Adalet mücadelesi devam etmiş.
Dışarıdan içeriye mektuplar: Emanet
yazar, haksızlığa karşı durup adalet için ses yükseltenlere seslenerek, onların omuzlarında taşınan ortak vicdan olmaya devam ettiklerini belirtiyor.
belki siz, tevazu dolu yüreğinizle, olanca alçakgönüllülüğünüzle verdiğiniz “insanlık mücadelesinin” büyüklüğünü tahayyül bile edemiyorsunuzdur. ama emin olun ki bu ülkenin neresinde birileri haksızlığa karşı ayağa kalkıyor, adalet için ses yükseltiyorsa, siz de onların omuzlarında taşınan o ortak vicdan olmaya devam ediyorsunuz.
Bazı insanlar hayatımıza bir gün ansızın girer. Sonra geriye dönüp baktığımızda, sanki hep onlar oradaymış gibi gelir. Sen bizim için böylesin. Bugün Silivri'ye bu mektubu yazarken yalnızca seni değil, yıllar boyunca birbirine emanet edilmiş bir vicdanı düşünüyorum.
Çünkü senin hikâyen yalnızca sana ait değil. Tıpkı oğlumun hikâyesinin yalnızca ona ait olmaması gibi… Amasya'da faşist bir saldırıda yaşamını yitiren amcan Şerafettin Atalay'dan başlayıp ailenin omuzlarında büyüyen adalet duygusu... Babam Yalçın Özen'in 15-16 Haziran'ın içinden süzülüp gelen işçi sınıfı mücadelesi…
Gençliğinde bir sendika avukatı olan Fikret İlkiz'in yıllar sonra bizim elimizden tutması... Ve sonra sen... Ve lise yıllarımdan tanıdığım Avukat Fehmi Hasanoğlu…
Bugün geriye dönüp baktığımda bunların hiçbirinin birbirinden kopuk olmadığını görüyorum. Hepsi aynı emanetin farklı duraklarıymış. Seni ilk tanıdığımda henüz genç bir avukattın. Biz ise Çağdaş Tuzla Gazetesi’nde Hülya ile yaptığımız haberler nedeniyle peş peşe açılan davalarla uğraşıyorduk. Tuzla Tersaneleri’ndeki iş cinayetlerini, zehirli varilleri, çevre talanını, AKP’li Tuzla Belediyesi’nin laiklik karşıtı uygulamalarını ve belediyelerdeki yolsuzlukları yazıyorduk. Gazeteciliği öğrenmeye çalışıyorduk ama hukuku hiç bilmiyorduk.
Gazetemize saldırıların yoğunlaştığı o günlerde, Cağaloğlu'ndaki o tarihi binada Turgay Olcayto bizi dinledikten sonra sekreterine, "Fikret'i arayın, buralardaysa gelsin" dedi. Fikret İlkiz gelince de "Fikret, bu çocuklara yardım etmelisin!" diye ısrarlı bir ricada bulundu.
İlkiz, üç gün sonraki davaya cevap süresini kaçırdığımız için hiç unutmuyorum, önce bizi güzelce azarladı, ardından "Tamam," diyerek dosyayı üstlendi. Tuzla'yı konuşurken bir anda durdu, "Sen, Yalçın Abi'nin oğlu musun?" diye sordu. "Evet," dedim. "Ben babanların, Keramik-İş Sendikası'nın avukatıydım."
İşte o gün anladım ki bize yalnızca bir avukat değil, yarım asırlık bir dayanışma kültürü dokunmuştu. O kapıdan önce Fikret Ağabey girmişti. Ardından onun çırağı olarak sen girdin.
Fikret Ağabey 2006 yılından itibaren Tuzla'daki davalarımıza seni de göndermeye başlamıştı. Daha sık görüşür olduk.
Hatırlarsın belki, daha sonra Çağlayan Adliyesi'nin merdivenlerinde karşılaşmıştık. Sana, oğlum Deniz'in hukuk fakültesinde okuduğunu söylediğimde, her zamanki muzip gülüşünle, "Allah başka dert vermesin abi" dedin. Sonra da yine telaşe içinde yollarımıza gittik. O gün, ikimiz de bunun sıradan bir sohbet olduğunu sanıyorduk. Ama Deniz mezun olduğunda staj yeri aramaya başladık. Tam o günlerde eski dostumuz Avukat Fehmi ile sohbet ederken, Fehmi, hiç düşünmeden telefonunu eline aldı. “Can'ı arayalım" dedi.
Fehmi’nin açtığı o telefon, yıllar önce Fikret İlkiz'in sana uzattığı emanetin bu kez Deniz'e devredilmesine vesile olmuştu.
Buluştuğunuz ilk gün ona yalnızca bir soru sormuşsun: "Hocam, neden avukat olmak istiyorsun? Avukatlıktan beklentin nedir?" Deniz, o günkü cevabı yıllar sonra sen Silivri’de tutsakken BirGün Gazetesi’nde yayımlanan Dışarıdan İçeriye Mektuplar köşesinde verdi: "Ben o gün cevabı biliyordum ama söyleyememiştim. Birlikte geçirdiğimiz yıllar o cevabın kendisi oldu"(*) diyerek. Oysa ben ilk günden beri cevabını biliyordum. Bir genç hukukçu olarak seni örnek alıyor, sana benzemek istiyordu.
2013 yılının o umut dolu Mayıs günlerinin ardından Deniz senin yanında staja başladı. Aslında bu yalnızca bir staj değildi; aynı vicdanın, aynı hukuk anlayışının ve aynı mücadele geleneğinin içine atılmış ilk adımdı. Sen, hukuku yalnızca mahkeme salonlarında değil; Tuzla’da, Soma'da, Çorlu'da, Aladağ'da, Adapazarı'nda, Gezi'de, Berkin Elvan davasında, Validebağ'da ve adaletin sesi nerede kısılmak isteniyor ve duyulmuyorsa, orada duyurmaya çalışan bir avukattın.
Kadıköy'e taşıdığınız yeni büronuzun açılışına bir Don Kişot heykeli ile gelmiştik. Getirdiğimiz, Rosinant'ın üzerinde Don Kişot ile hemen yanında Sanço Panza'nın prinçten yapılmış heykeliydi. O’nu rastgele seçmemiştim. Aklımda, çok genç yaşta yitirdiğim babamın yetimliği ve ömrü boyunca sömürüye karşı sürdürdüğü onurlu sınıf mücadelesi vardı. Babamı gençliğimden beri hep, Nazım Hikmet'in Don Kişot şiirindeki o unutulmaz dizeleriyle özdeşleştirmiştim. Heykel aslında amcan Şerafettin Atalay ve babam Yalçın Özen'den süzülüp gelen mücadelenin bize ve sizlere bırakılmış sessiz bir emanetiydi.
Sonra hayat hepimizi çok ağır bir sınava soktu. Hiçbir usta öğrencisinin kendisini cezaevinden çıkarmaya çalıştığı bir ülkeyi hak etmez. Ama maalesef ülkemizde hâkim olan bu kara düzende hep en ağır yükleri en vicdanlı insanlara taşıtmak, onlara acı çektirmek, artık neredeyse gelenek halinde.
Bugün hepimiz adına verdiğiniz mücadele nedeniyle Silivri'desiniz. Birlikte yattığınız Avukat Selçuk Kozağaçlı ne de güzel söyler: "Yaşamın kendisi değil kutsal olan. Kutsal olan adil, onurlu, güvenli, haysiyet sahibi bir yaşam."
İşte öylesi bir yaşamı savunduğunuz için, seni, Osman Kavala'yı, Tayfun Kahraman'ı, Çiğdem Mater'i, Mine Özerden’i, Selçuk Kozağaçlı'yı, Selahattin Demirtaş'ı, Figen Yüksekdağ’ı, Ekrem İmamoğlu ve arkadaşlarını içeride tutmaya devam ediyorlar. Bazı insanlar yalnızca yaşadıkları zamanı değiştirmez; kendilerinden sonrakilere de insanlığın mutluluğu için yürünecek bir yol yaparlar… Bunun için bazı insanlar gerektiğinde yeldeğirmenleriyle de çarpışırlar.
Belki siz, tevazu dolu yüreğinizle, olanca alçakgönüllülüğünüzle verdiğiniz “İnsanlık mücadelesinin” büyüklüğünü tahayyül bile edemiyorsunuzdur. Ama emin olun ki bu ülkenin neresinde birileri haksızlığa karşı ayağa kalkıyor, adalet için ses yükseltiyorsa, siz de onların omuzlarında taşınan o ortak vicdan olmaya devam ediyorsunuz.
Kuşaktan kuşağa aktardığımız bu emanet, iyisiyle kötüsüyle ağır da bir yük. O yükün nasıl taşındığı önemli.
Özgür günlerde buluşmak dileğiyle… Sevgiyle hepinizi kucaklarım.