Soykırımın izleri silinmemiş.
Êzîdî Soykırımı bitmedi | Azad Barış: Ölüler mezarsız, kayıplar isimsiz, hakikat sahipsiz kalmasın
kaçırılan kadınlar, köle pazarları, kimliksiz bırakılan çocuklar ve uluslararası kararlar... azad barış, êzîdîlerin mücadelesinin geçmişin yasını taşımak değil, geleceğe insan onuru bırakmak olduğunu belirtti.
kaçırılan kadınlar, köle pazarları, kimliksiz bırakılan çocuklar ve kağıt üzerinde kalan uluslararası kararlar... "şengal’in geleceği, êzîdî iradesinin yok sayıldığı masa başı anlaşmalarla değil; irak anayasası içinde öz güce dayalı bir statüyle kurulabilir." azad barış anlattı: "bizim mücadelemiz geçmişin yasını taşımak için değil, geleceğe insan onuru bırakabilmek için sorumluluğu büyütme mücadelesidir.".
3 Ağustos 2014’te Êzîdîlerin kutsal ana toprakları Şengal’de, bütün aşamaları önceden hesaplanmış sistematik bir yok etme planı devreye sokuldu. Binlerce Êzîdî katledildi, kadınlar ve çocuklar kaçırıldı, yüz binlerce kişi yerinden edildi. Aradan geçen 12 yıla rağmen soykırımın yarattığı yıkım, kayıpların akıbeti ve adalet arayışı hala güncelliğini koruyor.
Katliamın üzerinden geçen yıllara rağmen yüz binlerce Êzîdî hala kendi topraklarına dönemedi. Binlerce kadın ve çocuğun akıbeti belirsizliğini korurken, toplu mezarlar, zorla kaybetmeler ve cezasızlık politikaları hakikat ve adalet arayışının önündeki en büyük engellerden biri olmaya devam ediyor.
Fermanın hemen ardından Şengal Dağı’na ulaşan ve o günden bu yana hakikat ve adalet mücadelesini sürdüren Êzîdî Kültür Vakfı Yöneticisi Dr. Azad Barış ile 3 Ağustos 2014’ü, katliamın ardındaki sorumluluk zincirini, uluslararası soykırım mahkemesi talebini ve Şengal’in özerklik ihtiyacını konuştuk.
3 Ağustos’tan dört gün sonra Azad Barış Şengal Dağı’ndaydı. Anlattığına göre, ölümün gölgesi her şeyin üzerine düşmüştü. Fakat orada yalnızca ölüme tanıklık etmedi. Ölümün ortasında yeni bir hayata yol açmaya çalışanları da gördü. Korkunun ve çaresizliğin içinde, yaşamanın hala bir anlamı olduğuna tutunanların yanındaydı. Nefesin bile ölçülü alındığı Şengal’de, umudu korumak için birbirine el uzatan insanların arasındaydı:
“Bazı felaketler vardır; söz onları bütünüyle taşıyamaz. Vicdanın üzerini örtemez, aklın önüne koyduğu yükü hafifletemez. 3 Ağustos 2014’te yaşananlar da böylesi bir felaketti. Ne vicdanın ne de aklın kaldırabileceği kadar ağırdı. Üstelik yalnızca Ezidiler için değil, herkes için. Aradan on iki yıl geçti. Fakat o günün ağırlığı hala aynı yerde duruyor. Çünkü Şengal’de yaşananlar insanlığa, birlikte yaşama iradesine ve bir daha birbirimize güvenebilme ihtimaline yönelmiş büyük bir kırılmaydı.
Neler gördüğümü, neler yaşadığımı bugüne kadar bütünüyle anlatamadım. Bugün de anlatmayacağım. Ama hepsini yazdım. Tamamlanmış, yayımlanmayı bekleyen bir metin var. Yalnız onu yayımlamaya hala cesaret edemiyorum. Bugün, üzerine konuşmaya nadiren cesaret edebildiğim günlerden biri. Fakat burada mesele ben değilim. Mesele, orada yaşananların suskunluğa mahkum edilmemesi; bin yıllardır susmaya zorlanan pirler, kadınlar, çocuklar ve mezarsız bırakılan insanlar adına sözün yeniden kurulabilmesidir.”
‘Önceden tasarlanmış bir yok etme düzeni’
Azad Barış, 3 Ağustos’ta Ezidilerin kutsal ana topraklarında, önceden tasarlanmış ve bütün aşamaları hesaplanmış bir yok etme düzeni işletildiğini vurgularken; failler açısından bunun, neredeyse dini bir ritüel titizliğiyle gerçekleştirilen toplu bir katliam töreni olduğunu anlattı.
“Ezidi toplumu ise hafızasında yetmiş iki kez yaşadığı felaketin yetmiş üçüncüsüyle karşı karşıya bırakıldı. Çaresiz, kimsesiz ve kendisini koruması gerekenler tarafından terk edilmiş hâlde, kasaplarına teslim edilen kuzular gibi ölümün önüne sürüldü.
Tanrı adına yola çıktıklarını söyleyen, fakat tanrının en kutsal emaneti olan insanın canını acımasızca alan o zebaniler Ezidilerin üzerine salındı. O gün adına IŞİD denilen, daha sonra kendisini İslam Devleti diye adlandıran ve farklı ölüm mangalarına dönüşen yapı, bu suçun görünen yüzüydü. Fakat Şengal’de yaşananları yalnızca birkaç bin silahlı militanın vahşetiyle açıklamak mümkün değildir. Orada, tarihin derinliklerinden taşınan, rafine edilmiş bir kinle yoğrulmuş daha büyük bir akıl vardı. Selamet getirdiğini söyleyerek masumları öldürenler, yalnızca Ezidileri hedef almadı. Vicdan sahibi bütün insanlığı dehşete düşürdü. Kardeşliği, komşuluğu, dostluğu ve sadakati sakatladı. Bir toplumu ayakta tutan güven bağlarını felç etti.”
Katliamın sorumluluğu yalnızca saldırıyı gerçekleştirenlere ait değildi.
Azad Barış, seyirci kalanlardan yüzünü çevirenlere ve yardım etme imkanına sahipken geri çekilenlere kadar birçok kesimin büyük terk edilişin parçası olduğunu söylerken şunları ekledi:
“Ezidilerin güvenliğini sağlamakla yükümlü peşmerge güçleri geri çekildi. Ezidilerin ellerindeki meşru savunma silahları ve araçları daha önce alınmıştı. İnsanlar, kendi kutsal topraklarında savunmasız ve yapayalnız bırakıldı. Bu, insanın hem dua edip hem de hiçbir yardımın gelmediğine tanıklık etmek zorunda kalmasıydı. Tanrının körlüğü, sağırlığı ve dilsizliğiyle baş başa bırakılmak gibi bir şeydi. O gün bize, sanki bütün tanrılar lal, sağır ve körmüş gibi hissettirdi. İnsanın dünyaya duyduğu güveni yerinden söken gerçeklik buydu. Biz yaşananlara özünde böyle bakıyoruz.”
‘Şengal’deki felaket geçmişte kalmış değildir, hala devam ediyor’
O gün yedi binin üzerinde insan öldürüldü. On binin üzerinde insan kaçırıldı. Yaklaşık üç yüz bin kişi evini ve toprağını terk etmek zorunda kaldı. Aradan on iki yıl geçmesine rağmen hala çadır kentlerde yaşayan insanlar var. Hala kayıp kızlar, kadınlar ve çocuklar var. Hala mezarı bulunamayan, yasını tamamlayamayan aileler var.
Şengal’in yalnızca boşaltılmadığını insanından, inancından ve kültüründen koparılmak istendiğini vurgulayan Azad Barış, şöyle konuştu:
“Yaşanan şey yalnızca insanların öldürülmesi değildi. Bir halkın belleği, inancı, dili ve yeryüzündeki varlığı da yok edilmek istendi. Bu nedenle Şengal’deki felaket geçmişte kalmış değildir. Hala devam etmektedir. Şengal’in tozu yalnızca taşların ve yolların üzerine çökmedi; insanların zihnine, hafızasına ve ruhuna da yerleşti. Bizim anlatımız, o çöken tozu kaldırmaya yönelik bir çabadır. Çünkü bazı sözler gecikir. Bazı sözler insanın boğazında yıllarca düğümlenir. Bazı sözleri söylemek büyük bir cesaret ister. Fakat hiçbir söz, yaşananların ağırlığını bütünüyle taşıyamaz.
Yine de konuşmak zorundayız. Çünkü böylesi bir felaket karşısında susmak, yalnızca geçmişi sessizliğe gömmek değildir; gelecekte işlenebilecek suçlara da yer açmaktır. 3 Ağustos 2014’ün üzerine örtülen her sessizlik, yeni bir yıkımın kapısını aralar. Biz o kapıyı kapatmak için konuşmaya devam ediyoruz. Ölüler mezarsız, kayıplar isimsiz, hakikat sahipsiz kalmasın diye.”
Êzîdîler, tarih boyunca inançları ve kimlikleri nedeniyle maruz kaldıkları katliamları, sürgünleri ve soykırım girişimlerini “ferman” olarak adlandırıyor. 3 Ağustos 2014’te yaşananlara da kimi kaynaklar 73., kimileri ise 74. ferman diyor. Doğrusu ne? Azad Barış şöyle yanıt veriyor:
“3 Ağustos 2014’te yaşanan Ezidî Soykırımı anlatılırken kullanılan ferman kavramı, yalnızca sayısal bir sıralamayı ifade etmez. Bu, toplumsal hafızanın kendi acısını anlamlandırma ve kuşaktan kuşağa aktarma biçimidir. Ezidî cemaati içinde 2014’te yaşananlarla birlikte ferman sayısının 72’den 73’e yükseldiğini söyleyen çok yaygın bir anlatı vardır. Bunun yanında 74. ferman diyenler de bulunuyor. Çünkü bugüne kadar yaşanan fermanların sayısı konusunda herkesin üzerinde uzlaştığı, kesin ve eksiksiz bir tarihsel kayıt mevcut değildir. Farklı sözlü tarih aktarımları, farklı sayımları beraberinde getirmiştir.”
Bugüne kadar yaşanan fermanların sayısı konusunda herkesin üzerinde uzlaştığı, kesin ve eksiksiz bir tarihsel kayıt mevcut değil. Farklı sözlü tarih aktarımları, farklı sayımları beraberinde getirdi. Ben 73. ferman ifadesini kullanıyorum. Çünkü benim bildiğim ve içinde yetiştiğim hafıza aktarımında 2014 katliamı, daha önce yaşandığı kabul edilen 72 fermanın devamı olarak anlatılır. Bu nedenle 73 demek yanlış değil; 74 diyenlerin aktarımını da tümüyle geçersiz saymak mümkün değil. Buradaki esas mesele, hangi sayının matematiksel olarak doğru olduğundan çok, ferman anlatısının Ezidî hafızasında neye karşılık geldiği.”
‘Vicdan sahibi Müslümanların yüzleşmesi gerekir’
Fakat asıl sorulması gereken: Êzîdîler neden yüzyıllar boyunca tekrar tekrar ortadan kaldırılmak istendi? Ezidîleri yok etmek, inançlarından vazgeçirmek ve topraklarından silmek neden bazıları için bu kadar hayati bir amaç haline geldi?
Neredeyse her kuşağın katliam, sürgün, zorla din değiştirme veya yok edilme tehdidiyle sınandığını belirten Azad Barış, şöyle dedi:
“Ezidî olarak doğduğunuzda size işte yalnızca bir inanç ve kültür aktarılmaz; yaralanmış bir hafıza da miras bırakılır. Her Ezidî çocuk, ya bir soykırım ihtimalinin gölgesinde ya da hayatta kalabilmek için dinini değiştirmek zorunda bırakılan insanların hikayeleriyle büyür.
Bu nedenle 3 Ağustos 2014’te yaşananlar yüzyıllardır tekrarlanan bir yok etme arzusunun son halkalarından biridir. Bu yalnızca medeniyetin çöküş anında yaşanmış bir insanlık utancı değil; bölgenin ve özellikle İslam dünyasının önünde duran tarihsel bir ayıptır. Bu gerçekle özellikle vicdan sahibi Müslümanların yüzleşmesi gerekir. Çünkü Ezidîlere karşı işlenen suçlar, çoğu zaman din adına meşrulaştırılmıştır. Gerçek müminler bu zehirli mirasla hesaplaşmadıkları sürece ya selefi-cihatçı anlayışların suçlarına sessizlikleriyle ortak olacak ya da dini bu anlayışlara teslim edeceklerdir.”
Barış’ın aktardığına göre, 3 Ağustos 2014’te kendilerini kutsal ilan eden şiddet odakları başıboş değildi. O coğrafyaya inip kan dökmelerinin nedeni, anlık bir öfke veya kontrolsüz bir şiddet arzusu değildi. Ezidîlere yöneltilen tarihsel kin, nefret ve düşmanlık planlandı, üretildi, meşrulaştırıldı ve sonunda insan bedenine yönelen bir imha hareketine dönüştürüldü. Yaşananların dili yalnızca silahlarla kurulmadı. Metinlerle, sloganlarla, sözde haklılık iddialarıyla ve dışlayıcı bir tarih anlatısıyla hazırlandı. Ezidîler yüzyıllar boyunca dinsiz, günahkâr ve lanetli olarak damgalandı. Öldürmek ve köleleştirmek, sözde kutsal bir ödülle ilişkilendirildi. Böylece sıradan şiddet, sistemli bir yok etme vaadine dönüştürüldü.
“Sahadakiler bir kasaplar korosuydu; fakat bu koronun fikir babaları başka yerlerde jeopolitik, stratejik ve demografik hesaplar yapıyordu. Şengal’de yaşanan felaket, selefi-cihatçı tahayyülün siyasetle, propaganda mekanizmalarıyla ve şiddeti meşrulaştıran çıkar hesaplarıyla buluşmasının sonucuydu. Bu nedenle kimse yalnızca orada değildik diyerek sorumluluktan kaçamaz. Soykırımın zeminini hazırlayan, onu mümkün kılan ve besleyen koşullar vardı. Bu koşulların içinde, yanında veya arkasında duran bölgesel devletlerin de sorumluluğu bulunmaktadır.
Katliamı mümkün kılan koridorlar, geri çekilmeler, sessizlikler, tavizler ve siyasi çıkar hesapları da aynı suç zincirinin parçalarıdır. Sorumluluğu birkaç kişiye veya tek bir örgüte indirgemek, gerçekliğin üzerini örtmek demektir. Bütün bölgenin ve sorumluluk taşıyan devletlerin yüzleşmesi gereken yapısal bir suçtur. Bunun telafisi ise ancak hakikatin ortaya çıkarılması, faillerin cezalandırılması ve sorumluların hesap vermesiyle mümkün olabilir.”
3 Ağustos 2014’te yaşananların soykırım olarak tanınması için özellikle diasporadaki Ezidîler yıllarca büyük bir mücadele verdi. Bugün dünyanın birçok yerinde 3 Ağustos insanlığa karşı işlenmiş bir soykırım olarak kabul edilmeye başlandı. Ama bu kimi tekil adımlar yeter mi?
Uluslararası bir soykırım mahkemesi kurulması gerektiğini sık sık vurgulayan Azad Barış, şöyle dedi:
“Asuriler, Ermeniler, Aleviler, Lazlar, Çerkesler, Romanlar, Yahudiler ve diğer bütün topluluklar kendiliğinden azalmadı. Muktedir güçlerin jeopolitik ve stratejik hesapları nedeniyle az bırakıldılar. Nüfus mühendisliğinin ve demografik projelerin hedefi haline getirildiler. Bu nedenle Ezidî toplumunun yeni fermanlarla karşı karşıya kalmaması, insanlık vicdanının yeniden inşa edilmesi ve sorumluların hesap vermesi için uluslararası bir soykırım mahkemesinin kurulmasını talep ediyoruz.
Biz yalnızca hatırlamakla yetinmeyi kabul etmiyoruz. Soykırım yasağının bütün sonuçlarıyla işletilmesini istiyoruz. Failler cezalandırılmalı, yeni suçlar önlenmeli, deliller korunmalı, yargılama bağımsız biçimde yürütülmeli ve mağdurlar adalet sürecinin gerçek öznesi haline getirilmelidir. Dolayısıyla konuştuğumuz şey yalnızca bir iyi niyet beyanı değil. Önce yaşananların bütün boyutlarıyla ortaya çıkarılması, ardından bu gerçekliğin hukuken doğru biçimde tanımlanması gerekir.”
İki aşamanın birlikte işlemesi gerektiğini belirten Barış, “İlki, delil ve tanık mekanizmaları üzerinden olayların olgusal olarak doğrulanması. İkincisi ise bu olguların soykırım fiilleri, niyet unsuru ve sorumluluk biçimleri açısından normatif olarak nitelendirilmesi. Uluslararası adaletin dili burada netleşir. Ne oldu sorusunun yanında, hukuken nasıl adlandırılmalı sorusu da aynı ciddiyetle ele alınmalı” dedi.
‘Resmi tanımalar sembolik kalmamalı, teknik ve hukuki desteğe dönüşmeli’
Êzîdî toplumunun ısrarla öne çıkardığı Uluslararası Soykırım Mahkemesi talebi neye dayanıyor ve neden bu kadar hayati? Azad Barış, bu talebin benzer fermanların engellenmesi için şart olduğunu söyleyerek, “Sorumluluk yalnızca sahadaki tetikçilerle sınırlandırılamaz; örgütleme, planlama, lojistik ve destek ağları gibi yapısal unsurlar da yargılanmalıdır. Deliller güvenceye alınmadan, tanıklar korunmadan ve komuta zinciri ortaya çıkarılmadan gerçek bir adalet tesis edilemez” dedi.
Almanya, Fransa, Hollanda, Birleşik Krallık ve Kanada’nın da aralarında bulunduğu birçok ülke yaşananları resmi düzeyde soykırım olarak tanıdı. Ancak Azad Barış, parlamentolardan çıkan bu kararların kağıt üzerinde kalmaması gerektiğini vurguladı.
‘Adaletin işletilmediği yerde entegrasyon da çoğulculuk da yalandır’
Soykırım mahkemesi talebinin Avrupa’da yaşayan geniş Êzîdî diasporasını da doğrudan ilgilendirdiğini belirten Barış, Avrupa devletlerinin yüzleşme konusundaki sorumluluğuna dair, “Almanya, Fransa ve Belçika gibi ülkelerde yoğun bir Êzîdî nüfusu yaşıyor. Bu devletlerin ‘çok kültürlülük’ ve ‘çoğulculuk’ iddialarının inandırıcı olabilmesi için Êzîdî toplumunun maruz kaldığı katliam karşısında tutarlı durması gerekir. Ait olduğu cemaatin yaşadığı yıkım karşısında sessiz kalınan bir toplumla sağlıklı bir aidiyet ve uyum kurulamaz. Diaspora topluluklarının entegrasyonu yalnızca dil kurslarıyla ya da kültürel etkinliklerle sağlanamaz. Adaletin kurumsal biçimde işletilmesi gerekir. Çoğulculuk, sessizliğin üzerini örterek değil; adalet mekanizmasını çalıştırarak büyür” ifadelerini kullandı.
Azad Barış’ın öne çıkardığı taleplerinden biri, Irak’ın federatif yapısı içinde Şengal’e özerk bir statü tanınması.
Şengal’in Musul’a bağlı bir nahiye olmaktan çıkarılması gerektiğini söyleyen Barış, bunun Ezidilerin varlık güvenliğinin kurumsallaşması anlamına geldiğini vurguladı:
“Soykırımların tekrarlanmaması için Irak Anayasası’nın normatif çerçevesi içinde Ezidîlere bir statü tanınması gerekir. Şengal örneğinden hareketle, Irak’ın federatif düzeni içinde Ezidîlere özel ve özerk bir statünün nasıl kurulabileceği tartışılmalıdır. Burada iki temel hedef vardır. İlki, Ezidîlerin yeniden hedef alınacağı korkusunu azaltacak kurumsal güvenceleri oluşturmaktır. İkincisi ise 2014’ten bu yana Şengal halkının güvenliğini fiilen sağlayan YBŞ ve ona bağlı güçlerin rolünü yalnızca güvenlik alanıyla sınırlamadan, idari ve toplumsal alanlarda da özerk yapının bir öznesi haline getirmektir. Bu yapı, Kürdistan Bölgesel Hükümeti ve Irak merkezi hükümetiyle koordinasyon içinde çalışmalı, ancak karar mekanizmalarında Ezidîleri doğrudan aktör hâline getirmelidir. Çünkü Ezidîlerin geleceği hakkında karar verilecekse, o kararın asli öznesi yine Ezidîlerin kendisi olmalıdır.”
Barış, özerklikten bahsederken dile getirdiği “Vatikan benzeri yapı” benzetmesine de açıklık getirdi:
“Vatikan benzeri yapı derken Vatikan’ın birebir kopyalanmasından ya da onun toplumsal düzenine benzer bir modelden söz etmiyorum. Buradaki benzetme daha çok sembolik bir anlam taşıyor. Vatikan’ın, Katolik dünyanın inançsal ve kozmogonik sembolü olmasına gönderme yapıyorum. Ezidilik de Kürt coğrafyası ve tarihi içinde benzer bir sembolik yere karşılık geliyor. Kurduğum bağlantı bu anlamdadır. Yoksa bu tanım, devlet içinde devlet anlamına gelmez.”
Özerk yapının karar organlarında Ezidi temsilinin sembolik değil, doğrudan yetki üreten bir konumda olması gerektiğini belirten Barış, şöyle devam etti:
“Özerklik burada yalnızca idari bir yönetim şeması olarak anlaşılmamalıdır. Aynı zamanda devletin toplumsal dokuyu parçalamadan, farklılıkları koruyarak bir arada tutan bir mimariye kavuşması anlamına gelir. Mesele devletin sosyal yapısını bölmek değil, çoğulcu, katılımcı ve demokratik bir işleyiş kurmaktır. Tekçi, otokratik ve daraltılmış devlet aygıtları toplumsal enerjiyi kilitler. Çatışmayı yönetmek yerine bastırdıkça toplumun kendini onarma kapasitesini zayıflatır ve kırılganlığı kalıcı hale getirir.”
‘YBŞ ve bağlı güçler karar süreçlerinin ortağı olmalı’
2014’ten bu yana Şengal halkının güvenliğini fiilen sağlayan YBŞ ve ona bağlı güçlerin rolüne de değinen Azad Barış, bu yapının yalnızca güvenlik alanıyla sınırlı kalmaması gerektiğini vurguladı:
“YBŞ ve ona bağlı güçler, özerk birimin planlama ve kriz yönetimi mekanizmalarına yalnızca operasyonel paydaş olarak değil, ortak karar ve geri bildirim süreçlerinin bir parçası olarak dahil edilmelidir. Güvenlik planlaması, yerel idarenin kararları ve kamu hizmetleriyle birlikte ele alınmalı. Güvenlik ile gündelik yaşam birbirinden kopuk alanlar olarak ele alınmamalıdır. Güvenliği sağlayan güçlerin bulunduğu ancak idari ve toplumsal yaşamdan ayrıştığı bir model kurulamaz. Güvenlik, yerel yönetim kapasitesine ve toplumsal dayanışmaya bağlanmalıdır.”
‘Ezidilerin geleceğine dair kararın öznesi yine Ezidiler olmalı’
Barış, özerklik talebinin merkezinde Ezidilerin kendi geleceklerine dair karar alma hakkının yattığını belirtti:
“Ezidilerin geleceği hakkında karar verilecekse, o kararın asli öznesi yine Ezidilerin kendisi olmalıdır. Bu yapı, Kürdistan Bölgesel Hükümeti ve Irak merkezi hükümetiyle koordinasyon içinde çalışmalı, ancak karar mekanizmalarında Ezidileri doğrudan aktör haline getirmelidir. En kritik güvence ise özerk yapının karar organlarında Ezidi temsilinin yalnızca sembolik değil, doğrudan yetki üreten bir konumda olmasıdır. Bu, yerel yönetim konseyinde Ezidilerin ağırlıklı temsiliyle, kamu politikalarının tasarımında Ezidi topluluk kurumlarının belirleyici rol üstlenmesiyle ve güvenlik ile gündelik yaşam arasındaki koordinasyonun Ezidi aktörler tarafından yönetilmesiyle sağlanabilir. Böylece güvenlik, dışarıdan gelen bir güce bağlı olmaktan çıkar ve Ezidi toplumunun kendi yönetişimi üzerinden kalıcı hale gelir.”
‘Şengal’de beklemeye mahkum edilmiş bir hayat var’
“İnsan oraya ayak bastığı anda, toprağın rengi yerinden sökülmüş gibi gelir. Her şey hem tanıdık hem yabancıdır. Bildiğiniz yer, tanıyamadığınız bir yere dönüşmüştür. Aynı gökyüzü hala oradadır ama insanın içindeki bütün anlam çekilip alınmış gibidir. Dilsiz bir toprağın ortasında, manası çökmüş bir dünyaya teslim olmuş gibi hissedersiniz.”
12 yıldır kendi topraklarında mülteci olarak çadır kentlerde yaşıyor Ezidiler. Bunun bir barınma sorunu olmadığını belirten Azad Barış, insanın umut kurma hakkını elinden alan bir sürgün hali olduğundan bahsetti:
“Dışarıdan bakıldığında yardım ulaşıyor denilebilir. Fakat içeride yaşanan şey bitmeyen bir bekleyiştir. Çadırların arasında insanların sesi bile daha temkinli çıkar. Bu bekleyiş, 3 Ağustos 2014 günü okunan fermanın bir kez okunup kapanmadığını gösteriyor. O gün başlayan kırılma aradan geçen yıllara rağmen sona ermedi. Geri dönüş yolları kapalı kaldı, hayatın akışı kesildi ve kaybın travması kuşaktan kuşağa aktarıldı. Ezidiler yalnızca yerlerinden edilmedi. Ev denilebilecek şeyin sınırları da yeniden çizildi. Bu nedenle geçen on iki yıl yalnızca bir zaman dilimi değil. Bir topluluğun yalnız bırakılmasının ve unutulur gibi yapılmasının bedelidir. Oraya gidip gördüğümde, üçüncü dünya ülkelerindeki teneke mahalleleri düşündüm. Hatta bazı yerler onlardan da kötüydü. Çünkü bir teneke mahallede bile insan gündelik hayatını kurabileceği bir düzen bulabilir. Burada ise kurulan bir hayat değil, beklemeye mahkum edilmiş bir hayat vardı.”
250 ile 300 bin kişilik büyük bir nüfusun ihtiyaçlarının geçici yardımlarla karşılanamayacağını aktaran Barış, bu insanların yıllardır kamplarda tutuluyor olmasının nedenini şöyle anlattı:
“Bu insanların yıllardır kamplarda tutulması tesadüf değildir ve yalnızca lojistik yetersizlikle açıklanamaz. Bu, Ezidileri ana topraklarından koparmaya yönelik bir demografik mühendisliktir. İnsanları bıktıran, çaresizliğe iten ve korkuyu gündelik hayatın merkezine yerleştiren bu düzen, Ezidileri Avrupa ülkelerine sığınmaya zorladı. 2014 yılından bu yana 100 binin üzerinde Ezidi, denizlerde boğulmayı, ormanlarda ölmeyi ve soğukta donmayı göze alarak Avrupa yollarına düştü.
Avrupadaki yaşam koşulları ana topraklarda kalanların koşullarıyla karşılaştırılamayacak kadar iyi olabilir. Fakat insanların ruhsal dünyalarının nasıl yaralandığı açıkça görülebiliyor. Çünkü göç yalnızca bir coğrafyadan başka bir coğrafyaya taşınmak değildir. İnsanın zihni, bedeni ve hayat ritmi de yerinden sökülür. Bu nedenle önümüzde tek bir hedef var. Ezidilerin ana topraklarına dönüşünü mümkün kılmak ve bunu daha fazla geciktirmemek. Bu dönüşü sağlamak Irak merkezi hükümetinin anayasal sorumluluğudur. Aynı zamanda Güney Kürdistan Hükümetinin ahlaki ve etik sorumluluğudur. Biz bu gerçeği ulusal, bölgesel ve küresel ölçekte görünür kılmak, sorumluların hesap vermesini sağlamak ve bu davanın savunuculuğunu aynı kararlılıkla sürdürmek için buradayız. Çünkü orada bekleyen yalnızca çadırlar değildir. Onarılmayı bekleyen bir hayattır.”
‘Vicdanı sızlamayanlarla aynı yerde değiliz’
Şengal Soykırımı’nın en ağır sonuçlarından biri, IŞİD tarafından kaçırılan binlerce Êzîdî kadın ve çocuğun akıbeti. Katliamın üzerinden 12 yıl geçmesine rağmen binlerce kişi hala kayıp. Kurtarılan kadınların tanıklıkları ise sistematik cinsel köleleştirme, zorla din değiştirme ve insan ticaretini gibi insanlık suçlarını işaret ediyor.
Dünyanın gözü önünde, Êzîdî kadınlar Musul’dan Rakka’ya, hatta Ankara’ya, bölge ülkelerine kadar uzanan ağlarda birer ‘ganimet’ gibi pazarlanarak köleleştirildi.
Azad Barış, bu suçların geçmişte kalmadığını, kayıp kadın ve çocukların bulunmasının bugün hala en acil meselelerden biri olduğunu söyledi:
“Bu meseleye dünyanın birçok yerinde duyarlılık gösteren kuruluşlar, kişiler ve devletler sahip çıktı. Kurumlar oluşturuldu, çağrılar yapıldı. Fakat bölge devletleri bu suçu çoğu zaman kendi gündemlerinin merkezine almadı.
Bu gerçek bugün de sona ermiş değil. Suriyede, Irakta ve bazı Arap ülkelerinde hâlâ Ezidî kadınlar ve çocuklar bulunuyor. Türkiyede ise kaçırılan Ezidî çocuklarla ilgili davalar devam ediyor. Ancak mahkemeler kimi zaman hukuk dışı gerekçelerle direnç gösterebiliyor. Akıbeti sorulan çocuklar yalnızca kayıp insanlar değildir. Onlar aynı zamanda adaletin geciktirildiği büyük bir vicdan sınavıdır. Biz cihadın ganimeti olarak kaçırılan kadınlarımızı, kızlarımızı ve çocuklarımızı nasıl iyileştireceğimizi konuşmamız gerekirken, çoğu yerde önce onların nerede olduğunu sormak zorunda kalıyoruz. Kim bu suçu görünmez kılmaya çalışırsa çalışsın, biz uluslararası hukuku ve bölgenin sakatlanmış olsa da hala var olan anayasal düzenini esas alarak kayıplarımızı bulmak için mücadele etmeye devam edeceğiz.”
“Kalbimiz kan ağlıyor. Bu acıyı görüp de vicdanı sızlamayanlarla aynı yerde değiliz. Fakat onların sessizliğini de adaletin terazisine taşımak için buradayız. Bu ah kimsenin yanında kalmayacak. Suçun üzeri örtülmeyecek. Kayıpların sesi susturulmayacak. Kaçırılanların hesabı sorulacak. Bizim mücadelemiz yalnızca geçmişin yasını taşımak için değildir. Geleceğe insan onuru bırakabilmek için bugün sorumluluğu büyütme mücadelesidir.
Şengal’de 74. Ferman | ‘Ezidi soykırımı tanınmalı, Şengal yeniden inşa edilmeli’