Umutsuzluk değil, umut büyümüş.
İçeriden dışarıya mektuplar: Sabahı beklerken
500 gündür umutsuzluğa yenilmediğini belirten yazar, yorgun ama yenilmemiş insanların içinden yükselen sesi ve başka bir hayat ihtimalini düşünüyor.
bu 500 günde bende büyüyen şey umutsuzluk olmadı. yalan olmasın, kötü gecelerim de oldu, insanın içine kızgınlık da çöküyor, yorgunluk da. ama ben umutsuzluğa yenilmemeyi seçtim. yorgun ama yenilmemiş insanların içinden yükselen sesi düşünüyorum ve hep birlikte kurulabilecek başka bir hayatın ihtimalini.
Resul Emrah ŞAHAN - Tutuklu Şişli Belediye Başkanı
Cezaevine karanlık çöktüğünde sesler yavaş yavaş azalır. Önce koridorda gezinen tekerleklerin gürültüsü kesilir, sonra ağır kapıların sesi seyrekleşir. En sonunda herkes kendi uykusuna, kendi yalnızlığına çekilir.
Bu sessizliğin içinde yaşayalı bugün tam 500 gün oldu. 500 gündür kapılar aynı kilit sesiyle kapanıyor, geceler aynı karanlığa varıyor. Ama insanın içi öyle işlemiyor, orada durdurulamayan, eksilmeyen, her gün biraz daha büyüyen başka bir şey var: umut.
Bu 500 günde bende büyüyen şey umutsuzluk olmadı. Yalan olmasın, kötü gecelerim de oldu, insanın içine kızgınlık da çöküyor, yorgunluk da. Ama ben umutsuzluğa yenilmemeyi seçtim. Kulağımı buradaki sessizliğe veriyor, dışarının koşturmasından uzak, her şeyi daha yalın düşünüyorum. Yorgun ama yenilmemiş insanların içinden yükselen sesi düşünüyorum ve hep birlikte kurulabilecek başka bir hayatın ihtimalini.
Değişim nerede başlar? Bunu çok düşünüyorum. Bir gencin korkuya teslim olmayı reddedişinde mi, bir emekçinin hakkını arayan o yalın sesinde mi, yoksa bir öğrencinin geleceğine sahip çıkışında mı? Belki de değişim, meydanlardan önce mutfaklarda, evlerde, sokak aralarında filizlenir.
İşte ben şimdi o filizlenmeyi duyuyorum.
Düşlediğim ülkede kimse kimseden korkmuyor. Anneler babalar, çocuklarını bu ülkenin yarınlarına güvenerek büyütüyor. Gençler, doğup büyüdükleri toprakları terk etmek zorunda kalmadan hayal kurabiliyor. Kürt, Türk, Alevi, Sünni, Anadolu’da büyümüş, gurbetten gelmiş gençler aynı meydanda, kendi dillerinde şarkılarını, acının yükünü yeniden taşımak için değil, ortak bir geleceğin sevincini paylaşmak için söylüyor.
Bunu bana en çok da Şişli öğretti. Orada, aynı gökyüzünün altında ne çok hayat yan yana akar. Kurtuluş'ta bir kilisenin çanı, birkaç sokak ötedeki ezanla aynı havada buluşur, başka başka diller, dualar, türküler, hikâyeler iç içe geçer. Bir sokakta eski İstanbul'un hafızası yaşar, bir başkasında kendine yeni bir hayat kurmaya çalışan gençlerin telaşı. Orada anlarsınız ki bir arada yaşamak, birbirine tahammül etmek ya da katlanmak değildir. Hoşgörü sözü bile yetersiz kalır. Çünkü hoşgören, farkında olmadan kendini yukarıya, hoşgördüğünü aşağıya koyar. Oysa gerçek bir arada yaşam eşitlerin işidir. Birbirini değiştirmeye çalışmadan, susturmadan, küçültmeden, aynı şehri, aynı geleceği adilce paylaşabilmektir.
İşte benim düşlediğim memleket de böyledir.
Kimsenin bir başkasının gölgesinde küçülmediği, herkesin kendi sesiyle, kendi hikâyesiyle var olabildiği bir ülke…
Bu aralar çokça konuştuğumuz yeni nesil siyaset de bence işte bu kırılmış bağları yeniden örebilmektir. Birbirine uzak düşürülmüş, birbirinden korkar hale getirilmiş insanları yeniden aynı masaya oturtabilmektir. Bir tekstil işçisinin yorgunluğunu, bir maden işçisinin kaygısını, geleceğe küsmüş bir gencin kırgınlığını yalnızca dinlemek değil, onların hayatını gerçekten değiştirecek adil bir düzeni kurabilmektir.
Ve bekliyorum. Sabırla, sebatla. Çünkü dışarıda saatlerle, toplantılarla, takvimlerle ölçülen hayat, içeride sabra dönüşüyor. Ben bu sabrı toprağın sabrı gibi taşıyorum. Kış boyunca görünmeden hazırlanıp zamanı gelince birden boy veren o bahar gibi… Önce kimse fark etmez. İçeride tomurcuklanır. Sonra bir sabah kalkarsınız ve bütün memleketin renginin değiştiğini görürsünüz.
Derler ki gecenin en karanlık anı, şafağa en yakın andır.
500 gecenin bu geç vaktinde, penceremden henüz görünmeyen ama bir yerlerde beklediğini bildiğim bir sabahı bekliyorum. O sabahın yalnızca benim içimde olmadığını da biliyorum. O, sokakta adalet arayanların, boyun eğmeyenlerin, bu ülkeden umudunu kesmemiş milyonların yüreğinde de büyüyor.
O sabah geldiğinde Türkiye kendi geleceğine yeniden bakacak. Anadolu’nun mayasındaki dayanışmayı hatırlayacağız. Yarım kalan hikâyelerimizi tamamlayacağız. Bu memleketin bütün renkleriyle, bütün sesleriyle yeniden buluşacağız. Ve birbirimize nereli olduğumuzu, neye inandığımızı sormadan önce, adil ve özgür bir hayatı, ortak geleceğimizi birlikte nasıl kuracağımızı konuşacağız.
Duvarlar insanın bedenini kısıtlayabilir, gökyüzünü daraltabilir, adımlarınızı kısaltabilir. Ama bir ülkenin yeniden doğma isteğini bastıramaz. Böyle şeyler önce yürekte başlar, oraya da hiçbir duvar uzanamaz.
Şimdi gece olabilir. Ama bu millet çoktan sabaha, güneşe, yeniye yürümeye başladı.