Bağdat'tan Ümit Burnu'na yol düşmüş.
Ebubekir Efendi ve Güney Afrika yolculuğu
bağdatlı ebubekir efendi'nin yeğeni ömer efendi ile i̇stanbul'dan ümit burnu'na uzanan, dünya tarihini ve bölgenin kaderini değiştiren sıra dışı yolculuğunun hikâyesi.
pek çok hikâye birbirine benzer ama bağdatlı ebubekir efendi’nin yanında yeğeni ömer efendi ile i̇stanbul’dan ümit burnu’na gidişi hiçbirine benzemez. güney afrika ne zaman ki portekiz ve hollandalıların hindistan’a ulaşmak için vardıkları yeni dönemeç olur, afrika kadar dünyanın da kaderi değişir.
Özellikle Hollandalılar; Asya ve Hindistan'dan çalıştırılmak üzere Müslümanların da aralarında bulunduğu insanları taşırlar Ümit Burnu'na. Bir süre sonra kontrol İngilizlerin eline geçer. İslâm topluluğu kendi içinde bazı sorunlar yaşayınca İngiltere Kraliçesi, Osmanlı'ya başvurur. Halifeden yardım istenir. İşte, Ebubekir Efendi de 1862'de Londra üzerinden Cape Town'a diğer deyişle Ümit Burnu'na varır. Sonradan Mecmua-Fünun'a göndereceği mektuplarda hem seferini hem de yaptıklarını anlatacaktır. Bugün Cape Town'a yönelmek biraz da bu yolculuğun peşine düşmektir. İdealizm kadar yalın gerçeklerle doludur yazdıkları Ebubekir Efendi'nin. Bir buçuk asır içinde dünya kadar Cape Town da değişmiştir ama Ümit Burnu'nun hikayesi yerli yerinde durur hep.
Cape Town'a çıkıldığında rüzgârın adeta bütün kıtalar adına estiğini duymak mümkün sanki.
Cape Town, sinesine yaslandığı masa görünümlü, üstü düz yüksekçe dağdan ismini alır ve şehrin adı aynı zamanda Ümit Burnu'dur. Ümit Burnu Seyahatnamesi'ni kaleme alan Ömer Lütfi Efendi, yerlilerin 'Kapistad' dedikleri şehre, boğazdan içeri girdiklerinde mendireğe hem Osmanlı hem de İngiliz bayrağı çekildiğini söyler. Oldukça mamur bir beldeyle karşılaştıklarını söylese bile sonradan 'Nelson Mandela'nın ırkçılığa karşı vereceği amansız mücadele, gönderde çekilen sadece Osmanlı bayrağı olsa yine yaşanır mıydı?' diye sorulabilir.
Güney Afrika, bugün kıtanın hem zengin hem de etkili ülkelerinden birisidir. Elmas yataklarının keşfi, iklim elverişliliğine bağlı geniş ve verimli tarım alanları ülkeyi cazip hale getirir. Geçmişin onca acılarına rağmen Cape Town zamanla kurulmuş ve özenle korunmuş yapısıyla görülmeyi hak eder. Fırsat yaratıp Cape Town'a çıkıldığında rüzgârın adeta bütün kıtalar adına da estiğini duymak mümkün sanki. Vaktiyle Portekiz donanmaları dahil bütün Avrupa gemilerinin iştahlı hikâyesi, bu sert rüzgârların salkımlarında saçaklanır. Bir şehre vardığımızda odaklanmamız gereken şey; saklı hikâyelerin başladığı yerlerdir. Bo-Kaap Mahallesi'ndeki renkli evleri dolaşmadan Cape Town'ın hikâyesi zor anlaşılır.
Cape Town sadece Afrika değildir, Avrupa'nın da dünüdür.
Halk dilinde 'anne şehir' olarak vasıflandırılması ve beş milyonu aşan nüfusuyla farklı dil ve kültürlere kucak açması onun şansıdır. Bazen maceracı bir ruhla, Güney Afrika'nın en ucundan ta Kuzey Afrika'ya değin çıkmak, Roma Tuz Yolu'nun izinde geçmişin esintilerini yakalamak gerekir. Ülkenin çok iklimli imkânlarının yardımıyla, Ebubekir Efendi'nin burada, binlerce kilometre uzakta ektiği tohumun fidelerini düşleyip, 'Ümit Burnu' metaforunun peşinde büyük denizlerin çağrısına kulak kesilmek gerekir. Engin deniz, yüksek dağ ve açık ufuk…Cape Town'ı kuran üç büyük özellik. Her biri birbirine hayat verirken şehri de ayrıcalıklı kılıyor. Belki başka bir yönden de Saint Helena Adası bize fikir verir. Burası Napolyon'un sürgün ve ölüm yeridir. Çünkü, Cape Town sadece Afrika değildir, Avrupa'nın da dünüdür.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.