Ekolojik kriz, üretim ilişkilerine bağlanmış.
Ekolojik kriz üretim ilişkileri sorunu
cemil aksu, ekolojik yıkımın kapitalist üretim ilişkilerinden bağımsız ele alınamayacağını ve ekoloji mücadelesinin emek mücadelesiyle birleşmesi gerektiğini vurguladı.
tutuklu yazar cemil aksu ile 'tabiata tahakküm ve direniş' kitabını konuştuk. aksu, ekolojik yıkımın kapitalist üretim ilişkilerinden bağımsız ele alınamayacağını dile getirirken ekoloji mücadelesinin emek mücadelesiyle birleşmesi gerektiğini vurguladı.
Tutuklu yazar ve ekoloji aktivisti Cemil Aksu, 'Tabiata Tahakküm ve Direniş' kitabı üzerine gerçekleştirdiğimiz söyleşide, ekolojik krizin nedenlerini, Türkiye’deki çevre hareketlerinin sınırlarını ve 'emekoloji' kavramını anlattı. Aksu, ekolojik yıkımın yalnızca doğanın tahribi olarak değil, kapitalist üretim ilişkilerinin sonucu olarak ele alınması gerektiğini belirterek, ekoloji mücadelesinin işçi sınıfı ve emek hareketiyle ortak zeminde yeniden örgütlenmesi için çağrı yaptı.
Kitabınızda ekolojik krizi çevre sorunu değil, tarihsel üretim ilişkileri sorunu olarak ele alıyorsunuz. Bu bakış açısına sizi götüren temel kırılma ne oldu?
1970'lerden beri BM (Birleşmiş Milletler) ve Yeşil Hareket/Parti tarafından inşa edilen hegemonik ekoloji siyaseti, “çevre sorununu” “insanın çevre üzerindeki olumsuz etkileri” şeklinde tanımladı. Mesela, "İklimi değil, sistemi değiştir" sloganı çok uzun zamandır iklim hareketinin mottosu oldu. Fakat burada ifade edilen sistem nedir; bağırsak sistemi mi, diferansiyel sistem mi? Bu hegemon anlayış çok daha kötü bir şey yaptı; kapitalizmin bütün kara tarihini; -darbeler, iç savaşlar, kölelik, büyük ekolojik toplumsal felaketler, kadınların ezilmesi gibi- “fosil kapitalizme” yükleyip, “yeşil kapitalizmin” demokratik, eşitlikçi, adil vs olduğu masalını yarattı, “acil durum” nedeniyle devrimci bütün seçenekleri imkânsız addederek, tek kurtuluş olarak yeşil kapitalizmi (yeşil ekonomi, yeşil dönüşüm vb.) gösterdi. Ölümü gösterip sıtmaya razı etmeye çalıştılar.
Nitekim ABD ve müttefiklerinin Ukrayna'da Rusya'ya karşı savaşa girmeleriyle, NATO 2030 savaş konsepti ve bir dizi strateji belgesiyle birlikte emperyalist kapitalistlerin dijital ekonomi, yeşil ekonomi gibi söylemlerinin emeğin ve doğanın daha derin, daha yaygın sömürüsünü; bunun içinde yaşamın her anının daha fazla denetim, gözetim ve “kültür endüstrisiyle” (buna güdüleme endüstrisi de diyebiliriz) kuşatılmasını hedeflediğini; Gazze'de, Venezuela'da, İran'da, Suriye'deki pratikleriyle ve her yerde insan hakları, hukuk ve bunun gibi ilkelerin politikada referans kaynağı olmaktan çıkmasında gördüğümüz küresel faşizm eğilimleriyle beraber ilerlediğini gördük. Yeşil dijital ekonomi/ kapitalizm dediğimiz şeyin Palantir'in tekno-faşist manifestosu olduğunu gördük/ görüyoruz.
Bu somut olgular, diğer taraftan tarihsel materyalist yöntemle ele alınarak, hem sorunun bilimsel analizini hem de çözümün politik yolunu ortaya çıkarmamızı gerektiriyor. Bütün canlılık topraktan gelir, toprağa döner. Temel döngü bu. Bütün canlılar fiziksel ve türsel olarak varlıklarını sürdürmek için doğadan alır-verirler. İnsanlar da böyle. Yaşam ve toplumsal oluş için gerekli her şeyi doğadan alırız. İlk yerleşimlerden, madencilik faaliyetlerimizden beri ormanları yakarız, keseriz, tarla açarız, kereste/ odun yaparız, kanallarla nehirleri tarlalara yönlendirir, kentlere su götürürüz. Bunlar toplumsal tarihin verileri. Bir köylünün ihtiyaçları için ormandan ağaç kesmesi ya da tarla açması ile bir kereste şirketinin ya da maden ve enerji şirketinin ormanı yok etmesi arasında bir fark var mı? Bu ikisi aynı şey mi?
Bu iki farklı etkinliği kıyaslamak için bazı ölçütlere ihtiyacımız var. Örneğin kümülatif etki, etkinliğin ölçeği (bir kereste şirketi, bir köylünün belki 5-10 yılda kesebileceği ağacı bir günde keser), etkinliğin ne amaçla yapıldığı (toplumsal kullanım için mi, değişim için mi, yani ticaret için mi yapıldığı) gibi. Böyle ölçütlerimiz olmazsa, bir kunduzun ağaç kesip yuva yapması da “çevre sorunu” olur.
SİSTEM OLABİLDİĞİNCE “AKIL DIŞI”
Marksizm, bize insanların fiziksel (biyolojik) ve toplumsal üretimleri için, üretici güçlerinin gelişmişlik seviyesine bağlı olarak belli üretim ilişkileri geliştirdiklerini; bu temelde toplumsal bir varlık olarak birbirleriyle ve doğayla ilişkilerini sürdürdüklerini gösteriyor. Bu üretim ilişkileri tarih boyunca değişerek bugüne geldi. Bugünkü üretim ilişkilerinin karakteristik özelliklerini anlamadan da insanın toplumsal varlığı ve doğayla ilişkisi de anlaşılamaz. Bu konuda da Marks ve Engels'in ortaya koyduğu analiz, -ki bütün aşma ve çürütme çabalarına rağmen tek bilimsel analiz bu- tarihsel olarak kapitalizm olarak adlandırılan bugünün üretim ilişkileri ve üretim tarzının “doğa”sının sermaye olduğunu; bunun da yaşaması, büyümesi ve yeniden üretimi için emeği ve doğayı biteviye daha çok, daha derin sömürmek zorunda olduğunu; en az maliyetle, en fazla miktarı, en hızlı şekilde üretip artı-değer ve kâr olarak bedenine kan ve gözyaşı katması gerektiğini ortaya koyuyor. Dolayısıyla burada üretimin bireysel ve toplumsal olarak “kullanım değeri” için değil, farazi bir piyasadaki “tüketici kitlesi” için; plansız olarak her bir şirketin kendi kârını maksimize etmeyi hedeflediği şekilde gerçekleştiği bir sistemle karşı karşıyayız. Bu sistem olabildiğince “akıl dışı”dır. Akıl dışılığını da, en somut olarak “kriz” durumlarında görürüz. Üretilen malların satılmayan kısımları çöp olur, okyanuslara dökülür, kullanım tarihi geçen gıdalar sokaklarda milyonlarca insan açlık çekerken imha edilir. Bu akıl dışılığın en korkunç hali savaşlarda ise kentler ve üretim altyapıları vs. yok edilir. Dahası, dünyanın paylaşılmasında askerî üstünlük elde etmek için toplumsal servet askerî-sanayi kompleksine yatırılır. Bunların kesintisiz sürmesi için de ekstraktivizm, dev enerji yatırımları gerekir, enerji kaynakları üzerinde hâkimiyet gerekir. Özetin özeti olarak ifade etmeye çalıştığım bu sistemi adıyla sanıyla görmeden ekolojik yıkımı tanımlamak ve bu sorunu doğru şekilde ortadan kaldırma
'Emekoloji' kavramını merkeze alıyorsunuz. Ekoloji mücadelesi ile emek mücadelesi neden ayrılmaz?
Öncelikle bir gerçekliğe dikkat çekmek gerekiyor. Bergama köylülerinden beri Türkiye'de “çevre hareketi” dediğimiz hareket aslında “emekçi köylü” hareketi. Bu harekete "çevre hareketi" denilmesi, hareketi daha meşru ve medyatik kılmak (tabii Avrupa'daki Yeşil Hareket'in siyasetteki başarısından esinlenerek) gibi bir aklın sonucu.
Kapitalizmin gelişmesinin her ülkedeki seyri; nüfusun tarımdan/ kırdan koparılması, tarımın da sanayiye bağımlı kılınarak şirketlerin eline geçmesi, emekçi köylülerin kentlerde, sanayi havzalarında, OSB (organize sanayi bölgelerinde) ve madenlerde işçileştirilmesi; kırların ise sanayinin ihtiyaç duyduğu hammadde ve enerjinin üretim şantiyelerine dönüştürülmesi şeklinde. Türkiye'de bu süreç üç dalga halinde yaşandı: İkinci Dünya Savaşı sonrasında 1950'ler, 1970'ler ve 2000'li yıllar. Bu kırdan kente göç yılları aynı zamanda Türkiye'nin önemli toplumsal dönüşüm dönemleri. 12 Eylül askerî darbesiyle yürürlüğe sokulan neoliberal politikalar, öncekilerden daha derin ve yaygın bir dönüşüm yarattı. Çünkü özelleştirmelerle daha önce devlet/kamu eliyle yapılan birçok ekonomik ve toplumsal faaliyet ve üretim şirketler tarafından, hiçbir kural ve kanun tanımadan yapılmaya başlandı. Türkiye'deki ekolojik yıkım da esas olarak bu dönemle beraber başladı bile denebilir: Dev barajlar, Akdeniz ve Ege kıyılarının turizm adına yağmalanması, termik santrallar, kömür ocakları gibi. Dolayısıyla bu süreç; köylünün tarımdan koparılması, tarımda endüstriyelleşme ile kapitalizmin egemen kılınması, kırların şantiyeye çevrilmesi, kentlerin de sanayi havzaları olarak daha da genişlemesi anlamına geliyor. Nüfustaki hızlı değişimler bunu gösteriyor.
İşte bu süreçte Bergamalılar’dan beri çevre hareketi olarak bizler genelde, toprağını, merasını, onları kuşatan orman alanlarını ve nehirlerini savunan emekçi köylüleri görüyoruz. Cerattepe'de, Munzur'da, Hasankeyf'te, Kaz Dağları'nda, Uşak'ta, Muğla'da, her yerde… Egemen ekoloji siyasetinin söyleminin de etkisiyle biz, çevre ve ekoloji denilince yalnızca ağaçları, nehirleri vb anlamaya başladık. “Çevre haberleri” neredeyse sadece bunlarla ilgili. Hâlbuki bu eksik bir bakış, bir yanılsama.
Ekolojik sorun ormanların tahribiyle sınırlı değil. Ormanlar kesilmese bile bugünkü endüstriyel/ kapitalist tarım ve sanayi en büyük kirlilik nedeni. Ekolojik sistemler üzerinde baskı yaratan, kırılmaya neden olan şey; kentler, sanayi üretiminin enerji ve ham madde ihtiyacı ve bu kentlerin, sanayilerin yarattığı atıklar. Türkiye'nin en elverişli tarım alanları endüstriyel (pestisit ve herbisitlerle, en küçük birimden en fazla verim almayı hedefleyen) tarım nedeniyle zehirlendi. Yanlış ürün deseni nedeniyle de yeraltı suları, göller ve bataklıklar hızla yok ediliyor. Bugün çevresel kirliliğin en ağır boyutta yaşandığı yerler sanayi merkezleri. Dilovası'nı biliyoruz. Bebeklerin plasentasında bile mikroplastikler ve kurşun gibi ağır metaller çıkıyor. Marmara Denizi'nin müsilaj gerçeğini, Marmara Denizi’nin çığlığını aklımızdan çıkarmayalım.
Şimdi biz, genelde, sorunu çok kısmî, yerel ve parçalı olarak ele alıyoruz. Akbelen ormanını talan eden, İkizköylüleri yurtlarından koparmak isteyen termik santral ve kömür ocağını sanki lokal, yerel bir olaymış gibi ele alıyoruz ve 5’li çeteden biri olan bir şirkete karşı mücadeleyi yalnızca oradaki köylülerin omuzlarına yüklüyoruz. Oysa o termik santralın ürettiği elektrik nerelerde kullanılıyor, ona kredi veren bankalar kimler, o şirketin diğer iştirakleri, şirketteki uzantıları, başka şirketlerle bağlantıları neler vs bunların hepsini ele almak bütünlüklü bir tablo çıkarmak zorundayız. Sanayi, enerji ve maden şirketleriyle tarım şirketleri arasındaki bağı birlikte ele alarak Türk kapitalizminin sermaye birikim modelini görmek zorundayız. Böyle yaptığımızda nüfusun büyük çoğunluğunun yaşadığı kentler ve sanayi merkezlerine; bütün Anadolu coğrafyasının, emek ve doğa güçlerini vampir gibi emen bu merkezlere ve hikâyenin çevrelerde nasıl yaşandığına odaklanmamız gerekiyor.
Emekoloji tartışmasını açmamızın arka planı bu. Bugün çalışmanın anlamı da, yaşamın anlamı da değişti. Fabrikaların hepsi zehir üreten birer merkez. Çok önemli bir çalışma var. Onur Hamzaoğlu'nun editörlüğünde hazırlanan “Kocaeli'nde Sanayi, Doğa, İnsan” adlı, Kocaeli Tabip Odası'nın yayınladığı kitap. Kitapta yedi sektörde kullanılan hammaddelerin, üretim sürecinde yayılan gazların ve bunların insan ve çevre sağlığı üzerindeki etkileri somut olarak ortaya kondu. Türkiye'de Onur Hamzaoğlu, Bülent Şık gibi halk sağlığı alanında çalışan hocalarımızın ortaya koyduğu gibi; sanayi ve endüstriyel tarım havzaları birer kanser, kurşun ve benzeri ağır metal zehirlenmelerinin yatağı hâline geldi. İktidar kanser verilerini açıklamadığı gibi, açıklayanlara da cezalar veriyor. Sanayi merkezleri ve onların etrafındaki emekçi mahalleleri ağır biçimde zehirlenme yaşıyor. İzmir Aliağa'daki kanser vakaları, Körfez, Bursa ve artık memleketin her yanını kanser hücresi gibi saran organize sanayi bölgeleri ve havzaları ekolojik yıkımın asıl merkezleri.
Emekoloji ile bu olguya dikkat çekerek, aynı zamanda ekoloji mücadelesinin kentlerde işçi sınıfı mücadelesinin bir parçası olarak, bizzat işçi örgütlerinin vermesi gereken bir mücadele olduğuna dikkat çekmek istiyoruz. İşçiler iş-ekmek için mücadele ediyor ve bugün bunları bile bulamıyor; aynı zamanda 10-12 saat çalışıp aldığı ücretle sofrasını zehirli gıdalarla kuruyor. Gün be gün bedeni zehirlenerek, gün yüzü görmeden hastalıkların pençesinde can veriyor. İş cinayetleri toplumun dikkatini çekmeye başladı. Fakat yılda ortalama iki bin işçi iş cinayetlerinde katlediliyorsa, yavaş ölüm denen meslek hastalıkları ya da bahsettiğimiz ekolojik zehirlenmeler nedeniyle de en az yılda yirmi bin işçinin katledildiği tahmin ediliyor. Somut veri yok; çünkü bu konu devletin gizli alanı; tespit edilmiyor, araştırılmıyor ve mevzuat işveren lehine olduğu için sendikalar da konuya ilgi göstermiyor.
‘İŞÇİ EKOLOJİK YIKIMIN KANARYASI’
Polen Ekoloji olarak Aslı Odman'la birlikte Bursa'da ve İzmir'de emekoloji panelleri düzenledik. Konuya ilgi gösterecek halk sağlığı uzmanları, işyeri hekimleri, iş güvenliği uzmanları, ekolojistler, gıda mühendisleri ve sendikaların iş birliğinde “Emekoloji Meclisleri” kurulmasını amaçladık ancak bunu henüz gerçekleştiremedik.
Geçen nisan ayında İşçi Sağlığı Günleri düzenlendi. Daha önce de İSİG Meclisi bu konuda çalışmalar yaptı. Bu çabaların örgütlü biçimde geliştirilmesine, kent merkezli, işçi sınıfı merkezli bir hareketin örülmesine ihtiyaç var. Bu alanda başka ülkelerdeki deneyimlerden yararlanmak gerekiyor. Aslı Odman’ın söylediği gibi işçi ekolojik yıkımın kanaryası. İşçi sınıfı meseleye buradan dâhil olmalı. Aykut Çoban hocamızın bu alandaki çalışmaları da bize yol gösteriyor.
Türkiye’de çevre hareketlerinin yerel ve tekil mücadeleler olarak kalmasını neye bağlıyorsunuz?
Bütün toplumsal hareketler ilk başta yerel ve tekil sorun odaklıdır genellikle. Çünkü ateş düştüğü yeri yakar ve ilk can havliyle oradakiler refleks gösterir. İşçi grevlerinde de, kadın cinayetlerinde de bu böyle. Sorun, bunların başarıya ulaşmak için nasıl bir program ve strateji izlemesi, nasıl bir söylem kurması gerektiği. Aykut Çoban'ın 2018'deki “Yine Dene, Yine Yenil“ yazısında ortaya koyduğu gibi, Türkiye'deki çevre hareketine hâkim olan anlayış; yerelliğin aşırı önemsenmesi, hareketin siyasetler üstü olduğu savunusu ve tekil sorun odaklılığın aşılmaya çalışılmaması.
Burada kuşkusuz, bu hareketlerin solun ve sosyalist hareketin yenilgi ve kriz yaşadığı bir ortamda hâkim/hegemonik ekoloji siyasetini -Birleşmiş Milletler ve Yeşillerin liberal anlayışlarını- benimsemeleri durumu söz konusu. Sınıf bakış açısının, tarihsel ve toplumsal bakış açısının yani Marksist yaklaşımın yerine liberal anlayışın alması hareketin mutlak bir tekrarın içine hapsolmasına neden oldu. Bir yereldeki bir şirketin hedef alındığı tekil sorun ortadan kalktığında ya da hareket başarısız olduğunda, hareket de sanki “ekolojik sorun” sadece o şirketin faaliyetiymiş gibi sonlanıyor. Sonra aynı şirket ya da ötekisi geliyor, ona karşı aynı yöntemlerle tekrar mücadele ediliyor. Fakat her durumda hareket biraz daha zayıflıyor. Ya da kapıdan kovduğu şirketi/ sorunu başka bir biçimde bacadan içeri geri alıyor; termik santrala karşı çıkıp ekoturizm, temiz enerji, adil geçiş ve benzeri liberal tezleri savunarak.
‘YENİ DENEYİMLER TOPLUMSALLAŞTIRILMIYOR’
Yerelde hareket başlarken tekil sorundan mağdur olan herkesin harekete katılmasını sağlamak amacıyla mücadelenin “siyasetler üstü” olduğunu ileri sürmek anlaşılabilir bir strateji. Fakat bunda solun yenilgi ruh hâlinin yarattığı psikolojinin de etkisi olduğunu ve ağaç kurtarırken ormanı kaybetmemize neden olduğunu da belirtmek istiyorum. Termik santrala karşı çıkıp kömür ocağının kapatılmaması için eylem yapmak ya da İliç’te işsiz bırakılanların yeniden iş bulması adına madenlerin yeniden açılmasını istemek gibi absürt durumlarla karşı karşıya kalıyoruz. Çünkü meseleye bütünlüklü yaklaşmıyoruz. Sosyalist partilerimiz tarım çalıştayları yapıyor; ama emekçi köylülüğün örgütlenmesi ve işçi sınıfının sağlıklı besine erişimi konusunda henüz kalıcı bir örgütlenme yaratılamadı. Çiftçi-Sen gibi, solun 12 Eylül'den sonraki en önemli örgütlenme girişimi de akamete uğradı.
Bir diğer sorun ise maalesef bizde eleştiri-özeleştiri kültürünün zayıf olması. Bir hareket yense de yenilse de oturup "Nerede başarılı olduk?", "Nasıl kazandık?", ya da "Neden kaybettik?" bunun muhasebesi yapılmıyor. Yeni deneyimler toplumsallaştırılmıyor. Hareketin teorisiyle pratiğinin özneleri birbirinden farklı.
Polen Ekoloji olarak Ekoloji Enstitüsü ile akademi ve aktivizm arasındaki bağları güçlendirmeye çalışıyoruz. Aktivistlerin kendi deneyimlerini araştırma nesnesine dönüştürmeleri, bunlardan ders çıkarmaları ve bunları diğer hareketlerle paylaşmaları gerekiyor. Bunu yaparken de "Ben her şeyi anladım/ bildim" gibi bir yaklaşımla değil; forumlar, atölyeler ve kolektif demokratik tartışmalar yoluyla ilerlemek gerekiyor. Son 20-25 yıla damga vuran Cerattepe, Munzur Vadisi, Hasankeyf, Bartın gibi mücadeleler üzerine ne yazık ki yeterince eleştirel politik çalışmalar yapılmadı. Yıllar önce Sinan Erensu ve Erdem Evren ile birlikte, Sudan Sebepler kitabında, HES'lere karşı mücadelelerin ekonomi politiğini ve direnişin bilgisini üretmeye çalışan bir derleme yaptık. Ekoloji Almanağı çalışması da aynı amaçla hazırlandı.
Ekoloji hareketinin kadın hareketinden, emek hareketinden, yerli halk hareketlerinden ve diğer toplumsal mücadelelerin hepsinden öğrenmesi; bütün bu hareketlerin ürettiği olumlu özellikleri; örneğin kadın temsiliyeti ve eşitliği gibi kazanımları içselleştirmesi gerekiyor. Sınıf mücadelesinin özü ve temeli, sınıf mücadelesinin tarihine hâkim olmaktır. Tarih bilinci, sınıf bilincidir. Kendi tarihini öğrenemeyen, bundan bir okul gibi yararlanamayan ve başka ülkelerin, başka halkların mücadelelerinden öğrenemeyen bir hareketin elbette başarı şansı olamaz. Egemenler tarafından yolundan saptırılması işten bile değildir.
Türkiye'de madencilik, enerji, inşaat ve tarım politikaları üzerinden kurduğunuz tarihsel hat bugünkü eko-kırım tartışmalarını nasıl etkiliyor?
Öncelikle burada "eko-kırım" kavramının kullanımıyla ilgili birkaç yanlışlığa işaret etmek istiyorum. Birincisi, her türlü çevre sorununa "eko-kırım" denilerek kavramın içeriği ve anlamı bozuluyor. Her türlü toplu insan katliamı soykırım olmadığı gibi, her ağaç katliamı da eko-kırım değil.
İkincisi, eko-kırım kavramı, soykırım kavramı gibi sorunu hukuki olarak uluslararası hukuk literatürüne sokmayı amaçlıyor ve Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin yargılama konusu olması hâline getirilmesini amaçlıyor. Bu nedenle bu yaklaşımı son derece yön saptırıcı, manipülatif ve liberal bir siyaset olarak görüyorum. Dünyada Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları fiilen etkisizleşmiş, uluslararası insan hakları hukuku çökmüş durumda. Hukukun her gün ayaklar altına alındığı bir dönemde yeni bir hukuk kategorisinin peşine düşüyoruz. 12 Eylül Anayasası hukuki açıdan en çevreci anayasalardan biri. AKP'nin yirmi yıllık mesaisine rağmen hâlâ birçok çevre koruma yasası yürürlükte. Buna rağmen bütün yıkım projeleri devam ediyor. Dolayısıyla sanki ülkede hâlâ işleyen parlamenter sistem, şirketlerin ve hükümetlerin bağlı olduğu etkin bir hukuk sistemi varmış gibi eko-kırım yasaları çıkarılması için mücadele etmeyi enerji israfı olarak görüyorum.
Yaşadığımız sorunu adlandırırken kullandığımız kavramların referans çerçevesi son derece önemli. Bu nedenle bugünkü madencilik, enerji, inşaat ve tarım politikalarının yarattığı ekolojik sorunları; küresel kapitalizmin gelişme ve büyüme eğilimleriyle, bunun bir parçası olarak Türk kapitalizminin küresel iş bölümünde kendi alanını genişletme stratejisi, yani sermaye birikim stratejisiyle bağlantılı biçimde analiz ederek, bu kuramsal çerçeveyi kullanarak tartışmayı yeğliyorum. Doğrusu da bu.
Bu bakımdan, küresel olarak kapitalist-emperyalist sistemin; özellikle 2008 krizinde patlak veren fakat daha öncesinde belirginleşen kâr oranlarının düşmesi, Çin ve Hindistan gibi yeni güçlerin küresel ekonomideki pazar paylarını artırmaları, dijitalleşmenin otomotiv, demir-çelik ve tüketim araçlarının üretimi gibi geleneksel üretim alanlarını da etkileyecek şekilde genişlemesi, küresel tedarik zincirlerinin kırılganlığının artması, yeni enerji teknolojilerindeki rekabet, finans kapitalin egemenliği bakımından da belirleyici hâle gelen yapay zekâ ve toplumsal denetim teknolojilerindeki rekabet gibi eğilimlerin sonucunda yeni bir ekstraktif dalga, dünyanın yeniden paylaşılması ve yeni tahakküm alanlarının inşası süreci içindeyiz.
Nadir toprak elementleri üzerindeki hâkimiyet kavgası, derin deniz madenciliği, hatta Ay’a yapılan yolculuklar ve Ay'da madencilik arayışları, geleneksel enerji kaynakları üzerinde tam egemenlik kurmak amacıyla Venezuela ve İran'a yönelik emperyalist müdahaleler, gümrük vergilerini artırma biçimindeki ticaret savaşları ve askerî bütçelerin rekor kırması gibi sonuçlar tüm dünyada kuralsız, hukuksuz, sınırsız bir yıkımı tetiklemiş durumda. Türk burjuvazisi de bu koşullardan en azami şekilde faydalanarak hem kendi krizini aşmaya hem yeni kâr alanları yaratmaya hem de küresel emperyalist sistem içerisinde "küçük Çin" olmaya gayret ediyor. Bu çabaları küçümsememek gerekir. Yüzyıllık "küçük Amerika" hayali bugün "küçük Çin" olarak revize edildi; ama bu Anadolu'nun "küçük Afrika" olması ile sonuçlanacak bir strateji.
‘OSMANLI HAYALLERİ YALNIZCA AKP İLE ALAKALI DEĞİL’
Türk burjuvazisinin Osmanlı hayalleri yalnızca AKP ile alakalı değil. Yeni Osmanlı olma, Trump'ın "yeniden güçlü Amerika", İsrail'in "Büyük İsrail" hedefleriyle benzer karakter taşıyor. Türk burjuvazisi AKP-MHP iktidarı eliyle bunu hayata geçirmek için tarihsel fırsat yakaladığını düşünüyor. 90’larda Sovyetler Birliği'nin dağıldığında "Adriyatik'ten Çin Seddi'ne kadar Türk Dünyası" hayalleri şaha kalkmıştı, hatırlayanlar vardır. Şimdi de tam da dünyanın efendileri uluslararası hukuku ilga edip, dünyayı yeniden paylaşmaya ve sınırları yeniden çizmeye başlamışken, G20 ülkesi olarak Türk burjuvazisi de Yeni Osmanlı olmak için teyakkuz halinde: savunma sanayisindeki yatırımlar, madencilik şirketlerinin millî güvenlik kapsamına alınması, Anadolu'nun ve özellikle Trakya'nın lojistik üs hâline getirilmesi (üçüncü havalimanı, yeni demiryolları, Basra Körfezi'ni Mersin Limanı’na ve Trakya üzerinden Avrupa'ya bağlayan mega yol projeleri) Ataşehir’in Dubai’nin yerine finans merkezi yapılması için girişilen hukuki düzenlemeler, altın madenciliğinin 20 işletmeden 130-140’lara çıkarılmaya çalışılması, Koza Altın’ın adının Türk Altın yapılması, MAPEG'in her ay binlerce hektar yeni maden sahası ilan edip ihaleye çıkarması, "Süper Talan Yasası" ve Cumhurbaşkanlığı'nın şirketlere kolaylık sağlamada üstlendiği yeni görevler, Mavi Vatan politikaları, Diyarbakır çevresindeki petrol ve kaya gazı sondajları gibi gelişmeler de aynı bütünün parçaları.
Tam anlamıyla gözü dönmüş bir saldırganlık söz konusu. Türk burjuvazisi açısından bir bekâ sorunu olarak bu, konjonktürden yararlanarak, dünya kapitalist sistemi içindeki yerini büyütmek ve yeni kâr alanları elde etmektir.
Bütün bu olguların toplamı bizim açımızdan Dünya Savaşı yani dünyanın yeniden talan paylaşımı olgusunun her alanda belirleyici analiz çerçevesi olması gerektiğini gösteriyor. Kuşkusuz biz Dünya Savaşı'nın kaybedenleri, yıkıma uğrayanları, sömürülenleri, katledilenleri olarak sadece analiz değil, aynı zamanda bugünkü mücadelemizi de “dünya devrimi” bakımından ele alıp ona göre yerelden küresel mücadele ağlarını örmeliyiz.
Liberal çevreciliğe ve bireysel sorumluluk vurgusuna eleştirel yaklaşıyorsunuz. Bu yaklaşımın ekolojik krizi görünmez kılan yanları neler?
Liberalizm, hele de neoliberalizm; "toplum yoktur”, yalnızca rasyonel, yani kendi çıkarını en üst düzeye getirmekten başka fikri ve zikri olmayan birey vardır ideolojisine dayanır. Toplumsal sorunlara bireysel çözümler aramak liberalizmin temel karakteri. Bu yalnızca çevre meselesinde değil; işsizlikte, konut sorununda ve benzeri alanlarda da böyle.
Çevresel konularda da aynı yaklaşımı görüyoruz. Her yaz mevsiminde moda olduğu gibi İstanbul'da ve aslında birçok kentte su kesintileri gündeme geldiğinde baraj doluluk oranları herkesin takip ettiği başlıca konu olur. Medyada, belediyelerin panolarında suyun israf edilmemesiyle ilgili afişler, reklamlar baş gösterir. Duş süremizi kısaltmamız istenir. Çevreci STK'lar da “su krizi”ne karşı yağmur hasadı, gri suyun yeniden kullanımı gibi teknolojileri anlata anlata bitiremezler. Oysa bir emekçi, bir asgari ücretli zaten hayatının her alanında tasarruf ederek yaşıyor. Utanmadan bir de emekçinin kullandığı suyu su israfı olarak reklam ediyorlar! Peki bir tekstil fabrikasının, bir deri fabrikasının ya da başka bir sanayi tesisinin saatte kaç bin ton, kaç bin İstanbullu’nun bir yılda tükettiğinden fazla su tükettiğini bilmiyorlar mı? Madenlerdeki arıtma için ya da endüstriyel tarımda şeker mısır üretiminin ne kadar su tükettiği bilinmiyor mu? Elbette biliniyor. Ama onların çıkarları ve onların faaliyetleri asla sorgulanamaz. Bu kadar çok meta üretimi yapılmasına rağmen neden yoksulların sayısı, açlıkla karşı karşıya olanların sayısı artıyor. Dünyanın zenginliği tekellerde, bir avuç kapitalistin ve sermaye oligarşisinin elinde toplanıyor. Bu gerçeğe rağmen hâlâ duş süresinden, yağmur hasadından bahseden yalancı, şirketperver ve sermayeperver biridir.
Ekoloji mücadelesinin politikleşmesi gerektiğini savunuyorsunuz. Bu politikleşme nasıl bir örgütlenme ve dil gerektiriyor?
Ekoloji hareketinin politikleşmesi gerektiğini savunurken esas olarak başka tür bir politik varoluşa ihtiyaç olduğuna dikkat çekmek istiyoruz. Yoksa Akbelen'de, Cerattepe'de ya da yurdun herhangi bir yerindeki tekil sorun odaklı hareketlerin -kendilerini "siyasetler üstü" olarak tanımlasalar bile- apolitik olduklarını düşünmüyoruz. Bu hareketler politiktir ve bu nedenle de iktidarın her türlü baskısına ve kötülüğünün her biçimine maruz kalıyorlar.
Dikkat çekmek istediğimiz nokta; politika tarzının, politika yapma biçiminin, söylem ve pratiğin değişmesi gerektiği. Burada hareket noktamız yine mevcut hali hazırda yürüyen hareketin kendisi. Bu hareketin kendisini tekrardan kurtarması, başarılı olması ve ekolojik sorunların ve yıkımın durdurulması için ne yapmamız gerekiyor? Sormamız gereken soru bu. Burada politikleşmeyi sadece iktidara karşı olmak, "Kahrolsun kapitalizm", "Kahrolsun faşizm" demek gibi dar bir çerçevede ele almamak gerekiyor.
Birincisi, yerel tekil sorunun / failinin sistemsel bağlantılarını açığa çıkarmak ve bu bağlantıların hepsini kapsayacak şekilde sorunun tanımlanması. İkincisi, birincisine bağlı olarak yerel tekil sorunun ve failinin “memleket meselesi” olarak açığa çıkarılması. Akbelenin, Muğla'nın, Türkiye'nin bir meselesi olduğunu açık ve net olarak ortaya konulması. Bununla beraber yerelin kimlerle ittifak kuracağının ortaya çıkarılması ve bu ittifakların ve birliklerin kurulması. Çoğu zaman yerel hareketlerin en yakındaki köylülerle bile temas kurmayı, havza bazlı örgütlenmeyi ya da “çevre sorunu” ile “tarım/ köylü sorunu” ve “emek sorunu”nu ilişkilendirmeyi, buna uygun örgütlenme ve söylem geliştirmeyi beceremediğini, medyada da görünürlük, hukuk ayakları üzerinden başarı elde etmeye çalıştığını görüyoruz. Bu yolla bazen başarılı oluyoruz, ama genelde başarısız oluyoruz. Ya da kendi arka bahçemizi kurtarırken memleketi kaybettiğimizin farkına varmıyoruz. Aciliyet hissi ile demokratik teamülleri, araştırma, tartışma, temsiliyet gibi sorunları göz ardı ediyoruz. Çoğu zaman da durup düşünmeden bir eylemden öbürüne koşuşturuyoruz. Aynı şeyleri tekrarlayıp farklı sonuç bekliyoruz. Belki birileri için bu durum zevahiri kurtarmaya yarıyor ama hareketin ilerlemesini sağlamadığı açık.
Sadece son 20 yıldaki harekete bakarsak durum böyle. Birçok platform tabelaya dönüştü. Ulusal çaptaki ve karma platformlar etkisiz ve fiilen çalışmıyorlar da. Yeni yıkım alanlarındaki hareketler geçmişteki aynı sorunları yaşıyor. Deneyim aktarımı yapacak ağlar değişmiş. Çevre hukukçuları örgütsüz, bütün davalar birkaç kişinin üzerine kalıyor. Yeni stratejiler geliştirmek için yeterli mesai yapılmıyor. Karmakarışık bir durum var. Sayısız çalıştaylar yapılıyor ama bunlardan üretilen öneriler sonuç metinlerinde kalıyor. Bilgi-belge üretimi kapasitemiz zayıfladı. TMMOB’daki solun güç kaybı, iktidarın baskıları da çok ciddi sorun. İliç'teki katliamın hemen ertesinde Çevre Mühendisleri Odası'nın genel merkezini AKP-MHP aldı. Bu çok ağır bir durumdu. Kısacası ortada sorunun sistemsel boyutlarını es geçerek programsız, stratejisiz ve demokratik örgütsel ağlar, forumlar ve benzerlerini geliştirmeksizin, içinde bulunduğumuz tekrardan çıkmamız mümkün değil.
‘BAŞKA KURTULUŞUMUZ YOK’
Karşı karşıya olduğumuz sorunların farklı düzeyler içerdiğini, bu yüzden her farklı düzey için farklı örgütlenme politikaları geliştirmek zorunda olduğumuzu düşünüyoruz. Örneğin öncelikle sosyalist, ekososyalistlerin forum, çalıştay ve benzeri ortamlarda buluşarak hem halihazırdaki hareketin hem genel olarak sosyalizmin ekolojik boyutları/ sorunları gibi gelecek konularını tartışmalıdırlar.
Polen Ekoloji Kolektifi olarak dünyadaki ekososyalist buluşmalarına katılıyoruz. Oradaki tartışmaları Türkiye'ye taşımaya gayret ediyoruz. Yakın zamanda Türkiye'de bir ekososyalist buluşma yapmak istiyoruz. Şimdiden görüldüğü gibi her taraf madencilik, enerji, OSB'ler ile yağma ediliyor. İran'a emperyalist müdahale, bölgedeki su sorunu, Fırat ve Dicle'nin bölgenin su ihtiyacı açısından önemini gösterdi. Bu yıl kasım ayında Antalya'da iklim zirvesi, önümüzdeki yıl da Dünya Su Forumu var. Her iki zirve de maden, su, enerji şirketlerinin bölgesel kaynakların paylaşılması, bunun için gerekli yasal düzenlemelerin karşılıklı antlaşmaların yapıldığı zirveler. Emeğin, doğanın sömürüsünde atılacak yeni adımların kararlaştırıldığı zirveler. Ve mevcut kapitalist sistem var olduğu müddetçe, bu talanların arkasının kesilmeyeceği, dünyanın bir paylaşım savaşına doğru gittiğini hesaba katarsak ya kapitalist barbarlık ya sosyalizm ikilemiyle karşı karşıya olduğumuzu görmeliyiz. Dolayısıyla sosyalist hedeflerle, toplumsal kurtuluş ile içten bağlanmış bir ekoloji hareketinin de yaratılması gerekiyor. Başka kurtuluşumuz yok.
*Sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek tutuklanan Cemil Aksu'nun yargılandığı davanın ilk duruşması 14 Temmuz Salı günü saat 11.00'de İstanbul 22. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülecek. Polen Ekoloji Kolektifi, "14 Temmuz'da Cemil'i almak için birlikte olalım" diyerek duruşmaya çağrıda bulundu.