Gazetecilik biat etmiş, baskı zalimleşmiş.
Hoyrat ve zalimane bir iradeyle karşı karşıyayız
gazetecilerin zor anında yanında olan rsf türkiye temsilcisi önderoğlu, görevini bıraktı. "biat gazeteciliği hâkim, baskı iradesi çok daha zalimane" dedi.
gazetecilerin zor anında yanında olan önderoğlu, rsf’nin 30 yıllık temsilcilik görevini bıraktı. çocukluğu refahiye - lille-kaynarca arasındaki göçlerle geçen önderoğlu, “artık biat gazeteciliği hâkim. baskı iradesi ise çok daha zalimane” diyor.
Gazeteci Erol Önderoğlu, geçtiğimiz hafta 30 yıldır sürdürdüğü Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) Türkiye Temsilciliği görevini bıraktığını açıkladı.
RSF, Erol ile o kadar bütünleşmişti ki ikisini birbirinden ayrı düşünmek çok kolay değildi. Tam olarak ilk nerede ne zaman karşılaştığımızı hatırlamıyorum.
Yine muhtemelen tutuklu gazetecilerin serbest bırakılmasına yönelik bir yürüyüş ya da basın açıklaması.
Yıllarca gazetecilere yönelik hemen her hak ihlaline karşı çıkışta Erol oradaydı. Bir gün babasının bir işçi olarak Fransa’ya gittiği yıllardan söz edince onun bizim görmediğimiz bir özel hayatı olduğunu fark ettim.
Çünkü durum öyle bir hal aldı ki Erol sanki adliyede yaşıyor, bir basın açıklaması olduğunda oradan çıkıyor. Ya da bir yürüyüş oluyor bir gazetecinin serbest bırakılması çağrısıyla, Erol ara sokaklardan bir yerlerden çıkıp geliyor.
Kısaca onun bir başka yaşamı sanki hiç yok gibiydi. Bu ayrılık haberi geldiğinde kimdir Erol Önderoğlu yakından tanımak tanıtmak istedim bilmediğimiz yönleriyle de. Çocukluğundan başlayan süreç aslında bir ülkenin göçler tarihi gibi.
Bir sohbette babanın Fransa’ya tek kelime dil bilmeden giden bir işçi olduğunu söylemiştin. Sen nereden katıldın bu yolculuğa.
İstanbul’da doğdum. Annem babam 1971’de Fransa’ya gitti. Beni ve iki kardeşimi Erzincan’ın Refahiye ilçesindeki köyde yaşayan dedemin yanına bıraktılar.
2,5 -3 yıl. Annem babam bir yaz geldiler 4 yaşındayım. Bizi aldılar. Bu arada Fransa’da bir kardeşimiz olmuştu. Aile birkaç yıl sonra bir araya gelebildi.
Refahiye’nin bir köyünden Fransa’ya zor olmalı. Paris mi?
Paris’e iniliyor uçakla sonra trenle kuzeyde Lille şehri. Babam demiryollarında çalıştı birkaç sene. Sonra ağır iş kazası geçirince bir şarküteride çalışmaya başladı. Biz eğitimimizi o şehirde sürdürdük. 80’li yılların ilk yarısında gurbetçilerin kendi ülkelerine dönmeye başladılar. Babam "Hadi bu kadarı iyi, siz de büyüdünüz" dedi. Onun hesabı tabii ki anlaşılabilir fakat biz sunulan standartları kullanıyoruz, eğitim imkanlarımız gayet iyi. Kendimizi bir anda İstanbul Kaynarca’da bulduk. 1985’in sonu.
REFAHİYE’DEN LİLLE’YE ORADAN KAYNARCA’YA
Avrupa’dan altyapının, asfaltın olmadığı, elektrik direklerinin zor durduğu bir yere dönüyorsunuz. Okula giderken ağır fabrika kokusu var, sokaklar yeterince aydınlatılmamış. Aile bir karar alıyor ama bu kararlar o gence uymayabilir. Ben bir çukura düşmüş gibi hissettim kendimi ve o çukurdan çıkmam 10 yıldan fazla zamanımı aldı.
Zaman kaybetmemek için Fransız Filolojisi’ne girdim, İstanbul Üniversitesi, 1989 -1993 arası. Üniversite soluk almamı, geleceğe dair hedeflerimi yeniden koyabilmemi sağladı. Hem okula devam ettim hem de restorasyon işleri yaptım.
MABEYN KÖŞKÜ’NÜN VARAKLARINI YAPTIM
Altın varak işleri yapıyordum. Mesela Beşiktaş’ta Büyük Mabeyn Köşkü vardır, Cumhurbaşkanlığı’nın bir birimi oldu; orada altın varak işini, tavan işini yaptım. Kaynarca’da bir arkadaşım yaparken öğrendim bu işi. Fener Rum Patrikhanesi, Kadıköy’deki kiliselerde çalıştım. Bağdat Caddesi’nde daire boyadım, otellerde resepsiyonistlik böyle pek çok iş.
Askerlik dönüşü bir arkadaşım IPS İletişim Vakfı’nda arşivci arandığını söyledi. Başvurdum ve kabul edildim.
Nadire Mater ve Ertuğrul Kürkçü dış habercilik yapıyordu, Nadire RSF’ye gazetecilerin durumuna ilişkin kısa haberler yazıyordu. Ben de yazayım dedim, Fransızca biliyorum, RSF’yi tanıyorum. Sonra "Türkiye büromuz olun” teklifi geldi RSF’den. Nadire temsilci, ben de muhabir, işe giriştik. Nadire sonradan Bianet projesine başlayınca işi ben sürdürdüm. Metin Göktepe cinayetinin aydınlatılması, Işık Yurtçu’nun tutukluluğu, mesleki örgütlülük ve diğerleri. 30 yıllık süreç için çok kişiye teşekkür borçluyum ama sanırım bunun başında ailem gelmeli.
AHMET ŞIK PASI RAGIP’A O DA NEDİM ŞENER’E VERİYOR
Evet, bakın bir olayı anlatayım. Bir gün evde oğlum top oynuyor ve bir şeyler mırıldanıyor. Dinledim, futbol yorumcusunu taklit ediyor. Şöyle diyordu: "Ahmet Şık pası Ragıp Zarakolu’na veriyor, Ragıp Zarakolu koşuyor pası Nedim Şener’e veriyor..." Çocuk o kadar benim işimin içinde, kendinize biraz dönüp bakıyorsun tabii. Dolayısıyla oğlum basın özgürlüğü hafızasını taşıyan gençlerden biri oldu.
Senin için en kritik olaylar, dönemeçler hangileri oldu?
İz bırakan çok şey oldu. Mesela Musa Anter, hiç tanımadım fakat Musa Anter’in toplumsal uzlaşıcı söylemi, gazeteciliği, dil bilimi, yani toplumda temsil ettiği sembol benim için önemliydi. Babamla ilk defa bir eyleme gittim hayatımda, o da Sivas Katliamı’nda hayatını kaybedenlerle ilgili Şişli ve Mecidiyeköy’de yapılan yürüyüştü. Metin Göktepe’yi hiç tanımadım ama Metin Göktepe için çıktığımız yolda bugünkü dostluklarım da kuruldu. Afyon’daki duruşmaya katılmak için yaptığımız yolculuk üzerinden. Hrant ile tanıştım ve onun dünya görüşünü hiç unutmayacağım. Tüm bunlar acı ama bizi dirençli kılan kişiler oldu.
Yaptığın işten dolayı tehdit aldın mı? Baskı gördün mü?
Oldu elbette. Ama zannediyorum Avrupa Birliği reform sürecinde tüm kamu kurumlarının AB fonları almış olması ılımlı bir hava yaratmıştı. İşlerin yeniden gerildiği dönem Gezi süreci oldu. Gazeteci Ahmet Şık’ın 15 gün arayla kafasına gaz kapsülü atıldı. Yaka paça gözaltına alınan gazeteciler oldu. Sertleşen ve cezasızlığı tadan kamu gücünün ilk işaretlerini yaşamış olduk. 2015’te barış sürecinin son bulmasıyla çok büyük bir baskı süreci başladı.
30 yılda basın özgürlüğüne yönelik neler değişti?
90’lı yıllarda izole bir ülke vardı ve askerin ağır gölgesi üzerinde olan. Ama yüksek bürokrasinin bir hukuk devleti, demokrasi, Batı reformları diye hedefleri vardı. 30 yıl sonra Türkiye yine izole bir devlet fakat kendi içine kapalılığını daha çok bir "bölgesel güç" projesi içerisinde gösteriyor. Tercihini militarist ya da bölgesel güç tasarımıyla değil de daha çok bir medeniyet projesinde konumlandırabilirdi. Ama burada AB sürecinde karşılıklı yapılan yanlışlara gidiyoruz...
İşin özü; bugün Türkiye’de iktidarın herhangi bir şekilde temel özgürlükler, demokratik değerler, hukuk devleti, yargı bağımsızlığı, çoğulcu medya gibi bir önceliği yok. Bugün bu duruş çok daha öz güvenli, çok daha hoyrat ve çok daha vatandaş üstü bir yapı. Vatandaşının iradesinin çok üzerinde kararlar alıyor. Dolayısıyla sivil toplumun da insan hakları hareketinin de gazeteciliğin de etki marjı oldukça sınırlı bugün. NATO zirvesi öncesinde girişilen tutuklamalara bakın.
Önderoğlu, gazetecilerin hak mücadelesinde daima yer alacağını söyledi.
Ne diye özetleyebilirsin bu anlattıklarını, “Neydik ne olduk?”Birey gazetecilikten biat gazeteciliğine geldik. Gazetecinin gündemini belirleme iradesi bugün yok. Editoryal bağımsızlığın olmaması zaten RSF için son 10 yılda Türkiye ve başka ülkelerde en çok zorlandığımız süreç oldu.Ve tabii ki daha da önemlisi medyanın şeffaflığı, sermaye şeffaflığı, editoryal bağımsızlığı ve etik gazetecilik prensipleri. Medyanın %80 ya da %20’lik dilimlerde tutulmasını bırakalım, bu politik kutuplaşmanın ilk elden zarar verdiği mesele bağımsız gazetecilik ve etik gazetecilik. "AK Parti medyası", "CHP medyası" analizleri bağımsız gazeteciliğin özünün gitgide gündemimizden çıktığını gösteriyor. Etik gazetecilik, şeffaf yapı, editoryal bağımsızlık... Bunlar sadece gazeteciler açısından değil nitelikli bilgiye erişim açısından bir güvence.