Sahneye çıkmak artık daha karlıymış.
Dışarıdan içeriye mektuplar: Sahne dediğin kaç basamak?
eskiden televizyonda görünmeyen komedyenler para kazanamazken, günümüzde durum değişti ve bu durumun hem iyi hem de ağır bedelleri var.
eskiden komedyenlik eğer televizyonda değilsen para kazandırmazdı, şimdilerde durumun sizin lehinize değişmesi hem çok iyi hem de bedeli o oranda ağır! olsun be kardeşim o ‘televizyon ünlüleri’ iktidarın kadrajında yer kapacağım diye birbirini ittirirken sen ranzanda podcast’ine vicdan rahatlığıyla çalış.
Sana bu satırları emekli bir stand-upçı olarak yazıyorum, seni yeniden yeniden anlamaya ve anlamamak için ısrar edenlere anlatmaya çalışacağım (gerçi mektubunda ‘halk beni anladı ve başıma işler geldi’ diyorsun, ben de geride kalanları kast etmiş olayım). “Ne bir karşılık umarak ne de bir an bile cesur hissederek yayınladım” dediğin gösterine ben sana bu mektubu yazarken yasak geldi. Bizi senden korumaya çalışmalarına da kara mizah mı diyelim, bilmem ama yasaktan önce yüzünü güldürdüğün 12 milyon kişiden biri de benim ve bu mektubu dünle bugünü kıyaslayarak ve biraz da karşıdan bakarak yazıyorum… 1990’larda Sıraselviler Caddesi üzerinde, şimdi buram buram köri kokan Hint restoranının üç dükkân yanında Kemancı diye bir rock bar vardı. Canım arkadaşım Zeki, o zamanlar sapasağlam olan Galata Köprüsü’ndeki yerini Taksim’e taşıyarak müzisyenlere, oyunculara alan açmak istemiş, en alt katın adını da ‘Kemancı Kültür Merkezi’ koymuştu. Her türlü metal müzikte kafa sallamakla serseme dönmüş bizler için müjdeydi bu.
Bir heves gaza gelenler arasında ilk anda hatırladığım Nejat İşler ile Aşkın Şenol (bir oyun sahneye koymuşlardı), Müfit Can Saçıntı ve benim gösteriden önce bir avuç dolusu toplu iğneyi yutarak ilk sihirbazlık gösterisini yapan Kubilay Tunçer’di. Beyoğlu’nda gece hayatı rock barlar, Hayal Kahvesi, Mojo, Roxy, Sefahathane, Asmalımescit’e doğru Badehane’ye kadar uzanıyordu. Leman Kafe de İstiklal Caddesi’ni kesen sokakların sonunda en çok müdavimi olan yerlerden biriydi. Cem Yılmaz orada sahneye çıkıp milleti kırıp geçirince beni de dürtenler çoğaldı. Öyle ya, benim ondan neyim eksikti, arkadaş arasında bu kadar güldürebiliyorsam kalabalıklarda da haydi haydi boy gösterebilirdim.
Bu “yakın arkadaş gazına gelmek” her zaman olumlu sonuç vermez, insanın bir dönüp kendine bir de zamanın ruhuna bakması gerekir. Ben de öyle yaptım, arkadan ittirenlere kapımı bir süreliğine kapattım, bir yandan da gazetecilik yaptığım için avcumda atan memleket gündemine baktım. Elinde içkisi, yanında manitasıyla üç kuruş verip, Çarşamba akşamını neşelendirmek için gelenlere benim vaadim neydi? Komedyen miydim ben? Hayır. Üstelik ne Ata Demirer gibi taklit yapabiliyor, ne Beyaz gibi oltamı konuklara sallıyor, ne Yılmaz Erdoğan gibi Sürahi Hanım’a dört elle sarılıyor ne de Okan Bayülgen gibi önüme geleni azarlıyordum. O halde neyime güvenip adı her ne kadar kültür merkezi de olsa bir barda, “kadın başıma” sahneye çıkacak ve ne anlatacaktım? Memleket yangın yeriydi. Haber merkezine her gün faili meçhuller, yakılan köylerin haberleri yağıyordu. Cumartesi Anneleri Galatasaray Meydanı’nı mesken tutmaya çoktan başlamıştı. Turgut Özal, işini bilen memurlarla yolunu bulmayı, yükselen değerleri gözünden tanımayı öğütlüyor, ben de bir yandan okuyup bir yandan kira ödeyerek solculuk yapmaya çalışıyordum. Solculuk dediğim de üniversitedeki dernek toplantılarına katılmak, yemek boykotu falan olacaksa katılmak (eh zaten aç acına geziyorduk, en kolay eylem oydu.)
Oturdum, anlatacaklarımı alt alta yazdım. İlk aklıma gelen “bir kadın sabaha karşı evden solcu olmak için kaçar ve olaylar gelişir”di. Siz maşallah sağlam bir politik metin kuruyorsunuz, metnin matematiğini alacağınız alkış ve kahkahalarla milimetrik işliyorsunuz, ondan sonra arz-ı endam ediyorsunuz. Benimki de elbette sallapati yazılmış bir sıralama değildi, ama yine de ezberleyeceğim bir şey yoktu ortada! Böyle durumlarda ‘ters köşeye yatırma fikri’ iş yapabilirdi! Hem sahne dediğin kaç basamak: Alkış alırsam bir daha çıkarım, yuhalanır da rezil olursam hemen inerim, toz olurum.
En ön sıralarda yakın arkadaşlardan oluşan ‘bindirilmiş kıtaları’ hazır edip, gözüme gözüme gelen ışıkların altına attım kendimi ve birden oynamaya başladım. “Dam üstünde un eler. Tombul Tombul Memeler” şarkısıyla birden herkes ayağa fırladı. Sandılar ki bir kadın güldürecekse enstrümanı bellidir; ‘ya meme hoplatacak ya kıç sallayacak’ hep beraber kurtlarımızı döktükten sonra da evlere dağılacağız! Öyle olmadı tabii… Önyargıları kırmakla atomun çekirdeği mevzuna hiç girmeyeyim, sen zaten tillahını yapıyorsun ama çok güzel oldu.
Bak, ne diyeceğim, madem hücrende yeni bir podcast yazmaya başladın, benden sonra alıp yürüyen kadın stand-upçılara da bir selam çaksan çok güzel olmaz mı? Onlar ki maçoluğa zerre prim vermeyen, erkekleri doğru yerlerinden sarakaya alan, dengeyi kollayacağız, ona buna yaranacağız diye türlü takla atmayan çok tatlı kadınlar! Sen Ümmühan Özden’i anmışsın, ben Tuba Ulu’yla devam edeyim (onun suçu da Kanuni’nin kutsalına dokunmakmış, peh). Elbette Pınar Fidan ve Seda Yüz’ü anmadan geçemem. Eskiden komedyenlik eğer televizyonda değilsen para kazandırmazdı, şimdilerde durumun sizin lehinize değişmesi hem çok iyi hem de bedeli o oranda ağır! Olsun be kardeşim, o ‘televizyon ünlüleri’ iktidarın kadrajında yer kapacağım diye birbirini ittirirken sen ranzanda podcastine vicdan rahatlığıyla çalış, her zamanki keskin gözlemlerinle sağlı-sollu giriş yine bize. Heyecanla bekliyorum.