Halk siyasette özne olmuş.
Figüran değil özne siyaseti
siyasette figüran görülen halkın değişim talebi, gerçek öznenin kim olduğu sorusunu gündeme taşıyor.
özne olmaktan koparılan halk egemen siyasetin bir “figüranı” olarak görüldü. bugün kendisine dayatılanı reddeden milyonların değişim talebi, siyasette gerçek öznenin kim olduğu sorusuna yanıt veriyor.
CHP'ye mutlak butlan kararıyla atanan yönetimin İstanbul'da düzenlediği üyelik törenine parayla insan taşıması siyasetin geldiği noktayı gözler önüne serdi. 12 Eylül 1980 darbesinden bu yana siyasetin öznesi olmaktan koparılan yurttaş, bir grup elit siyasetçinin elinde birer "figüran" olarak görülüyor. Sahadan tribünlere çekilen halk, ihtiyaç duyulduğunda alkışlayan, günü gelince sandığa giden birer nesne haline getirildi, tüm karar alma süreçlerinin dışına itildi. Partiler, sendikalar hatta dernekler bile bir elin parmağını geçmeyecek elitin yönetimine göre kurgulandı. Özellikle siyasi partiler konusu, siyasetin finansmanı ve seçim sistemi halkı devre dışı bırakan zihniyetin yerleşmesinde belirleyici rol oynadı. Halk adına konuşulan, onun adına kararlar alınan bir düzen inşa edildi.
Üstelik yaratılan düzen yalnızca milyonları figüranlaştırmadı, kurulu düzenden yana pozisyon alan partileri de figüran haline getirdi. Mutlak butlan kararıyla ele geçirilen CHP, iktidarın fiili bir figüranı haline geldi. Kemal Kılıçdaroğlu koltuğa oturur oturmaz iktidarla aynı dilden konuşmaya başladı. "Yeni Osmanlıcı" söylemlere sarılırken, Ankara'da siyaset yapacak, sözünü grup toplantılarına saklayacak, sokaktan uzak duracak, iktidarın çizdiği sınırı aşmayacak "kontrollü" bir muhalefet olacağının beyanını verdi. Böyle bir tabloda artık tabanla bağı kalmayan CHP de üye katılım törenine parayla katılan yurttaş figüran yaptı. Üstelik mesele bununla da sınırlı değildi. Sandıktan umudu meşru, içeride "meşruiyet" krizi yaşayan iktidar da ABD ve Trump'ın bölgesel politikalarının taşıyıcısı olduğunu her fırsatta gösterdi.
Tüm bunlar yaşanırken siyasetin oyun planında figüranlık dışında kendisine yer olmadığını gören milyonlar "değişim" talebiyle dayatılan politik paradigmaya isyan etti. Derinleşen yoksulluk, ardı arkası kesilmeyen adaletsizlik, gerici kuşatma, liyakatsizlik kısacası bu düzenin neden olduğu tüm krizler hesapta olmayan bir dip dalga açığa çıkardı. 19 Mart operasyonları sürerken İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin barikatı aşarak gösterdikleri heyecan Saraçhane eylemlerinin taşıyıcısı oldu. Maltepe mitinginden iktidarın kalesi denilen Anadolu kentlerine uzanan öfke başka bir hikayenin yazılmakta olduğunu gösterdi.
Bugün toplumsal muhalefet rüzgarı zaman zaman dursa da ülkenin pek çok noktasında farklı biçimlerde kendini göstermeye devam ediyor. Yalnızca iki aylık süreçte madenciler ve öğretmenler Ankara'da polis barikatlarını aştı. Yaşam savunucuları Karadeniz'den Ege'ye ağacı, suyu, toprağı, doğası için nöbet tuttu. Emekliler "insanca yaşamak istiyoruz" diyerek Edirne'den Kars'a sokaklara çıktı. Kadınlar şiddete ve ayrımcılığa karşı yasakları delerek seslerini yükseltti. İşçiler fabrikalarda üreticiler mahsulleri için seslerini duyurmaya çalıştı. Gazeteciler sansüre ve baskılara karşı isyan ederken öğrenciler mezuniyet törenlerinde açtıkları pankartlarla dikkat çekti. Komedyen Deniz Göktaş'ın gösterisi de bir direniş hikayesine dönüştü. Butlan yönetimine karşı çıkan binler miting alanlarını, sokakları ve meydanları doldurdu.
İktidar ise sahip olduğu tüm imkanlara rağmen toplumsal tabanda biriken bu değişim talebini bastırmayı başaramadı. Halkın seçtiği yerel yönetimlere peş peşe düzenlenen operasyonlar da CHP'ye atanan mutlak butlan da toplumu sindirmediği gibi öfkeyi biraz daha büyüttü. Halk rejimine yanaşan, eski siyaset yapma biçimini hatırlatan her politik figürü büyük bir öfkeyle terk etti.
DEĞİŞİMİN YOLU ORTAK MÜCADELEDE
Değişim talebi o kadar güçlüydü ki koltuğa, kürsüye, Genel Merkez binalarına, parlamentoya hapsolmayan bir toplumsal muhalefet rüzgarının esintileri kendini hissettiriyor. Halk, yıllar önce elinden alınan siyaseti özne benim diyerek geri almak istiyor. Bugün öğretmeninden madencisine, çevresinden kadınlara, öğrencisinden işçisine, memurundan emeklisine dek çok parçalı itirazları tamamlayacak eksik parça ise bu itirazları rejime karşı ortak bir mücadele hattına dönüştürmenin yolunu bulabilmekten geçiyor.
TOPLUMU ÖZNELEŞTİRMEK İSTEMİYORLAR
Siyaset Bilimci Onur Alp Yılmaz: “12 Eylül’den sonra bilerek isteyerek toplum siyasetin nesnesi kılındı, yalnızca oy ilişkisi kurulan, 4 veya 5 yılda bir sandığa gitme haricinde herhangi bir ara dönemde taleplerini ortaya koyma ya da siyasetin aktörü olma vasfını yitirdi. 80 öncesinde sendikalaşma ve sokak siyaseti vasıtasıyla toplumsal talepler sürekli olarak duyulmak zorundaydı. Duyulmadığı anda bu krizlere sebep oluyor ve iktidar seçkinlerini tehdit ediyordu. İşte ama 12 Eylül bunun önüne geçmeyi başardı.
Hem Türkiye’de sermayenin tartışılmaz bir hale gelmesi, lüksün şatafatın özenilen bir şey haline gelmesi... Ben bunu şöyle özetliyorum hatta: Muasır medeniyetler hedefine ulaşma noktasından —ya bu kolektif bir sonuçta bilinç gerektiriyordu— bu hedeften saparak bunun yerine "köşeyi dönme" anlayışı gibi ler böyle ahlaksızlıkla anılan ve toplumun işte ortak olarak ürettiği artı değere el koyduğu için çok da hoş karşılanmayan insanlar iken bir anda 80’den sonra hepsi rol modele dönüştü. Bunun tabii siyasi hayatta da bir uzantısı vardı. Zaten siyaset dediğimiz şey böyle bir şey. Sizin toplumsal olarak ulaşmak istediğiniz hedef neyse siyaseten de siyasetçiler onu temsil eder çünkü bu bir tarihsel bloktur. O yüzden 80’den sonra olduğu gibi bugün hala biz bu yaklaşımı görüyoruz.
Hatta ben daha önce BirGün’e verdiğim mülakatlarda da yazdığım yazılarda da şunu ifade etmiştim 19 Mart’tan sonra: "Muhalefetin elindeki en büyük engel siyasi elitlerin klasik siyaset yapma tarzından vazgeçmeme ihtimalleri" demiştim. Çünkü aslında toplumun aktörleşmesi, sizin söylediğiniz şey, onun öznesi haline gelmesi siyasetçilere hem alternatif oluşması demek hem insanların yalnızca bu insanların siyaset yapmasından medet ummayacağı ve dolayısıyla onları kutsallaştırmayacağı bir dünya demek.
Ama aslında bahsettiğimiz bu kurumsal siyaset bütün gücünü kahramanlaşmış ve toplumu tek vücut olarak algıladığı lider figürlerinden ve siyasetçilerden alıyor. Dolayısıyla bu insanların birçoğu da siyaset yoluyla zenginleştiği için aslında şöyle bir durumla karşı karşıya kaldılar. Bir yandan onları yok etmek isteyen bir iktidar var ama diğer yandan da onları korumak isteyen bir iktidar ve bu yüzden toplumu da özneleştirmek istemiyorlar. Böyle garip bir tabloyla karşı karşıyaydık. O yüzden hani bu soru yeni parti bağlamında şekilleniyorsa eğer ki benim gördüğüm kadarıyla henüz bu anlayıştan pek vazgeçilmiş gibi durmuyor. Yani günün sonunda biz toplumun hala bu meselelerin nesnesi gibi algılanacağı bir anlayışla karşı karşıya duruyoruz. Çünkü dediğim gibi bu siyasi elitler kendi arkadaş grubu çevresinden çıkıp toplumsal bir siyaset yapma dürtüsüyle hareket etmiyorlar, sadece "mış gibi" yapıyorlar. Yani bugüne kadar, 19 Mart'tan bugüne kadar geçen süreç de böyleydi. Şu an için benim bundan sonrası için gördüğüm şey de biraz bu şekilde şekilleniyor.”