklerinin ya da ev içindeki sorumluluklarının etrafında kurmak yerine, bütün bu parçaların arasında kendilerine de yer açabilecekleri yeni bir düzen arıyorlar. Kadınların mücadelesi de bitmedi; yalnızca yön değiştirdi. Bir zamanlar kamusal alana çıkabilmek, çalışabilmek ve ekonomik bağımsızlık kazanabilmek için verilen mücadele, bugün bütün bunları yaparken kendini kaybetmeden yaşayabilme mücadelesine dönüşüyor olabilir mi?
Kadınların çalışma mücadelesi
Kadınların çalışma hakkı için verdiği mücadeleyi konuşurken çoğu zaman “eskiden kadınlar çalışmıyordu” gibi eksik bir anlatı aklımıza geliyor. Fakat işin aslı farklı, kadınlar tarih boyunca çalıştı. Tarlalarda, aile işletmelerinde, evin içinde, çocuk ve yaşlı bakımında, gündelik yaşamın sürdürülmesini sağlayan sayısız alanda emek verdi. Ancak bu emek ücretlendirilmediği, kayda geçirilmediği ve çoğu zaman sevginin doğal bir uzantısı gibi görüldüğü için görünmez kaldı. Bu yüzden kadınların kamusal alandaki mücadelesi yalnızca bir işe girebilmekle ilgili değildi. Kendi parasını kazanabilmek, eğitim alabilmek, mal sahibi olabilmek, seçim yapabilmek ve kendi hayatına dair söz hakkı elde edebilmek de bu mücadelenin parçalarıydı.
Dolayısıyla çalışmak uzun yıllar boyunca özgürleşmenin en güçlü sembollerinden biri oldu. Kadınların kamusal alana çıkması yalnızca toplumsal bir değişim değil, psikolojik bir dönüşümü de beraberinde getirdi. Kadın ilk kez kendisini yalnızca başkalarıyla ilişkisi üzerinden değil, kendi yetenekleri, arzuları ve seçimleri üzerinden tanımlayabileceği bir alan buldu ya da hala o alanı kurmaya çalışıyor. Zaten çalışma mücadelesini kazanmak özgürleşmeyi de tamamen sağlayamadı. Bir süre sonra çalışan kadın imgesi başka bir beklentiye dönüştü. Kadınlardan yalnızca çalışmaları değil, çalışma hayatında kendilerini sürekli kanıtlamaları da beklenmeye başladı. İşinde güçlü, evinde ilgili, çocuğuna yakın, görünüşüne özen gösteren, duygusal olarak dengeli ve her şeye yetişebilen bir kadın modeli oluştu. Kadınlara yeni bir yaşam alanı açılmıştı, ancak eski sorumlulukların hiçbiri ortadan kalkmamıştı. Bugün hala çalışma hayatı kadının yükünü azaltmak yerine, var olan yüklerin üzerine eklenen yeni bir sorumluluğa dönüşebiliyor. Sonuçta birçok kadın için asıl mesele çalışmak ya da çalışmamak değil; hiçbir seçimin yeterli hissettirmediği bir düzenin içinde yaşamak oluyor.
Romantize edilen yeni yaşam
İşte bu sebeplerden, bugün sosyal medyada gördüğümüz sakin ev videoları pek çok kadına çekici geliyor olabilir. Burada çekici olan yalnızca güzel sofralar, düzenli mutfaklar ya da evde geçirilen zaman değil. Her şeyin kusursuz olduğu, sakin ve dingin bir ruh haliyle bile tüm sorumlulukların yerine getirilebildiği, hayatın kontrol edilebilir ve yavaş olduğu bir dünya… Yoğun bir iş gününün, bitmeyen bildirimlerin ve her an erişilebilir olma baskısının karşısında ev bir tür güvenli alan gibi görünebiliyor. Ancak burada romantize edilen şeyin gerçek yaşamın kendisi değil, onun dikkatle seçilmiş bir görüntüsü olduğunu unutmamak gerekiyor. Ev içinde tekrar eden işler, yalnızlık, ekonomik bağımlılık, bakımın duygusal ağırlığı ve kendine ait alanın giderek daralması çoğu zaman kadrajın dışında kalıyor. Üstelik evde sakin bir hayat sürdüğünü gördüğümüz birçok kadın aslında içerik üretiyor, marka işbirlikleri yapıyor ve bu yaşam biçimini ekonomik bir modele dönüştürüyor. Başka bir deyişle, çalışmıyor gibi görünen kadınların önemli bir kısmı yeni bir çalışma biçimi kuruyor.
Bu yüzden sosyal medyada gördüğümüz dönüşümü yalnızca “kadınlar eve dönüyor” diye yorumlamak yetersiz kalıyor olabilir. Kadınlar ev ile iş arasındaki sınırı yeniden çiziyor; ancak bu yeni sınırların ne kadar özgürleştirici olduğu her kadın için maalesef aynı olamıyor.
Nefes alabilme mücadelesi
Farklı kuşakların kadınları olarak birçoğumuz aynı mücadeleleri verirken, aynı zamanda farklı mücadelelerin içinde savrulduk. Önceki kuşakların mücadelesi kamusal alanda yer açmak, eğitim görmek, çalışmak ve meslek sahibi olmaktı. Bugünün mücadelesi ise açılan o alanın içinde nefes alabilmek.
Yeni nesillerin daha esnek işlere, bağımsız üretime, uzaktan çalışmaya ya da kendi işini kurmaya yönelmesi hırsın azalması olarak görülmemeli. Burada daha çok hayatın tek bir alana teslim edilmesine yönelik bir itiraz, bir başkaldırı var. Kadınlar yalnızca bir meslek sahibi olmak değil, mesleklerinin dışında da var olabilmek istiyorlar. İlişkilerine, evlerine, bedenlerine, dostluklarına ve kendi iç dünyalarına ayırdıkları zamanın da gerçek hayatın bir parçası olduğunu kabul etmek istiyorlar. Bu nedenle son yıllarda kariyer basamaklarını tırmanmaktan çok hayatın sürdürülebilirliği konuşuluyor. İnsanlar hangi işi yaptıklarından önce, o işin kendilerine nasıl bir hayat bıraktığını sorguluyor. Artık bir işin iyi kabul edilmesi için yalnızca gelir sağlaması yetmiyor; bu yüzden yeni nesil “kolay kolay iş beğenmiyor”. İşin insana dinlenebileceği, sevdikleriyle bağ kurabileceği, bedensel ve ruhsal ihtiyaçlarını fark edebileceği bir alan da bırakması bekleniyor.
Bu dönüşüm baskıyı azalttığı gibi kadınların birbirleriyle kurduğu ilişkiyi de dönüştürüyor. Uzun yıllar boyunca “kadın kadının kurdudur” cümlesi, iş hayatında ya da sosyal çevrelerde yaşanan rekabeti vurgulamak için söylendi. Oysa rekabet kadınlardan değil, onlara sınırlı alan açan yapılardan kaynaklanıyordu. Bir kurumda yalnızca bir kadının yükselebileceği düşünülüyorsa, kadınlar birbirlerini rakip olarak görebilir. Görünürlük, kaynak ve söz hakkı azsa, herkes o dar alanın içinde kendine yer açmaya çalışır.
Bugün ise özellikle yaratıcı sektörlerde, girişimcilikte ve dijital dünyada farklı bir ilişki biçimi güçleniyor. Kadınlar birbirlerini yükselterek ilerliyor. Bu da kadının her şeyi tek başına çözmesi gerektiği inancını zayıflatıyor. Çünkü başka kadınların deneyimlerini duymak, kişinin yaşadığı yorgunluğun bireysel bir yetersizlikten değil, ortak bir düzenden kaynaklandığını fark etmesine yardımcı oluyor.
Çalışan kadından yaşayan kadına
Bir zamanlar çalışabilmek, eğitim alabilmek ve kamusal alanda görünür olabilmek için verilen bu mücadele, bugün bütün bunları yaparken yaşayabilme arayışını da beraberinde getiriyor. Çalışırken kendini kaybetmemek, anne olduğunda yalnızca anneye dönüşmemek, evini önemserken ekonomik bağımsızlığından vazgeçmemek, mesleğini sürdürürken hayatın geri kalanını sürekli ertelememek…
Eskiden kadınlara “çalışamazsın” deniyordu. Sonra “çalışmalısın ve her şeye yetişmelisin” denmeye başlandı. Belki bugün ilk kez daha temel bir soruya yaklaşabiliyoruz: Ben nasıl yaşamak istiyorum? Elbette bu sorunun tek bir doğru cevabı yok; bazı kadınlar kurumsal hayatın içinde gelişmek isteyebilir, bazıları kendi işini kurabilir, bazıları çocuklarına daha fazla zaman ayırmak için çalışma biçimini değiştirebilir, bazıları ise ev hayatının kendilerine iyi gelmediğini fark edebilir.
Bugün kadınlar için özgürlük, farklı hayatların mümkün olması ve yapılan seçimin kadınları ekonomik, sosyal ya da duygusal olarak cezalandırmaması olarak tanımlanabilir. Kadınların mücadelesi hiç bitmedi. Sadece yön değiştirdi. Bir zamanlar görünür olabilmek için verilen mücadele, bugün kendini kaybetmeden yaşayabilmek için devam ediyor.
The post Bitmeyen Mücadele: Çalışan Kadından Yaşayan Kadına appeared first on Live to Bloom.