Üniversite öğrencisi yine borçlanmış.
Ekonomik ve sosyal vaadi olmayan üniversitenin çöküşü kaçınılmazdır
türkiye'de üniversite öğrencisine aylık yaşam maliyetinin 30 bin tl olduğu hesaplanırken, devletin verdiği 4 bin tl'lik borcun yetersizliği vurgulanıyor. bu durumun toplumu "okumak sana göre değil" mesajıyla karşı karşıya bıraktığı belirtiliyor.
türkiye, barınma, beslenme ve eğitim giderlerini (eğitim materyalleri, etkinlik, staj ve proje, iletişim vb.) karşılamadığı ve aylık yaşam maliyeti asgari 30 bin tl. olarak hesaplanan üniversite öğrencisine 4 bin tl. borç vermektedir. bu, her gün biraz daha yoksullaşan, asgari ücretle aile geçindiren topluma “okumak sana göre değil” demektir.
Üniversite, demokratik yaşamın gelişmesinin, uygarlaşmanın ve toplumsal değişimin yönünü tayin eden kurum olmanın yanı sıra alt ve orta sınıf ailele çocuklarının sosyal ve ekonomik statü edinme, yani daha iyi bir yaşam, güvenceli meslek ve saygınlık edinmenin yoluydu. Ne zaman ki üniversite piyasa için bilgi ve bilim üretmeye yöneldi o zaman bütün bu niteliklerini de kaybetti. Bugün üniversiteleri anlamsızlaştıran sorunlar bu değişimin sonucudur.
Ekonomikleştirilen her toplumsal kurum kendisine anlam veren değerlerden uzaklaşır. Çünkü piyasa onun rantıyla, ekonomik sonuçlarıyla ilgilenir. Piyasada rekabet ve kriz vardır; rekabetin ve krizin olduğu yerde ise adalet ve eşitlik olmaz. “Ekonomik sorunların öğrencilerin üniversite tercihlerine etkisi ile devlet ve daha az olmakla birlikte özel üniversitelerdeki kontenjan düşüşünün yüksek öğretime etkisi” üniversitelerin işlevini ve anlamını yitirmesiyle doğrudan ilgilidir.
Üniversitelerdeki yapısal dönüşüm, üniversitelerin öğrencilerden, öğrencilerin üniversitelerinden beklentisini kökünden değiştirdi: Üniversite akademi iken yani bilimsel bilgi üretirken ekonomik becerilerin yanı sıra bireyin entelektüel gelişimini ve onun topluma katkısını ön plana alırdı. Neoliberal dönüşümle birlikte geleneksel değerlerin yerini bireysel çıkar, iş gücü piyasasına uyum ve rekabet aldı. Yani üniversite, bir nevi bireysel başarı ve ekonomik rekabet gücü kazandıran bir araca dönüştü. Diploması ise rekabete katılımın belgesi olmanın ötesinde bir anlam ifade etmiyor. Bugün tıp dahil hiçbiri üniversite mezunu sınav, mülakat, aday personel gibi üniversite dışındaki engelleri aşmadan mesleğini icra edemiyor. Mesela devlet, üniversitelerin yetiştirdiği öğretmene “öğretmen” demiyor. Çünkü istihdam alanını daraltıp diplomalı işsiz stokunu artırarak sınav, mülakat ve siyasi kararlara diploma üstü güç atfediyor. Rakibin ve engelin çok olduğu bu sıkıcı süreçten kaçmak isteyen öğrenci, ya ekonomik getirisi yüksek, rekabetin düşük olduğu alanlara yönelmek ya da okulla arasına mesafe koymak zorunda kalıyor. Haliyle hem öğrenci tercihini hem kontenjan dağılımını büyük oranda mezuniyet sonrası rekabet belirlemiş oluyor.
Kontenjanların boş kalmasında ya da kayıt hakkı kazandığı halde öğrencilerin kayıt yaptırmamasında üniversite sayısının veya kontenjan oranlarının artırılmasının yanı sıra ortaöğretimin yönlendirememesinden ve “geleceğin meslekleri” propagandasından kaynaklanan tercih hatasının payı olmakla birlikte asıl neden bölümün, üniversitenin ve üniversitenin bulunduğu kentin yaşam maliyetinin öğrencinin ekonomisi ile örtüşmemesidir: Öğrenci barınma, beslenme, ulaşım ve genç insanların zorunlu sosyal giderleri gibi temel yaşam maliyetleri ile okula kaydolduktan sonra yüzleşmektedir. Öğrenci o andan itibaren üniversite öğrencisi olmanın sürecin sonu değil, aşılması gereken engellerin ilk aşaması olduğunu fark etmektedir.
Türkiye, barınma, beslenme ve eğitim giderlerini (eğitim materyalleri, etkinlik, staj ve proje, iletişim vb.) karşılamadığı ve aylık yaşam maliyeti asgari 30 bin Tl. olarak hesaplanan üniversite öğrencisine 4 bin Tl. borç vermektedir. Bu, her gün biraz daha yoksullaşan, asgari ücretle aile geçindiren topluma “Okumak sana göre değil” demektir.
Derinleşen ekonomik kriz ve yükseköğretim politikalarındaki yapısal dönüşümler, pek yakında dengeleri kökünden sarsacak gibi gözüküyor. En büyük işveren olan devlet işe alımlarda diplomayı zorunlu koşul olarak öne sürmese üniversiteler öğrencilerini büyük oranda kaybeder. Bu zorlama bile ekonomik ve sosyal vadi olmayan, öğrenciler ve aileleri için sürdürülmesi imkansız dayanıklılık testine dönüşmüş üniversiteleri kurtarmaya yetmeyecektir.