Haberden kaçış hızlanmış.
Haberden kaçınma: “İzlesem ne değişecek?”
küresel bir eğilim olan haberden kaçış, türkiye'de "izlesem ne değişecek?" diyerek haberi bırakanların artmasıyla belirginleşiyor; izleyiciyi eleştirmek yerine haberciliğin de sorgulanması gerekiyor.
i̇nsanlar haberden uzaklaşıyor. bu küresel eğilim türkiye’de daha da belirgin. bir yanda “izlesem ne değişecek?” diyerek haberi bırakanlar, diğer yanda sürekli haber tüketip kaygıyla yaşayanlar var. bir noktadan sonra kafayı kuma gömmek de işe yaramıyor. bu süreçte izleyiciyi eleştirmek yerine haberciliği de yeniden düşünmek gerekiyor.
Deniz Göktaş, pimini çekip Türkiye gündemine bıraktığı Harbiye gösterisine tarikat ve çete esprileriyle başlayıp şöyle devam etti: “… Yüzü düşenler oldu, eğlenmek için bile Türkiye gündemini takip etmemiz mi gerekiyor? Gösteri “full” Türkiye gündemi… Kimseyi arkada bırakmayacağız, gösteri bittiğinde ben ne biliyorsam siz de onu biliyor olacaksınız”.
Göktaş, bir yandan apolitik ya da mahcup, üstü kapalı taşlamalara sıkışan ana akım komediye karşı çıkıyor, diğer yandan da sözü gündemden ya da haberden kaçınmaya getiriyordu: “En baştan başlayayım, ne olur ne olmaz, işi garantiye alalım: İmamoğlu’nu aldılar, böyle bir durum var. Telaş yapmayın…”
Geçtiğimiz hafta, yapay zekâ uygulamalarının gazetecilikte yarattığı dönüşüme ilişkin yazıda Oxford Üniversitesi bünyesindeki Reuters Enstitüsü’nün kısa süre önce yayımladığı yıllık rapora değinmiştim. Bu araştırmada dünyada haberden kaçınma oranı da ölçülüyor ve Türkiye %60’lık oranla araştırmanın kapsadığı 48 ülke arasında Hırvatistan’ın ardından ikinci sırada. Diğer ülkelerde bu oran ortalama %42. Araştırma 2026 yılında ocak ayı ortasından şubat sonuna kadar açık tutulan bir çevrimiçi anket üzerinden yürütülüyor. Dolayısıyla kapsayıcılığı bu ankete erişip yanıt verebilen internet kullanıcılarıyla sınırlı. Ancak elde daha kapsamlı ve kapsayıcı bir veri seti bulunmadığı sürece akademik çalışmalarda da sıklıkla referans verilen bir çalışmadan bahsediyoruz. Zira bu veriler genel gözleme dayalı eğilimle de uyuşur nitelikte.
HABERDEN KAÇINMA NEDİR, NASIL OLUR?
Haberden kaçınma, genellikle haberlere karşı aktif veya kasıtlı bir direniş ya da habere ulaşmayı reddetmek olarak tanımlanıyor. Bu, kişinin haberleri tamamen görmezden gelmesinden, belirli konu veya kaynaklardan bilinçli olarak uzak durmasına kadar farklı biçimlerde ortaya çıkabilen bir tutum. Gündelik hayatımızda bunun tercümesi “ben artık haber izlemiyorum”, “haberlere katlanamıyorum”, “haber görmeye dayanamıyorum” cümleleri.
Televizyonda haber izlemesek bile sosyal medya üzerinden sürekli habere maruz kalıyoruz. Haberden kaçınmak isteyenlerin bile önüne haber düşüyor. Algoritmalar her ne kadar izleyicinin tercihine göre içerik akışı belirlese de, haber bazen eğlence içeriğinin arasına sıkışabiliyor. Ya da eğlenceli içerik gibi gözüken haberler algoritma duvarının çatlaklarından sızabiliyor.
Haberden kaçınmanın bir nedeni zaten bu bombardımandan yılmak. Ancak bir diğer önemli sebep kaygıdan uzaklaşma çabası. “Haberlerin hissettirdikleri: haberden kaçınmanın ve siyasi katılımın önünde bir engel olarak öngörülen kaygı” adlı çalışmada “haber izlemeyenlerin” farklı gerekçelerine değiniliyor. Genel olarak bazı insanlar dönem dönem kaygı seviyelerini aşağı çekmek için haberden uzaklaşırken, bazıları zaten haberle ilişki kurmayacakları bir yaşamı tercih ediyor. Örneğin, 15 Temmuz’dan iki gün sonra gelip “aaa darbe mi olmuş?” diyenler bu ikinci gruptan. Bunun arkasında kaygıdan uzaklaşma çabasının yanı sıra güncel gelişmelerin bazı gündelik yaşam pratiklerini hemen sarsmaması var. Ateş bacayı sarana kadar “habersiz” bir yaşama devam ediliyor.
Bir de son dönemde çevremizde sıkça gözlemlediğimiz “izlesem de ne değişecek” yaklaşımı var. Bunda gelişmeler karşısında yaşanan güçsüzlük hissi ana etken. Yani arkasında küçümseyici bir nihilist tavır barındırmayan ancak güçsüzlük hissine dayanan bir tercih. Daha iyi yaşam talebi karşılık bulmayan, farklı ölçeklerde tercihlerine ve yaşam tarzlarına müdahale edilenlerin “nasılsa kimse bizi duymuyor, duysa bile fayda etmiyor” düşüncesi ya da değişim için oy kullanıp seçtiği siyasetçilerin tutuklandığını, belediyelerine ya da partilerine kayyum atandığını gören bazı kesimlerin çaresizliği… Burada haberleri takip etmek çözüm yoluna çıkmayan, stresli, boş yere bir uğraş olarak görülüyor.
Yukarıda ana hatlarıyla özetlenen tutum küresel bir eğilimi yansıtıyor. Ancak Türkiye’nin ayrışması ve ölçülen yüksek oran elbette siyasetin, medyayı da dönüştürerek yol açtığı otoriterleşmeyle de ilgili. Ekranlarda her sabah başka bir gözaltı dalgasını duyuran kırmızı “son dakika” bantlarının sabit bir köşe süsü haline gelmesinden ve eski ana akımda iyi gazeteciliğin çıtasının “yalan söylememek, propaganda yapmamak” seviyesine inmesinden dolayı hem değişim umutlarının hem de gazeteciliğe duyulan güvenin kökten sarsıldığı bir durum söz konusu.
HABERDEN KAÇINAN MEDYADAN KAÇINMAK
İki yıl önce zamansız şekilde aramızdan ayrılan Peyk grubu solisti İrfan Alış, grubun adını taşıyan şarkıda şöyle diyordu: “… Polis basar arar, her üç ayda bir evi. Müdavim olmuşlar adeta. NTV hep açık, Nirvana capcanlı. İzliyoruz aynı tayfayla…”
Alış’ın 90’lı yılları anlattığı bu şarkısından bu yana çok şey değişti: Nirvana grubu yok, NTV eski NTV değil; bir büyük felaket olmadığı sürece “güvenli ekran” olarak belki çoğunlukla bakanlık odalarında ya da bekleme salonlarında açık. Yaşananlara tepkili orta ya da ileri yaştaki bazı izleyicilerin evinde, fonda Halk TV sesi yankılanıyor; ama özellikle 35 yaş altı kent nüfusunda ne televizyon izleme ne de gazete okuma alışkanlığı pek kalmadı. Bu kuşakta habere ilgi tamamen kaybolmuş değil. Ancak yaygın pratik bir “YouTuber gazeteci” bulup, ondan yorumlu gündem özeti dinlemek bir tercih. Bir diğer yaygın pratikse kıymeti kendinden menkul, kimin yönettiği belirsiz “kırpıntı haber” hesaplarını takip etmek. Bu dönüşümün teknolojik değişim kadar hem dünyada hem de Türkiye’de medya alanında yaşananlarla ilişkisi var.
Türkiye’de medyada kaynağı olan holding (ya da TMSF) haber kuruluşları gerçek habercilikten uzak duruyor, haber yapmak için çırpınan gazetecilerse baskının yanı sıra abonelik gelirlerinin çok düşük olduğu bir ortamda kaynak sorunuyla boğuşuyor. Alternatif mecraların birçoğu haber merkezinden program birimine hâlâ yirmi yıl öncesinin televizyonculuk anlayışıyla yönetiliyor. Böyle bir ortamda zaten kaygı ile boğuşan geniş kesimlerin kendilerine gündemi daha derinlikli, boyutlu ve rahat anlaşılır şekilde sunmayan haber merkezlerinden uzaklaşması sürpriz değil.
HABERLE BARIŞMAK MÜMKÜN MÜ?
Peki haberden kaçınmanın arttığı bir ortamda gazetecilik ne yapabilir? Yurtdışında yapılan araştırmalar haberden kaçınmanın sınıfsal boyutlarına da dikkat çekiyor. Bu tutum haberleri günlük dertleriyle ilgisiz bulan kişiler için makul bir strateji olarak görülse de, bu strateji en savunmasız nüfusları, kendilerini etkileyen siyasi ve sosyal yapıları etkileyecek bilgi ve bunun doğurabileceği eyleyicilikten yoksun bırakarak toplumsal eşitsizliği pekiştirme riski taşıyor.
Bunu hafifletmek için habercilerin yapabileceği şeyler de var: Örneğin, yaşanan süreçlerin ciddiyetini ortadan kaldırmadan pasif bir kasvet ve karamsarlık anlatısına sığınmak yerine olayların insanların gündelik yaşamındaki etkilerini göstermek; varsa çözüm arayışları, direniş alanlarını görünür kılmak bunlardan biri.
"Belirsizlik ve korku" içeren bir habercilikten, netlik ve kontrol hissi sağlayan bir habercilik anlayışına geçmek gerekiyor. Bunun yolu da yalnızca iktidarın ya da muhalefetin siyasi elitlerinin çizdiği çerçeveyle yetinmeyip sokağın sesine kulak vermekten geçiyor. Yani muhabir ağırlıklı bir habercilik ve yeni medya çağına uygun hikâye anlatıcılığı teknikleri önemli. Bu aşamada da kısıtlı kaynaklar stüdyoyu terk etmeyen ekran seçkinleri ve yorum tüccarlarına mı, yoksa gerçek habercilere mi aktarılacak sorusu gündeme geliyor.