Türk, Gaye'yle sohbet etmiş.
Gaye Boralıoğlu ile Serkan Türk Söyleşti
gazeteci ve yazar serkan türk, farklı alanlarda eserler veren gaye boralıoğlu ile bir söyleşi gerçekleştirdi.
gaye boralioğlu i̇le söyleşi̇ serkan türk i̇stanbul üniversitesi edebiyat fakültesinde sistematik felsefe ve mantık okudunuz, aynı bölümde yüksek lisans yaptınız bir i̇stanbul masalı, hırsız polis, zerda, bıçak sırtı ve kapalı çarşı gibi dizilerde imzanızı gördük. atıf yılmaz’ın yönettiği eylül fırtınası filminin senaryosunu yazdınız. gazeteci ve reklam yazarı olarak da çalıştınız. tüm bu alanların ortak noktasında […].
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde sistematik felsefe ve mantık okudunuz, aynı bölümde yüksek lisans yaptınız Bir İstanbul Masalı, Hırsız Polis, Zerda, Bıçak Sırtı ve Kapalı Çarşı gibi dizilerde imzanızı gördük. Atıf Yılmaz’ın yönettiği Eylül Fırtınası filminin senaryosunu yazdınız. Gazeteci ve reklam yazarı olarak da çalıştınız. Tüm bu alanların ortak noktasında ise dil ve anlatı duruyor. 2001’de yayımlanan Hepsi Hikâye ile başlayan edebiyat yolculuğunuz, ardından gelen Meçhul, Aksak Ritim, Mübarek Kadınlar, Dünyadan Aşağı, Alâmetler Kitabı ve Her Şey Normalmiş Gibi ile genişledi. Okurlarınızla nasıl bir bağ kurduğunuza inanıyorsunuz?
Okurlarımın genel olarak, zeki ve duyarlı insanlar olduğunu düşünüyorum. Üstelik diğerkâm ve ortaklaşmayı seven kişiler. Eğitim düzeylerini bilmiyorum, orada belli bir standart yok sanki, profesörler de var, sanayide çalışan çıraklar da. Ortak noktaları, meraklı ve açık fikirli oluşları. Kendilerine bakmayı, birlikte düşünmeyi seven insanlar. Ben alacakaranlıkta yazan biriyim, yazdıklarımda bazı insanların girmekten hoşlanmayacağı gölgeler de vardır, yakıcı güneşler de. Herkesin sorgusuz sualsiz okuyacağı şeker renkli metinler yazmıyorum. Çok katmanlı anlatı, sorgulatan anlam, tekinsiz anlar, önyargıları hedef alan anlatılar… Herkes sevmeyebilir, ama seven sahiden seviyor, içerden bağlanıyor ve kuvvetli bir akrabalık hissediyor; bana böyle geliyor. Son yıllarda eskisine oranla çok daha fazla sayıda okurla doğrudan temas kurma imkânına sahibiz. Sosyal medya, okur grupları, söyleşiler… Bu yeni alanlar okurla mesafeyi azalttı. Bu benim gibi hakikatli okuru olan yazarlar için çok kıymetli. Belki inanmayacaksınız ama şu ana kadar, “Bu da nereden çıktı, ne saçma, yanlış anlamış,” diyeceğim, beni üzen bir soru ya da yorumla karşılaşmadım. Tam aksine okur yorumlarından metne dair ya da kendime dair daha önce fark etmediğim açılar, anlamlar edindim. Bunu çok değerli buluyorum ve bu sorumlulukla yazıyorum.
Yazarlığın biraz da okuduklarımızın çağrışımlarından kurulan bir yol olduğunu söyleyebilir miyiz? Geriye dönüp baktığınızda sizin edebiyat haritanızı şekillendiren kitaplar, şairler, yazarlar ve unutamadığınız edebî kahramanlar hangileri?
Bu çocukluktan itibaren kurulan uzun bir yol… Benim yolculuğum masallarla başladı. Okuma yazma öğrenmeden önce evdeki üç kitabı, Andersen’den Masallar, Japon Masalları ve Dede Korkut Masalları, yani batı, doğu ve bizden üç kitabı ezbere biliyordum. Hikâyeyi sevmemde muhtemelen bu kitapların etkisi olmuştur. Aklınıza gelebilecek bütün çocuk klasiklerini hatmettikten sonra Jack London ve Herman Hesse’ye vardım. Ondan sonra da pek iflah olmadım. Steinbeck, Dostoyevski, Nabokov gençlik dönemimin yazarlarıydı. Aynı dönemlerde Yaşar Kemal’i, Orhan Kemal’i, Sait Faik’i, Sevgi Soysal’ı, Firuzan’ı okumaya başlamıştım. Sefiller’in Kozet’i, Martin Eden, Oblomov, Karamazof Kardeşler, İnce Memed, Bekçi Murtaza, Lüzumsuz Adam, Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’nin Aysel’i, farklı açılardan içime işleyen karakterler oldu. Sonraları Kafka ve Beckett okumaya başladım, aynı dönemde bir yandan minör edebiyatı, diğer yandan Marquez ve Amado’yla birlikte büyülü gerçekçiliği keşfederek hayal gücünün kuvvetini, mümkün olmayan dünyalarda da insana dair hakikatin anlatılabileceğini ve bu tür anlatıların bazen bize ölçülebilir gerçeklikten çok daha derin bilgiler verebileceğini hissettim. Tabii bu açıdan bir uçta Tanpınar, diğer uçta Sevim Burak da edebiyatın imkânlarının nasıl genişletilebileceği konusunda derin sırlar fısıldadılar kulağıma. Gördüğünüz gibi çocukluktan beri farklı türleri, farklı yazım biçimlerini ediniyorum, yazarlığımın katmanlarında bu çok seslilik vardır muhtemelen.
Her kitabınızda olduğu gibi Her Şey Normalmiş Gibi adlı romanınızda da atmosfer ve karakter yaratmadaki beceriniz göze çarpıyor. Nasıl bir duygudan, fikirden yola çıktınız?
Kavramsal olarak umut konusunu tartışmak niyetindeydim. Romandaki aşkın odağında da çağ geçişi yaşadığımız bu tuhaf dönemde sahici bir aşkın nasıl var olabileceği, nasıl genişleyebileceği ya da nerelere varabileceği üzerine düşünme arzusu vardı. Türkiye roman geleneğinin ana temalarından biri olan doğu batı meselesini, Avrupa-Türkiye ikileminde değil, bizim memleketin iki yakası bağlamında kurdum. Arda, İstanbullu, kendi konfor alanında yaşayan, duyarlı, farkında ama harekete geçme konusunda sorunları olan, umut etmek için pek de neden bulamayan bir genç adam, Lora ise Diyarbakırlı, umutsuzluğu lüks olarak gören, kendi deyimiyle umut inatçısı, mücadele etmeyi yaşam biçimi olarak kabul eden bir genç kadın. Bu iki karakter yaşadığımız çağa, memleketin hâline, kişisel meselelerimize ve dünyayla ilişkileniş biçimimize dair çok katmanlı bir hikâye oluşturmamı sağladılar. Roman, “Çıkış var mı buralardan?” sorusuyla açılıyor, ihtimaller, imkânlar üzerinden yol alıyor.
“Benim hayattaki en büyük tedirginliklerimden biri kendimi tekrar etmek. Bu kolaycılıktan kaçınmaya çalışıyorum. Aynı zamanda yeni bir şey ortaya koymak yazma motivasyonumu da güçlendiriyor. Rekabetim kendi kendimle, belki bir tür deliliktir bu, bilmiyorum.” Yazarlığınızda farklı bir sürece girdiğinizi, olgunlaştığınızı ve yazdıklarınızın ciddiye alındığını ilk ne zaman hissettiniz?
Yazdıklarımın ciddiye alınmadığına dair bir kuşkum olsaydı yazamazdım herhalde. Beğenilmesi, çok satması, eleştirilmesi… bunlar olabilir ama ciddiye alınmamak ağır bir durum. İlk kitaplarım, Hepsi Hikâye, Meçhul çok satmadılar önceleri ama çok önemli eleştirmenlerden övgü dolu sözler işittim. Rahmetli Hulki Aktunç mesela şahsen tanışmadığımız hâlde Hepsi Hikâye ile ilgili düşüncelerini telefonla arayıp söylemişti, sonra Necati Tosuner çok iyi bir yazı yazmıştı. Meçhul’le ilgili pek çok yönetmenden, Uğur Yücel’den, Yıldırım Türker’den çok anlamlı cümleler duydum. Ömer Türkeş önemli bir yazı yazdı. Sonra kitap Almancaya çevrildi, Almanya’da da iyi eleştiriler aldı. Yayımlandığı yılın Frankfurt Kitap Fuarı’nda Satırlar Arasında Programına seçildi. Az önce de beşinci baskıya girdiği haberini aldım. Yani ilk çıkışta çok satmasa bile zaman içinde okunmaya, konuşulmaya devam etti kitaplarım. Ama sıçrama derseniz öyküde Mübarek Kadınlar’la oldu. O kitabın Yunus Nadi Öykü Ödülü’nü alması önemli bir motivasyondu benim için. Romanda ise Dünyadan Aşağı bana ciddi bir okur kitlesi getirdi, aynı zamanda çok iyi yazılar çıktı ve önemsediğim insanların övgülerini aldı. Her Şey Normalmiş Gibi çıkalı henüz dört ay oluyor, çok yeni ama onun gidişatı da ilginç oldu. Kısa sürede yeni baskılar yaptı ve üstelik Ekonomi Gazetesinin Yılın Telif Kitabı Ödülü’ne layık görüldü. Şu ana kadar hakkında yirmiye yakın yazı çıktı.
Bütün bunlara rağmen içimdeki ilk günkü tedirginlik hiç eksilmeden devam ediyor: Ya bir daha yazamazsam ya bu sefer kimse beğenmezse ya yeteneğim körelirse… Hiçbir övgü, hiçbir ödül bu endişeleri bastıramıyor. İyi haberlere, övgü dolu yazılara gündüzleri seviniyorum, gece sorgu cinleri başıma üşüşüyor.
Bir yazarın her kitabıyla birlikte unuttuklarını kendine yeniden hatırlattığını, sorular sorarak hafızasını diri tuttuğunu ve yazdıkça güçlendiğini söyleyebilir miyiz?
Ben hafızadan ziyade hayal gücüyle ve zihnimle iş görüyorum. Dil evrenimin arka planında esas olarak bu iki unsur var. Öncelikle kurgularım, o kurgu hafızamdan muhtelif hayaletleri çağırır zaten. Aslında hafızadan sanki tek bir şeymiş gibi söz ediyoruz ama farklı hafıza türleri var, tarihlerin, rakamların, olayların, durumların depolandığı bir yer var, ben ona dikey hafıza diyorum, tarihçinin, olgucunun hafızası o. Belli bir zamansallık içeren, belli bir dizilimde var olan bir bellek türü. Bir de yatay hafıza var, duyguların, neden sonuç ilişkilerinin, dile gelmemiş sırların, bakışların, kaynağı belirsiz sözlerin depolandığı yatay hafıza. Zamandan azade daha salınımlı, daha flu ve fakat kuvvetli bir bellek yapısı. Sezgileri oluşturan kısım. Ben daha çok ikincisi ile iş görüyorum. Her ne kadar kurguya önem versem de bu yazmaya başlamadan önceki bir süreç, yazmaya başladıktan sonra büyük oranda sezgilerimle, kokularla, seslerle, içimde tuttuğum nefesle hareket ederim.
“Son dönemde pek acı çekmeden, sıkıntı çekmeden pat diye bir yerlere gelen, bir yerlere çıkarılan insanlar var. Benim için ‘zaman eleği’ çok önemlidir. O elekten kimler düşecek, kimler kalacak bunu yine zaman belirleyecek. Ön yargı olabilir ama bu elekten bugün için gündemde olan birçok kişinin düşeceğini düşünüyorum,” diyor Cemil Kavukçu bir söyleşisinde. Çağdaş yazarlarla ilgili yaptığı bu tespitler dikkat çekici. Daha yolun başında olanlara bugünün koşullarına göre Gaye Boralıoğlu neler söylemek ister?
Cemil Kavukçu çok haklı. Aniden popülerleşiyormuş gibi görünen kitaplar bence önce yazarına zararlı. İnsanın kendini olmadığı bir şey zannetmesi kadar acıklı bir durum yok hayatta. Öte yandan kitap piyasası gayet küçük bir alan. Orhan Pamuk, Elif Şafak gibi birkaç yazarın yarattığı tanınırlık dışında aslında çok da şöhrete elverişli bir durum yok ortada. Yıllarca çalışıp didiniyorsunuz, bir kitap yazıyorsunuz, kendinizi paralıyorsunuz sonuçta ulaştığınız kişi sayısı on bini pek az geçiyor, oysa bir bebek ya da bir köpek videosu bir gecede yüzbinlerce görüntülenme elde edebiliyor, şöhret arayanlar için fazla meşakkatli bir durum var ortada. Prestij dersen, yazar olmak, entelektüel olmak popüler kültür tarafından bu topraklarda hep küçümsenmiş işler. Has edebiyat, sahici entelektüellik bir tür bilgelik yoludur. Dünyayla ama öncelikle de insanın kendi kendisiyle dil üzerinden ilişki kurması oldukça gergin, yorucu, asap bozucu bir duruş gerektirir. O gerilimle barışık olmak, edebî hayat için varoluşsal bir sebep icap eder. Bütün bunlar yeni kuşaklara ne anlam ifade ediyor bilmiyorum. Onlara kendi duruşumdan başka gösterebileceğim bir şey yok. Yazma biçimlerimiz, kullanılan araçlar, hatta yaşama sebeplerimiz bile çok farklı. Onların bizden öğreneceği bir şey yok, çünkü onlar çok başka bir dünyanın yazarları olacaklar, belki onların bize söyleyeceği şeyler vardır, ben onları dinlemeyi tercih ederim.
Çağına tanıklık eden bir yazar olarak, yazdıklarınızla zengin bir bakış açısı sunan öykülere imza attınız. Toplumun farklı kesimlerinden insanları, dönemleri ve meseleleri ustalıklı bir biçimde ele alan bir yazar olarak bu dengeyi nasıl tutturdunuz?
Öncelikle bu cümleler için çok teşekkür ederim, övgü beni her zaman biraz mahcup eder, o yüzden de neyi başardığım üzerinden ilerlemeyi çok beceremem, böyle düşünmüyorum. Ama belki denge konusu üzerine bazı şeyler söyleyebilirim.
Dengeyi sağlayabilmek için öncelikle dengesizlik gerekir, terazinin salınımı edebiyat için esastır. Bu yüzden de metinleri oluştururken daha düşünme aşamasında bu salınımı nerede yaratacağımı düşünürüm. Bu düşünme anı, yalnızca metnin yapısıyla bağlantılı değildir aynı zamanda benim içsel dünyamın salınımıyla ve aynı zamanda dünyanın dönüşüyle de ilgilidir. Bu büyük bütünlüğü kucaklayabilmek için yazdığım her metinde gizlenmiş bir felsefi mesele icat ederim, her metnin edebiyat tarihiyle inceden bir bağı vardır ve her metin geleceğe küçük de olsa bir cümle bırakır. Bütün çatışmalar, uyumsuzluklar, gelgitler arasındaki dengeyi böyle sağlarım. Bu süreçleri tamamlamadan yazmaya başlamam. O yüzden de çok sık yazamıyorum. Her kitabım arasında en az dört beş yıl oluyor.
“Çabuk yazmak, çok ürün çıkarmak, kolay sonuç almak zamanımızın kavramları. Pek çok edebiyatçı da bu tuzağa düşüyor. Edebiyat güzel yazı yazma sanatı değildir, incinmiş bir ruhun kendi bedenini aramasıdır aslında. İyi edebiyatın arkasında mutlaka incinmiş bir ruh vardır. Onu cismani dünyada var etmek için özenli, dikkatli, düşünceli davranmak lazım. Çalışmak, enine boyuna tartmak lazım. Edebiyat hoyratlık ve acele kaldırmıyor.”
Gaye Boralıoğlu geçmişte yazdığı bu cümleleri şimdi nasıl okuyor?
İşte aşağı yukarı aynı şeyleri söylemişim. Ben yazının sürat, popülerlik, dikkat çekmek gerektiren alanlarında çalıştım. Reklam yazarlığı ve senaristlik yaparken bu zihin yapısını kullanmak gerekiyor, böyle yazmayı biliyorum. Belki de bunları bildiğim için edebiyatın ne olmaması gerektiğini daha iyi hissedebiliyorum.
Meçhul bir aile hikâyesi olmasına rağmen romanınız karakter odaklı bir yapıya sahip. Dünyadan Aşağı’da erkeklik hâlleri, şiddet ve baba-oğul çatışması ekseninde ironik bir kahramanla okur karşısına çıkıyorsunuz. Son romanınızda ise Arda ve Lora’nın tamamlanmamış ilişkileri üzerinden sahici bir aşkın mümkün olup olmadığını sorgulatıyorsunuz. Toplumsal bir edebî hafızadan beslenerek yarattığınız bu kahramanlarla aranıza belli bir mesafeyi nasıl koyuyorsunuz?
Bir hikâye anlatmak üzere yola koyulduğunuzda kendi dışınızda var olan birisinden ya da bir şeyden bahsediyorsunuz demektir. Edebiyat söz konusu olduğunda “birisi” üzerinden ilerlemeyi daha uygun buluyorum, çünkü edebiyatın hele de romanın temel varlığı karakterdir. Sahici karakterler yaratabilmeyi önemsiyorum; gerçek değil sahici. Çünkü edebî hakikat için, gerçekte var olan yeterli değildir. Bir roman karakterinin insanlığa karşı, gerçek bir kişiden çok daha fazla yükümlülüğü vardır. Romanın tüm atmosferini oluşturmaya katkı sağlayacak bir ruhu, zamanda ileri geri gidebilecek hatta zamanın üstüne çıkabilecek bir hareket yetisi, yazarın kimliğini taşıyacak bir dil dünyası ve aynı zamanda temsil kabiliyeti olması gerekir. Roman kahramanı herhangi biri değildir, o seçilmiş bir varlıktır.
Karakterlerimi kendi sınırlı evrenimden değil, roman fikrinin hak ettiği geniş atlastan seçerek oluştururum. Ruhum onun aklına gözlerine göç eder. Her göçte olduğu gibi yanıma hatıralarımı, metne sızacak kırık kopuk cümlelerimi de alırım. Her karakter, benden çıkmıştır ama bana ait değildir, o kadim edebî geleneğin bir parçası olmaya adaydır.
Ümit Kıvanç’la birlikte kaleme aldığınız Haysiyet, 2019’da Kıraathane Kitapları’ndan yayımlandı ve türünün dikkat çeken çalışmalarından biri oldu. Bildiğim kadarıyla bu kitap, altı aya yayılan karşılıklı konuşmalar ve tartışmaların metne dönüşmesiyle ortaya çıktı. Bu özgün çalışma okurlarda nasıl bir karşılık buldu?
Ümit, gazeteci ve entelektüel olarak bilgisini, ben felsefi ve edebî birikimimi ortaya koyarak haysiyet kavramı üzerine konuştuk. Birkaç kez bir araya geldik ve konuşmalarımızı kaydettik, sonra çıkış alıp üzerinde çalıştık. Kitabı yayıma hazırlayan Yasemin Çongar’ın da önemli katkıları oldu. Sonuç olarak hem kavramsal düzeyde hem de pratik örnekleriyle haysiyet kavramını incelediğimiz değişik bir kitap çıktı ortaya ve çıktığı dönemde de oldukça hararetle tartışıldı. Murat Sevinç’ten, Osman Kavala’ya, Emek Erez’den Tanıl Bora’ya kadar pek çok isim kitap hakkında yazdı, kendi fikirlerini de ekleyerek kavramın alanının genişlemesini sağladılar. Küçük bir yayınevi ve bazı dağıtım sorunları olmasına rağmen böyle bir kitap üç baskı yaptı ama bana öyle geliyor ki, her kitap birkaç kişi tarafından okundu. O kitabı okuyan ve hâlâ belleğinde muhtelif cümlelerini saklayan çok kişiyle karşılaşıyorum.
İçimdeki Ses, Günışığı Kitaplığı’ndan 2013 yılında çıkan gençlik romanınız. Çocuklar ve gençler için yazmanın, yetişkinler için yazmaktan daha zor olduğu söylenir. Siz bu konuda neler söylemek istersiniz? Bu tür çalışmalarınız sürecek mi?
Zannetmiyorum. O özel bir kitaptı, Günışığı Kitaplığı’nın Köprü Kitaplar serisi çağdaş yazarların çocuklar için yazdığı eserlerden oluşan özel bir seri. Benden de bu seri için yazmamı rica ettiler. O dönemki ruh hâlime uygundu ve ben de bu seri için İçimdeki Ses kitabını yazdım ama şu anda öyle bir alana açılmak istemiyorum. Edebiyatın merkezinde bir çizgi tutturdum oradan devam edeceğim. Tabii bu mutlak bir karar değil, belki bir gün bambaşka bir sebeple çocuklar için yazarım ama şimdilik böyle bir niyetim yok.