Nolan'ın sineması yine gündem olmuş.
Deniz Kuş Yazdı: Nolan’ın The Odyssey’inde Destan, Lanet ve Epik Üzerine Bir Deneme
christopher nolan'ın 21. yüzyıl sinemasındaki yeri ve pandemi sonrası sinemanın durumu üzerine bir deneme. yazı, nolan'ın the odyssey'i üzerinden destan, lanet ve epik temalarını inceliyor.
tartışma götürmeyen bir gerçek vardır ki o da i̇ngiliz amerikalı yönetmen christopher nolan’ın özellikle 21. yüzyılın ana-akım sinemasında kapladığı yer çok büyüktür. özellikle pandemi sonrasında adeta ayyuka çıkan film izleme platformlarındaki sayının artmasıyla birlikte sinemanın türkiye başta olmak üzere dünya’da geldiği durum hiç de iç açıcı değil. i̇şte tam da bu konjonktürde filmleri ideolojik, politik olarak durduğu […] deni̇z kuş yazdi: nolan’in the odyssey’i̇nde destan, lanet ve epi̇k üzeri̇ne bi̇r deneme yazısı ilk önce marjinal sinema kültür üzerinde ortaya çıktı.
Tartışma götürmeyen bir gerçek vardır ki o da İngiliz Amerikalı yönetmen Christopher Nolan’ın özellikle 21. Yüzyılın ana-akım sinemasında kapladığı yer çok büyüktür. Özellikle pandemi sonrasında adeta ayyuka çıkan film izleme platformlarındaki sayının artmasıyla birlikte sinemanın Türkiye başta olmak üzere Dünya’da geldiği durum hiç de iç açıcı değil. İşte tam da bu konjonktürde filmleri ideolojik, politik olarak durduğu yer bakımından, özellikle 2012’deki The Dark Knight Rises sonrasında tartışmalara yol açan Nolan’ın o günden bugüne çektiği her film sinema için adeta birer can simidine dönüşmüş durumda. Bugün de aslında tam olarak bununla karşı karşıya olduğumuz söylenebilir.
Tartışmaların etiği, kalitesi, altı doldurulabildiğinden ziyade Nolan’ın sanatçı kimliğinin sektörde kapladığı yer böyle durumlarda her defasında kendisini yeniden hatırlatıyor ve yaptığı iş ne olursa olsun filminin milyonlar tarafından izlenmesine, bu şekilde de bu mevcut izleyici krizi döneminde her daim büyük kazanç sağlamasına sebebiyet veriyor. Bu yazımızda siz okuyucularımıza filmi hem Nolan’ın sinemadaki etkisi üzerinden hem de Homeros’un eseriyle herhangi bir karşılaştırmaya girmeden, yalnızca sinematik anlamda bize söylediklerine değinmeye çalışacağız. Şimdiden herkese iyi okumalar diliyorum.
Nolan’ın The Odyssey’i Homeros’un efsanevi eserinin günümüzdeki son modern uyarlaması olarak karşımızda duruyor. Ancak Nolan özellikle bu filmiyle oldukça başka bir noktaya savruluyor. Kendisinin sinemasının imzalarından olan atlamalı kurgusunu bu filminde de ustalıkla kullanarak seyircisini muhteşem bir yolculuğa çıkartıyor. Ancak burada önemli bir nokta var ki Nolan bu yolculukta edebi eserden ziyade neredeyse ilk insandan bu yana, askerlik, savaş, devletler, komutanlar ve dolayısıyla erkeklerin uçsuz bucaksız, sonsuz yolculuklarına odaklanıyor. Bunu yapmak için de elbette Batı medeniyetinin katıksız en büyük eserlerinden birisini seçmiş olması da büyük bir risk taşırken olumlu anlamda da bize başka şeyler söylüyor.
Üzerinden 8 yıl geçmiş olan “destansı” Truva Savaşı sonrasında açılan film, eşsiz kalmış bir kraliçe olan Penelope, babasız kalmış bir taht varisi Telemachus ve hepsinin merkezinde ise salt ana karakterimiz Odysseus’un etrafında şekilleniyor. Odysseus’un ruhunun, bedeninin derinliklerindeki gelgitlerle Truva Savaşı, savaşın öncesi, hemen sonrasında yaşananlarla ilgili bizler de bilgi sahibi oluyoruz. Buradaki en önemli nokta ise şu. Nolan özellikle destan, kahramanlık, liderlik ve lanet kavramları üzerinde duruyor.
Wolfgang Peterson’ın bundan 22 yıl önce çektiği, yalnızca Truva Savaşı’na odaklanan epik filmi Troy’un durduğu yerden ziyade bu film bize tarafları belirleyip belirli birisini tutmamızı isteyerek keyifli bir savaş anlatısı kurmakla ilgilenmeyerek bunun yarattığı, yaratabileceği sorunlara odaklanıyor. Bunu yaparken Homeros’un efsanevi eserini kendi orijin senaryosunda çok zekice ve de neredeyse sol denilebilecek bir yerde konumlandırıyor.
İstila edilip yakılıp yıkılan Troya’dan sonra adeta tanrı mertebesine yükselen Odysseus’un savaş sonrasında aslında neye dönüştüğünü görüyoruz. Burada dönemin efsanevi Yunan İmparatoru Agamemnon’un da savaş sonrasında ne yaşadığını gördüğümüz sahneler de son derece önemli. Film özellikle Agamemnon üzerinden işgalci büyük generallerin hak ettiği ilahi adaleti kadrajına alarak bizi büyük bir şoka uğratıyor. Bunlar olurken Odysseus’un da sarsılmaz görünen, kendi askerleri içindeki “liderliğinin” geldiği noktayı görüyoruz.
Savaşın bitimiyle birlikte gelen zafer sarhoşluğunun, kibrin ve egonun gölgesinde çıkılan yeni yolculuklarda devamlı olarak keşfedilen karalar, çıkılan karalardan lanetli denilebilecek şekilde koşarak kaçışmaları ve sürekli olarak denize dönmeleri askeri liderlerin ve askerinin tarihten bu yana içine düşürüldükleri sonsuz labirenti, sonsuz bir lanetlenme olarak işaretliyor. Öldürmek, el koymak, saldırmak, soymak için programlananların bu kuş uçmaz kervan geçmez denizlerde karşılaştıkları mitolojik düşmanlar, canavarlar da filmin bu lanet anlatısını desteklerken kitapla da birlikteliğini aynı anda müjdeliyor.
Lanetten söz açılmışken biraz da filmde askerlikle birlikte erkeklik, konumun getirdiği doyumsuzluğun bir metaforu olarak yemek sahneleri de son derece önemli. Özellikle Odysseus’un gidişi sonrasındaki uzun yokluğu süresince sarayda verilen kalabalık yemekler esnasında tamamen sarayın elit, bürokratik ve erkek asker kanadının açgözlülükleri, doyumsuzlukları ve kibirleri göze çarpıyor. Bu sahnelerde Nolan, görüntü yönetmeni Hoyte Van Hoytema ile birlikte siyah ile sarının iç içe geçtiği güçlü bir renk paleti kullanıyor. Sarı doyumsuz, haksız zenginliğin ve sonsuz hırsın karşılığı olurken siyah ta günden güne sarayda hâkim olan karanlığın yansımasına dönüşüyor. Filmde yukarıda da bahsettiğimiz kurgu atlamalarında misafir olduğumuz saray yemeklerinde bu hava her daim kuvvetli şekilde göze çarpıyor.
Bir diğer önemli an ise Kirke/ Circe olarak bilinen büyü tanrıçasının ortaya çıktığı sekans. Kirke’nin evindeki yemek sekansı kimi zaman izlenmesi hayli zor, ancak şiddet içermeden sadece yemek yemeyle yarattığı rahatsız edicilik ve özellikle domuz metaforuyla filmin en zengin ve derinlikli anlarından birisi. Doyumsuzca, ağızlarından salyalar aka aka yiyen askerlerin bir süreliğine geldiği durum ve de Kirke ile Odysseus’un yaptığı kısa süreli sohbet askerliğin tarihten bu yana tek bir hakikatinin olduğunu bize acımasızca hatırlatır. Sağ çıkacak tek bir kişi, o kişinin tek bir hakikati vardır. Emrindeki askerler ise aslına bakıldığında domuzlardan farksızdırlar. Onlar sadece amaç için feda edilebilecek canlılardan öte değildirler. İlerleyen sahnelerde, cehennem yolculuğundaki Sinon ile yaşanan yüzleşme bunun en büyük ispatıdır. Onun The Odysseus’un da bildiğimiz anlamda bir zafer yoktur. Film yalnızca bedelin, lanetin, yolculuğun iç içe geçtiği kusursuz denilebilecek bir epikten ibarettir.
Bütün bunlar olurken Nolan, askerliğin ve eve dönme amacının da birbirine girdiği, bu sonsuz istekle beraber askerliğin psikolojide yarattıklarından ötürü insanı ne noktaya getirebileceğini de ustalıkla işliyor. Tüm epik, block-busterdenilebilecek savaş filmlerinin anlatılarının tersine Nolan’ın The Odyssey’i savaş esnasını değil savaş sonrası bedensel, ruhsal ve psikolojik buhranın destanına dönüşüyor. Odysseus’un film boyunca sürdürdüğü ve finalde de nihayete eren yolculuğu Yunan felsefesinin başlıca kavramlarından olan teleos/ telos mitini de başarıyla tamamlamasıyla eksiksizce tamamlanıyor. Mitolojide ve felsefede de çok derinlikli anlamları olan telos, genel anlamıyla kişinin hayatı boyunca amaç olarak erişmek istediği nihai son noktanın temsili olarak karşımıza çıkıyor. Filmde de aslında Penelope’un Odysseus’a söyleyerek savaş sonrası hayatları için onu motive ettiği kaçış yolculuğu da finalle birlikte hem kendisinin hem de Odysseus’un telos’u olarak ufukta parlıyor.
Sonuç olarak Christopher Nolan her filminde olduğu gibi tartışılmayı, övülmeyi ya da yerilmeyi hak edecek, bunların hepsinin hakkıyla karşılığını bulacağı, hazine vari, zengin yeni filmiyle karşımızda. Ona dair, filmine dair yapılan her tartışmanın da sinemanın ömrü için önemli bir artı olduğu da yadsınamayacak bir gerçek.
DENİZ KUŞ YAZDI: NOLAN’IN THE ODYSSEY’İNDE DESTAN, LANET VE EPİK ÜZERİNE BİR DENEME yazısı ilk önce Marjinal Sinema Kültür üzerinde ortaya çıktı.