Dava halkı ikna etmemiş.
İBB Davası’nda halk ikna olmadı
bulgu araştırma kurucusu turan, iktidarın i̇bb davası'nın ilk celsesinde toplumsal rıza üretemediğini belirtti. avukat ersöz ise son duruşmada adil yargılama hakkının ihlal edildiğini vurguladı.
bulgu araşatırma’nın kurucusu turan’a göre iktidar, i̇bb davası’nın ilk celsesinde toplumsal rıza üretemedi. avukat ersöz ise bilhassa davanın son duruşmasında adil yargılama hakkının ihlal edildiğini vurguladı.
Ekrem İmamoğlu'nun da aralarında bulunduğu 414 ismin yargılandığı İBB davasının ilk celsesi 8 Temmuz itibarıyle sona erdi. 64 günde tamamlanan ilk celsede 142 eylem nedeniyle 828 yıldan 2 bin 352 yıla kadar hapisle yargılanan İmamoğlu, mahkeme başkanının duruşmayı 9 Temmuz’da bitirme israrı üzerine savunma yapamadı. Son duruşmada mütalaasını açıklayan savcı, Beyoğlu Belediye Başkanı İnan Güney dahil 3 kişi hakkında tahliye istedi. Mahkeme, İnan Güney ve 5 kişinin tahliyesine karar verirken davanın 2. duruşması 17 Ağustos'ta başlayacak.
İBB Davası’nın ilk duruşması gergin başlamıştı. Aradan geçen 2 ayı aşkın sürede pek çok itirafçı ifadesini geri çekerken, savunmalarda çoğunlukla gizli tanık ifadelerine dayanan 3900 sayfalık iddianamenin somut delillerden yoksun oluşuna vurgu yapıldı. Avukatlar İBB Davası’nda adil yargılama yapılmadığına dikkat çekerken kamuoyu araştırmacıları ise iktidarın toplumsal rıza üretemediğine dikkat çekti.
TOPLUMUN 3’TE 2’Sİ İKNA OLMADI
İBB Davası’nın kamoyundaki yansımasını Bulgu Araştırma’nın kurucusu Semih Turan değerlendirdi. Turan, “İktidarın bu operasyonlarla hedeflediği bazı temel amaçlar vardı, bunların başında Ekrem İmamoğlu’nu itibarsızlaştırmak geliyordu. Ancak halk nezdinde, özellikle İmamoğlu destekçileri katında böyle bir itibarsızlaştırma gerçekleşmedi. Benzer şekilde, CHP'li belediyelerin yarattığı memnuniyeti engelleme veya bu belediyelerin çalışmalarını “yolsuzluk” ve “hırsızlık” gibi kavramlarla imgeleyerek halkın gözünde değerini düşürme çabası da başarılı olmadı. Bu noktada iktidar, seçmen ve vatandaş nezdindeki görüntü açısından hedefine ulaşamadı. Ancak operasyonların “fiili durum” yaratan kısmı maalesef sonuç verdi, nihayetinde bu insanlar bir yılı aşkın süredir cezaevindeler, işlerini yapamıyorlar ve siyasetten uzaklaştırılmış durumdalar” dedi.
Turan, değerlendirmesini şöyle sürdürdü: “Muhalefet cephesine baktığımızda ise, operasyonların kodlarından birinin CHP'yi parçalamak, bölmek ve kavgalı bir görüntü vermek olduğunu görüyoruz. Bu dava özelinde böyle bir bölünme yaşanmadı. Ancak peşinden gelen butlan ve kayyum hamleleriyle bir parçalanma yaratılmaya çalışılsa da, seçmen bazında iktidarın istediği bölünme yine gerçekleşmedi. Sonuçta vatandaş bazında baktığımızda onların istediği bölünme olmadı. Çünkü bölünme dediğiniz zaman iki tarafta da anlamlı birer parça kalması lazım. Ama böyle bir şey de olmadı. Yani o vatandaşın tercih, teveccühü anlamında o bölünmeyi de gerçekleştiremediler. Atanan kayyum ve butlan kadrosu, CHP seçmeninin çok küçük bir oranından destek alabildi. Seçmen ve sokak, büyük oranda Özgür Özel ve ekibiyle beraber hareket ediyor. Ayrıca bu süreç, diğer muhalefet partilerinin ana muhalefete desteğiyle birlikte, siyasi yelpazenin her tarafından bileşenlerin bir araya geldiği, muhalefeti besleyen bir gelişmeye dönüştü.
Halkın sürece ikna olup olmadığı meselesine gelince, en başından beri bu davaların hukuki olduğuna inanan seçmen kitlesi sınırlıydı ve iktidar bu oranı arttıramadı. Bugün toplumun üçte ikisi davaların siyasi olduğunu, üçte biri ise hukuksal olduğunu düşünüyor. Ancak bu üçte birlik kesim de davanın içeriğinden ziyade siyasi aidiyetleri ve ideolojik bağlılıkları nedeniyle bu görüşte. Bizim yaptığımız “Değişim istiyor musunuz?” şeklindeki araştırmalarda da benzer bir tablo çıkıyor. Toplumun üçte ikisi değişimden yana. Sonuç olarak bu operasyonların ilk celsesinin bitişinin ardından sürece baktığımızda, iktidarın bu davalarla beklediği “toplumsal rızayı” kesinlikle üretemediğini görebiliriz. Son dönemde iktidar yanlısı medyanın yayınlarına baktığımızda, sürecin başında iddianame üzerine yoğunlaşan medyanın artık konuya pek değinmediğini görüyoruz. Bu durum, toplumsal rızayı üretemediklerini iktidarın da fark ettiğinin bir göstergesi. Fakat görünen o ki, bu rızanın oluşmaması iktidarın artık pek de umurunda değil. Mahkemede savunma hakkının kısıtlanması ve Ekrem İmamoğlu'nun konuşturulmaması gibi yaşanan son gelişmeler, iktidarın toplumsal rızadan ziyade, yargılama süreci ve medya üzerindeki tahakkümü öncelediğini ortaya koyuyor.”
ADİL YARGILAMA HAKKI İHLAL EDİLDİ
Davanın ilk celsesi hakkında konuşan Avukat Hüseyin Ersöz ise şu değerlendirmeyi yaptı: “Kamuoyunda İBB davası olarak bilinen yargılamanın ilk duruşması 9 Mart’ta başladı ve ilk celse 8 Temmuz tarihine kadar sürdü. Bu süre zarfında mahkeme, tutuklu sanıkların savunmalarını tespit etti. Ancak özellikle Murat Ongun, Fatih Keleş ve Ekrem İmamoğlu ile ilgili son aşamada gidilen süre kısıtlamaları, adil yargılanma hakkına ciddi anlamda gölge düşürdü.
Mahkemenin Ceza Muhakemesi Kanunu’ndan (CMK) doğan güvenceleri uygulamaması, duruşmanın başında kimlik tespiti yapmaması ve tahliye taleplerini yalnızca bir kez alıp sonrasında sürekli dosya üzerinden inceleme gerçekleştirmesi usuli bir eksikliktir. Örneğin 9 Mart’ta söz alan bir kişiye, sürecin ilerleyen aşamalarında tekrar söz hakkı tanınmaması, adil yargılanma hakkını ihlal eden bir uygulamadır. Ayrıca avukatların duruşma tutanağını hiç görmemesi, dosyaya giren evrakların duruşma başında okunmaması, yine adil yargılanma hakkına gölge düşüren tefrik ve ara kararların oluşturulması, yargılamanın adil bir eksenden uzak yürütüldüğü izlenimini yaratmaktadır.
Mahkeme heyetinin, usul itirazlarını ve savunma kapsamında dile getirilen sözleri polemik konusu haline getirerek CMK’nin 203. maddesi çerçevesinde Ekrem İmamoğlu’nu birden fazla kez duruşma salonundan çıkarması, savunma hakkı yönüyle sorunludur. Tüm bu unsurlar, soruşturma aşamasından bugüne yargılama sürecinin savunma hakkı, hukuk güvenliği ve adil yargılanma ilkeleri açısından ciddi şekilde eleştirilmesine neden olmuştur. Bu durum, sağlıklı bir yargılama faaliyetinin yürütülmesinin önündeki temel engeldir.
Bu noktada, Yargıtay 8. ve 16. Ceza Dairelerinin süre kısıtlamalarına dair kararlarını hatırlatmakta fayda var. Geçmişteki Ergenekon davasında da tıpkı burada olduğu gibi, talepler 15 dakikayla, esasa ilişkin savunmalar ise suçun niteliğine göre bir veya iki saatle sınırlandırılmıştı. Bu uygulamalar HSK’ye şikayet edilmişti ve verilen soruşturma izni neticesinde, Ergenekon davası hakimleri Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nde ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılandılar. Yüksek Mahkeme, bu tür süre kısıtlamalarının adil yargılanma hakkına aykırı olduğunu ve görevi kötüye kullanma suçunu oluşturduğunu hükme bağladı.
Yargıtay 8. Ceza Dairesi'nin Merdan Yanardağ davasına dair kararı bu konuda çok net bir emsaldir. Orada, duruşma sırasında sözümün kesilmesini “görevi kötüye kullanmak” olarak değerlendiren Yüksek Mahkeme, “Öyle bir süre kısıtlaması yapamazsın, bu görevi kötüye kullanmaktır” tespitini yapmıştır. Bu kararlar, güncel yargılama sürecindeki uygulamalarla doğrudan bağdaştırılabilir ve savunma hakkının sınırlarına dair önemli bir referans oluşturmaktadır.”
SON DERECE ÖFKELİYİZ
İstanbul Barosu Başkanı İbrahim Kaboğlu İBB Davası'na ilişkin yaptığı basın toplantısında şu ifadeleri kullandı: "İBB Davası’nda dört bin sayfaya yakın iddianame sonrasında başlayan yargılamalar geçen mart ayında ve düne kadar devam eden süreç, özellikle son üç gün boyunca tanık olduğumuz uygulamalar kabul edilemez olmanın ötesinde kesinlikle anayasal düzenin yadsınmasıdır. Anayasal düzenin inkarı, hatta onun ötesinde anayasal düzene meydan okuma, anayasal düzeni kaldırma girişimi anlamına gelebilecek, eylemlerdir. İstanbul Barosu yöneticileri olarak son derece öfkeliyiz."