Kitap raflarda yerini almış.
Gülfidan Uğur’un Söz Verdim Rüyama adlı kitabı üzerine…
gülfidan uğur’un şubat ayında potkal kitap yayınları tarafından basılan lirik şiir kitabı "söz verdim rüyama" üzerine yapılan bir söyleşi. kitap aşk, özlem ve ayrılık temalarını işliyor.
gülfidan uğur’un söz verdim rüyama adlı kitabı üzerine… söyleşi: merve a. bazı şiir kitapları, okurunu ilk dizeden itibaren güçlü imgelerle karşılar, bazıları ise etkisini yavaş yavaş gösterir. gülfidan uğur’un bu yılın şubat ayında potkal kitap yayınları tarafından basılan söz verdim rüyama adlı kitabı, ilk bakışta aşkı, özlemi ve ayrılığı anlatan lirik bir şiir kitabı izlenimi […].
Gülfidan Uğur’un Söz Verdim Rüyama adlı kitabı üzerine…
Bazı şiir kitapları, okurunu ilk dizeden itibaren güçlü imgelerle karşılar, bazıları ise etkisini yavaş yavaş gösterir. Gülfidan Uğur’un bu yılın Şubat ayında Potkal Kitap Yayınları tarafından basılan Söz Verdim Rüyama adlı kitabı, ilk bakışta aşkı, özlemi ve ayrılığı anlatan lirik bir şiir kitabı izlenimi bıraksa da sayfalar ilerledikçe şiirlerin birbirleriyle konuştuğu, ortak imgeler etrafında örülen daha geniş bir anlam dünyası sunuyor. Kitabı bir bütün olarak düşündüğümüzde, aslında tek tek şiirlerden çok, şiirler arasında dolaşan seslerin birbirini tamamladığını görüyoruz. Bu nedenle Söz Verdim Rüyama, yalnızca bağımsız şiirlerden oluşan bir kitap değil, aynı duygusal ve düşünsel yolculuğun farklı duraklarını kayda geçiren bir bütün olarak okunmayı hak ediyor. Kitabın adı, daha kapağı açılmadan okuru önemli bir soruyla karşı karşıya bırakıyor: İnsan rüyasına neden söz verir? Bu ifade, ilk bakışta romantik bir çağrışım uyandırsa da şiirlerin içine girdikçe anlamı genişliyor. Kitabın iki bölüm halinde kurgulanmış olması da bu yolculuğun bilinçli bir kompozisyon üzerine kurulduğunu düşündürüyor. “Bir Hayranlık Hikâyesi” daha çok sevmenin, beklemenin ve özlemin çevresinde dolaşırken, “Sessizlik Senfonisi” başlıklı ikinci bölümde anlatıcı, dış dünyadan çok kendi iç sesine yöneliyor. Böylece aşkın merkezde olduğu şiirler zamanla yerini hafıza, yalnızlık, benlik ve yeniden var olma üzerine kurulu daha içsel bir söyleyişe bırakıyor. Bu geçiş, kitabın yalnızca tematik değil, ruhsal bir hareket de içerdiğini gösteriyor. Gülfidan Uğur’un şiirlerinde asıl mesele, varılacak yerden çok yolculuğun kendisidir. Şiir kişisini sürekli yürürken, beklerken, düşerken, yeniden ayağa kalkarken görürüz. Umut çoğu zaman kırılgandır, fakat hiçbir zaman tamamen yok olmaz. Kitabın sonunda bile yaşamın ağırlığı ile yeniden başlama arzusu yan yana durur. Bu yönüyle Söz Verdim Rüyama, okuruna kesin cevaplar sunan bir kitap olmaktan çok, birlikte düşünmeye davet eden bir şiir yolculuğudur. İşt
Biyografinize baktığımızda eğitim, otomotiv, tasarım ve turizm gibi farklı alanlarda uzun yıllar çalıştığınız görülüyor. Bütün bu deneyimler şiirinize nasıl yansıdı? Sizce insanın mesleği, dünyaya bakışını ve dolayısıyla yazdıklarını da şekillendiriyor mu?
Hayat uzun bir yolculuk iş hayatı da öyle… hepimiz farklı hazineler koyarız küfelerimize…Kimi zaman çöküşler, hayal kırıklıkları, kimi zaman derin mutluluklar, sevinçler… İçimizde derin anılar biriktiririz. Farklı insanlara farklı hayatlara dokunuruz bilmeden… Benim iş hayatım koca bir cevher değişik kulvarlarda hayatıma sinyaller, izler bırakan. Kıyılarımda paha biçilmez insanların dokunuşları elbette ki var. Karakterimiz, kişiliğimiz iş hayatımızın şekillenmesiyle bizde izler bırakır. Dünyaya bakış açımız biriktirdiğimiz, deneyimlediğimiz etkenlerle şekillenir. Bu noktada elbette ki yazdıklarımda bunlardan kalan esintiler muhakkak vardır.
Kitabınızı okurken dikkat çeken en önemli noktalardan biri umut duygusunun hiçbir zaman tamamen kaybolmaması. En hüzünlü şiirlerde bile okura ince bir ışık bırakıyorsunuz. Sizce şiir, insanı iyileştirebilir mi? Yoksa şiir yalnızca yaşananları anlamlandırmanın bir yolu mudur? Evet, kesinlikle iyileştirir ama ben bu iyileşmenin sadece şiir yazmak diye değil de sanatın hangi dalıyla yakınlaşırsak yakınlaşalım bu iyileşmenin gerçekleştiğine inananlardanım. Yaşananları anlamlandırmanın da tek yolu şiir değildir yine aynı şekilde sanatın herhangi bir dalıyla uğraş insanın yaşamını anlamlandıran bir kanaldır. Reel yaşantıdan düşlenen yaşantıya erişme şansı da diyebiliriz.
Şiirlerinizde müzik kadar sessizlik de önemli bir yer tutuyor. Günlük hayatınızda sizi besleyen küçük ritüeller var mı? Örneğin yürümek, müzik dinlemek, seyahat etmek ya da yalnız kalmak gibi…
Ben birçok konuyla kendini beslemeyi öğrenmiş biriyim. Yazmak benim için nasıl bir besinse aynı şekilde müzik ve seyahat de benim için bir besin. Gezdiğim her müzedeki tarih kokan eserler, nasıl yani diye kendimize sorduğumuz inanılmaz mimari yapılar, sanat müzelerindeki tabloların hikâyeleri ve ben onlara bakarken kendimce yüklediğim anlamlar, bazen bir müziğin ritmindeki gizem, bazen bir simgenin mesela biblonun bende uyandırdığı duygu… Kısacası ben sanatla beslenen biriyim sanat olmayınca hayatımda sanki hep bir şeyler eksik kalıyor. Ve yalnızlık paylaşılmaz en büyük dostum. Kendiyle kalmayı kendini dinlemeyi bu yolla kendini dinlendirmeyi seven biriyim. Hayatım boyunca yaşamın iniş çıkışlarını kendimle paylaşarak yeniden ayağa kalktım.
Kitabınızda İstanbul ve Paris gibi şehirler yalnızca birer mekân değil anıları, özlemleri ve karşılaşmaları taşıyan hafıza alanları olarak karşımıza çıkıyor. Sizce şehirler insanın şiirini değiştirir mi? Yoksa insan gittiği her yere kendi iç coğrafyasını mı götürür?
Her şehir veya ülke kendine özgü tatlar barındırır özünde. Hikâyeleri farklı ezgileri kendi içinde buram buram kokar, kendi insanı gibi. İnsanın kendi coğrafyası her zaman yanında taşıdığı olsa da bazen o gezilen şehir coğrafyamızla benzer özellikler taşır. Bazen hiç benzemeyen ama derinlik hissettiren. Bu noktada şehirle coğrafyamız arasındaki etkileşim şiire farklı bir anlam katabiliyor. Paris şiirim çocukluğumda Fransa’da moda okuma hayalimi gerçekleştiremediğim için orayı ziyaret ettiğimde gezip gördüklerimin bana fısıldamasıyla oluştu.
Kitabınızda müzik ve resim de dikkat çekici bir yer tutuyor. “Evgeni Grinko Vals’i Dinlerken” şiirinde müzik, “Ahmet Yeşil’e İthafen” şiirinde ise resim, yalnızca bir gönderme olmaktan çıkıp şiirin dokusuna dönüşüyor. Sizce şiir başka sanat dallarıyla nasıl besleniyor? Bir şiirin ritmini bazen bir melodi, bazen de bir tablo belirleyebilir mi?
Evet belirleyebilir. En azından bu benim için öyle. Mesela Ressam Ahmet Yeşil tabloları hep ipler üzerine kuruludur. Ben o iplere her baktığımda çocukluğumun toplumsal baskısı, feodal aile yapısının koyduğu sınırlar ve bu nedenle özgürleşemememi hissederdim. O şiir öyle gelişti. Keza kitap kapağındaki martının zincirleri kırıp uçması da benim kelimelere özgürleşmemin bir ifadesiydi. Evgeny Grinko Vals’i dinlerken benim hasta olduğum bir dönemde arkada durmadan çalan ritmin öyle bir dönemde bende bıraktığı izlerden oluşuyor.
Kitabınızın önemli bir bölümünü aşk şiirleri oluşturuyor. Ancak bu şiirlerde aşk çoğu zaman kavuşmanın değil, insanın kendini tanımasının vesilesi gibi görünüyor. Şiir kişisi sevdiği kadar değişiyor, beklediği kadar olgunlaşıyor. Sizce aşk şiirinizde bir duygu olmaktan çok bir dönüşüm alanı mı?
Evet, aşk benim şiirlerimde bir varış noktası değil insanın kendi hakikatine doğru yürüdüğü bir dönüşüm yolu. Rüya ve gerçek iç içe geçiyor. Kendi dünyamdaki aşkın tarifi, yarattığı duygunun git gelli haykırışları. Aşk kayıp olduğu kadar kendini keşfe uzanıyor. Tek kişilik yalnızlık gibi tek kişilik aşk.
Şiirlerinizde gece, ay, yıldızlar, deniz, yağmur ve gökyüzü gibi imgeler sürekli birbirini tamamlıyor. Bu doğa unsurları yalnızca dekor olarak değil, duyguların taşıyıcısı olarak karşımıza çıkıyor. Siz yazarken önce duygu mu geliyor, imge mi; yoksa doğanın içindeki bir ayrıntı mı şiirin ilk kıvılcımını oluşturuyor?
Ben duygu insanıyım oldukça duygusalımdır. O nedenledir ki benim için önce duygu geliyor. Doğa içinde kendince duygular barındırır görmesini bilene. Neden yemyeşil bir ormanda bir denizin dalgasında huzur bulur insan sizce? Çünkü doğa duygu taşır. Benim için imgeler bir sayfalık anlatının özeti. Birçok şeye kendimce anlamlar yüklediğim gibi kullandığım imgelerde insanlara derinlik katsın isterim yani tek kelimede kendi dünyalarındaki gizemleri bulsunlar isterim. Tıpkı ‘Söz Verdim Rüyama’ daki gibi mesajlar bırakmayı seviyorum.
“Doğum”, “Çınar”, “Dost” gibi şiirlerde aile, kökler, çocukluk ve aidiyet duygusu ön plana çıkıyor. Bu şiirler, kitabın genelindeki aşk izleğinin arasında okura farklı bir pencere açıyor. Kişisel hafızanızı şiire dönüştürürken nasıl bir mesafe kuruyorsunuz? Bir duygunun şiire dönüşebilmesi için önce yaşanması mı gerekir, yoksa zamanın onu dönüştürmesi mi?
Farklı yaşam öykülerinden etkilenen biriyim. Çok çeşitli iş dallarında bulunmamla farklı insanlar tanıyarak empati yeteneğimi geliştirdim. Kişisel hafızama yönelirken mutlaka arama bir mesafe koyuyorum. O olguyu başka biri yaşamışta ben gözlemliyor gibi düşünüyorum ve empati kurarak yazıyorum. Duygunun şiire dönüşmesi ise illa yaşanmış bir hikâye olması gerekliliğini de elbette ki taşımıyor. Kurgusal birçok şiirime de kitabımda yer verdim.
Şiir dışında sizi besleyen yazarlar, şairler ya da sanatçılar kimler? Okuma ve sanat yolculuğunuzda sizi etkileyen isimlerden bahsedebilir misiniz?
Sanatla beslendiğim gibi insanla da besleniyorum. Bunu illa ünlü isimler olarak sınıflandırmak istemem çünkü benim hayatın akışındaki insanlardan da beslendiğim oluyor. Bunlar arasında özellikle hayat hikâyeleri, yaşam biçimleri farklı olan isimler çoğunlukta. Bilinen isimler arasında Edith Piaf, Füruğ Ferruzad, İlhan İrem, Murathan Mungan, Ömer Hayyam, Soner Arıca, Aysel Gürel, Fazıl Say, Frida Kahlo, Tuncel Kurtiz, Can Yücel, Nazım Hikmet gibi birçok isim var dünyamda.
Yoğun iş hayatınızın içinde şiire nasıl zaman ayırıyorsunuz? Yazmak sizin için bir kaçış mı, yoksa hayatı anlamlandırmanın bir yolu mu?
Her ikisi de diyebilirim. İnsan istedikten sonra her şeye zaman ayırabilir. Yeter ki ne ile mutlu olduğumuzu bilelim. Yazmak benim dünyamda hayata daha mutlu, daha umutlu bakabilmem için kullandığım bir argüman. Ürettikçe mutlu olan bir insanım. Ruhum yazarken dinleniyor.