Sokak hayvanlarına sahip çıkmışlar.
Gaddarlık çağında yoldaşlığa dönüş: Şehrin köpeklerine müjdeler
yalnızca ihtimam, sevgi, dayanışma, dostluk, neşe ve müşterek mutluluk bizi kurtarabilir. mücadele etmeye de buradan başlayabiliriz, bir köpeği o ölüm kamplarına vermemek için direnmek, düşmüş bir dostu ayağa kaldırmak, dertli insanlara kulak kabartmak, soframızı ve dostluğumuzu bize benzeyenler ve hiç benzemeyenlere açmak, kuşlara su vermek ve sokak kedilerine yoldaş olmak, mücadele için öne atılmak, aklımıza ve vicdanımıza ihanet etmemek.
yalnızca ihtimam, sevgi, dayanışma, dostluk, neşe ve müşterek mutluluk bizi kurtarabilir. mücadele etmeye de buradan başlayabiliriz, bir köpeği o ölüm kamplarına vermemek için direnmek, düşmüş bir dostu ayağa kaldırmak, dertli insanlara kulak kabartmak, soframızı ve dostluğumuzu bize benzeyenler ve hiç benzemeyenlere açmak, kuşlara su vermek ve sokak kedilerine yoldaş olmak, mücadele için öne atılmak, aklımıza ve vicdanımıza ihanet etmemek.
Editör ve yazar Ahmet Birsen ilk romanını yayınladı. Bir ilk romandan beklenmeyecek akıcılıkta ve yoğun içeriğe sahip.
Şehrin Köpeklerine Müjdeler belki isminden dolayı sizi farklı yaklaşmaya itebilecek bir kitap ama bundan çok daha fazlasını anlatıyor yaşamaya dair. İstanbul’un tarihinden, köpeklerle insanların mutualist geçmişinin mesiyanik kıssalarla yeniden yazımına ve sevmenin insanı ve her şeyi iyileştiren gücüne kadar 120 sayfayı dopdolu geçirmenizi sağlıyor.
Önce bu kitabın hikayesini öğrenmemiz lazım, bu kadar zor ve öfke dolu bir dönemde sevgiye dair bir metni yazmak için seni teşvik eden ne oldu?
Nefretin kendisi oldu diyebilirim. Korkunç bir dünyada yaşıyoruz. Soykırım, tek taraflı sınıf şiddeti, kadın kırımı, tüm dünyada yükselen faşizm, sefalet, belirsizlik… Sanırım ayağımı sağlam bir kayaya basmayı arzuladım, belki de hepimiz için geçerli bu. Sevgi ve şefkatten, dayanışma ve dostluktan daha sağlam bir zemin bulamadım. Biliyorsun, bunlar aynı zamanda işçi sınıfının, yoksulların değerleridir. Merhum Graeber’i hatırla; tutumluluğu en yüksek burjuva değeri olarak tanımlarken, dayanışmayı işçi sınıfının hanesine yazıyordu. Burjuvazi tüm dünyada çığırından çıkmış durumda, en ufak bir insani değer taşımıyorlar. Sahip olmak, haz duymak, yok etmek, ezmek istiyorlar yalnızca. İnsanlığı, doğayı, canlı yaşamını mutlak bir felakete sürüklüyorlar. Sosyal medyada bir ‘meme’de rastlamıştım: bir tarafta onlarca jeti ve milyar dolarlık servetiyle üzgün, depresif bir burjuva, diğer yanda ağzında dal taşıyan mutlu bir köpek… Ben o köpeğin tarafındayım, onun talebesiyim. Çünkü bir burjuva sevemez, mutlu da olamaz. Haz kendinle, mutluluk başkalarıyla ilgilidir çünkü. Görüyorsun, adalara doluşup çoluk çocuğa tecavüz ediyorlar, madenleriyle toprağı zehirliyorlar, sattıkları silahlarla insanları yüz biner yüz biner ölüme sürükleyip tekno-faşist manifestolar yazıyorlar, Alex Karp denen ruh hastası sosyopatın yaptığı gibi. Para, sermaye, mülk temas ettiği her insan etkileşimini zehirler. Mülkiyet söz konusuysa baba oğluna düşman olur, insanlar birbirine hakkıyla âşık olamaz, arkadaşlıklar ekşir, ağaçlar daha az yeşillenir, şiir boka benzer. Dünyayı bu parazit sınıftan, bu parazit sınıfı da mülkiyet denen hastalıktan, sermaye denen illetten kurtarmak gerek. Sevginin ve şefkatin de gereği budur; insanlığa geri kazanmak adına onları sermaye denen illetten kurtaralım. Sonrasında müteşekkir olacaklardır. Minnettar, müteşekkir olmayanlara da uzun uzun anlatmak gerekecek.
Lafı uzattım: Bu nefret dolu dünyada sevgiye dair bir hikâye anlatmayı arzuluyordum öteden beri. Anlatılmaya değer bütün hikâyeler bir yönüyle daima sevgiye dairdir diye düşünüyordum. Bu yüzden sevginin büyük ustalarının, yani köpeklerin bilgeliğine başvurdum. Çocukluğumdan beri köpeklere ve kedilere büyük bir sevgi duyarım. Kedilerle yaşadım ama köpeklerle yaşama fırsatı bulamamıştım. Ta ki Mişka bir mucize gibi yaşamımıza girene değin… Altı aylık bir yavruydu, sokağa atılmıştı. Sahiplenip eve aldığımızda onun hayatını kurtardığımızı düşünüp kendimizle gururlandım. Sonrasında bu kibrimi düşünüp gülmüşümdür: Kim kimin hayatını kurtardı acaba? Senin de tanıştığın Mişka’nın hikâyesi bana ilham oldu. Şehrin Köpeklerine Müjdeler’in henüz ilk cümlesini yazmıştım, zihnimde belli belirsiz bir anlatı vardı ama nereye varacağını kestiremiyordum, ilk cümlede bıraktım. On beş gün geçmedi Mişka geldi. Akıl almaz bir sevgi ve bağlılıkla dolup taşan bu dört kilo yüz gramlık (şimdi on kiloya vardı tabii) köpek, hikâyeye dair zihnimdeki bütün boşlukları bir bir doldurdu. Yazdığım her cümlede ya kucağımdaydı ya yanımda uyuyordu. Sevmek neye benzer, Mişka’nın teşvik ve ilhamıyla uzun uzun düşündüm.
DEPRESYON ÇAĞINDA HAYVANLARDAN ÖĞRENEBİLECEĞİMİZ ÇOK ŞEY VAR
O zaman kitapta Tulumba ve gerçekte Mişka’yla kurulan yoldaşlığın öğreticiliği ve sağaltıcı farkındalığı üzerinden çağa dair büyük soruları yanıtlıyorsun, insanlar bu kadar mikro gözüken bir ilişkiden makro bir aydınlanma bulabilir mi?
Yazdıklarımla ilgili o kadar iddialı olamam kesinlikle, ama o çok mikro görünen, minicik anlardan oluşan, o çok şahsi hayvan ve insan ilişkisinde devasa şeyler var diyebilirim. İnanılmaz öğretici, sağaltıcı, ilham verici şeyler. Çılgın gibi çalışıp üretmeye ve yarınlar yokmuş gibi tüketmeye, her şeyi ve her deneyimi hızla yutmaya ve hiçbir şeyden eksik kalmamaya programlandığımız bu çağda, bu depresyon ve yalnızlık çağında, insan ilişkilerinin ekşidiği bu dönemde hayvanlardan çok şey öğrenebileceğimize inanıyorum bilhassa. Çünkü doğaya ve hayvanlara kulaklarımızı tıkadık, her birinin içinde belki asla anlayamayacağımız ama yakınlık kurabileceğimiz koca koca evrenler olduğu gerçeğini unuttuk. Kediler ve köpekler bu anlamda benim için büyük öğretmenler oldular. Aynı dili konuşmuyoruz belki ama aynı dünyayı paylaşıyoruz, duygudaşlığa ve eşzamanlılığa olanak tanıyan bir fırsattır bu da. Deneyimledikleri onca acı ve mutlulukla birlikte yaşama bir çeşit efsun katan, bizi yaşama ve ihtimama daha da yaklaştıran birer aracıdır hayvanlar. Bunu söylerken aklımda müthiş bir kitap var: Eşeklerin Bilgeliği. Yazarı Andy Merrifield, iyi bir Marksist ve sosyal bilimci. Hız ve yavaşlık üzerine, duygular ve incelikler üzerine, felsefe ve neşe üzerine eşeklerden neler öğrenilebilir? Belli ki çok şey. Yeter ki kulaklarımız açık olsun.
Kitapta büyülü gerçekçiliğe benzer bir anlatımın var, büyük altüst oluşlar öncesi büyük kıyımlara eskatolojik vurgu; Yaşadığımız gaddarlık ve kıyım çağına dair bize umut vermeli mi bu? İnsan kendini suçlu hissetmemeli mi seviyor ve yaşamdan keyif alıyor diye bunca vahşetin ortasında?
Son yaşanan vahşeti görüyorsun; tüm ülkede köpekler toplatılıyor, yaşam alanlarından koparılıp barınaklara, ölüm kamplarına kapatılıyorlar. Kimisi yolda ölüyor, yaşadıkları yerde zehirleniyor, panik içinde tanıdık bir yüz arıyorlar. Şaşkın, korkmuş, kırgın. Gerçek bir felakettir bu ve biz yine onlara ihanet ediyoruz, en azından bu trajediye sessiz kalarak ihanete ortak oluyoruz. Oysa onlar bizim bir parçamız, şehrimizin parçası, yaşamımızın ortağı, dostlarımız, yoldaşlarımız.
Tam da bu yüzden sevgi ve mutluluğu ahlaki bir görev saymalıyız diyorum. Boş bir iyimserliğe tutunmak değil kastım, aksine, köpeklerden aldığımız dersi insanlara anlatmak: yalnızca ihtimam, sevgi, dayanışma, dostluk, neşe ve müşterek mutluluk bizi kurtarabilir. Mücadele etmeye de buradan başlayabiliriz, bir köpeği o ölüm kamplarına vermemek için direnmek, düşmüş bir dostu ayağa kaldırmak, dertli insanlara kulak kabartmak, soframızı ve dostluğumuzu bize benzeyenler ve hiç benzemeyenlere açmak, kuşlara su vermek ve sokak kedilerine yoldaş olmak, mücadele için öne atılmak, aklımıza ve vicdanımıza ihanet etmemek… İnsan, seviyor ve umut ediyor diye asla kendini suçlu hissetmemeli. Kötümserliği gerektiğinde kuşanmalı ama mutluluğu başka insanlara, hayvanlara, duygulara temas ederek çoğaltmalı diye düşünüyorum.
Öte yandan eskatolojik anlatılarda yaşama dair büyük uyarıların saklı olduğuna tüm yüreğimle inanıyorum. Hepsi büyük kriz ve değişim dönemlerinin ürünüdür. Gelecekle değil, daha ziyade kendi zamanlarıyla ilgili politik müdahale metinleridir çoğu. Bakın, mahvolacağız, demektedirler meşreplerince. Haksız sayılırlar mı? Eski İstanbul’un İslam ahalisinin inanışıdır, örneğin, köpekler şehirden giderse başımıza felaketler gelecek. 1910 yılında 80 bin köpek şehirden sürüldü, öldürüldü, sonra olanlara bakalım: Balkan savaşları, deprem, Cihan Harbi, tehcir, yangınlar, kıtlık, yenilgi, mütareke, İstanbul’un işgali, Anadolu’nun işgali, İmparatorluğun yıkılışı… Bu inanışta haksız çıkmadılar. Şimdi de köpeklerin başına gelen felaketler hangi felaketlere sebep olacaktır, hiç kimse bilemez.
O zaman bir altüst oluşun eşiğindeyiz dediğine göre, ne demek istersin insanlara bu öfke ve gaddarlık çağında umut etmek için?
Birbirimize ve hayvanlara kulak vermeyi öneriyorum. Dünyadaki canlı yaşamının devamını sağlamak adına özgürlük ve esenlik arayışını her vesileyle ortaklaştırmayı öneriyorum. Neşeyi, dayanışmayı, hiçbir çıkar gözetmeyen sevgiyi, ihtimamı ve zor günlerde gereken sabrı birbirimizden öğrenmeli, birbirimize öğretmeliyiz diyorum. Dünyamız tam gaz barbarlık çukuruna doğru yuvarlanıyor, kapitalist yamyamlık insanları ve hayvanları kölelik, ekolojik yıkım, savaş ve yok oluşa doğru sürüklüyor. Zor günlere giriyoruz, ne zaman çıkarız, bu sefer çıkabilir miyiz, kestiremiyorum. Yukarıda saydıklarıma ihtiyacımız olacak. Yine de enseyi karartmayalım, biraz mistik bir beyan, biliyorum, ama hayatın bir şekilde galip geleceğine dair bir inanç var içimde.