Kant yüzünden Naziler gelmiş.
Immanuel Kant ve Nazizm – George H. Smith
ayn rand, leonard peikoff'un kitabında kant'ın nazizmin yükselişinin sorumlusu olduğuna dair iddialarını destekledi. kitap, kant'tan başlayıp hitler'e uzanan bir gelişim zinciri çiziyor.
ayn rand, 4 aralık 1982 tarihli mektubunda, leonard peikoff’un the ominous parallels (uğursuz paralellikler) (1982) kitabı hakkında şöyle yazıyor: “[bu kitap] altrüizmin felsefi kökenlerini göstererek, çağdaş dönemin kritik dönüm noktasına kadar gelen kesintisiz gelişim zincirini açığa çıkarmıştır: bu zincir kant’tan başlayarak lenin’e, mussolini’ye ve hitler’e uzanır.” peikoff’un kitabı liberteryen tarihçi david gordon tarafından inquiry dergisinin eylül 1982 sayısında incelenmiştir. peikoff’un kitap boyunca en çok üzerinde durduğu iddia, immanuel kant’ın (1724-1804) nazizmin yükselişinin sorumlusu olduğuna yönelik suçlaması olduğu için, gordon da incelemesinin başlığını gayet tutarlı bir şekilde “königsberg kasabı?” olarak belirlemiş. kant, üniversitesinde ders verdiği königsberg kentinde bir hayli sakin ve the post immanuel kant ve nazizm – george h. smith first appeared on öncül analitik felsefe .
Ayn Rand, 4 Aralık 1982 tarihli mektubunda, Leonard Peikoff’un The Ominous Parallels (Uğursuz Paralellikler) (1982) kitabı hakkında şöyle yazıyor: “[bu kitap] altrüizmin felsefi kökenlerini göstererek, çağdaş dönemin kritik dönüm noktasına kadar gelen kesintisiz gelişim zincirini açığa çıkarmıştır: Bu zincir Kant’tan başlayarak Lenin’e, Mussolini’ye ve Hitler’e uzanır.”
Peikoff’un kitabı liberteryen tarihçi David Gordon tarafından Inquiry dergisinin Eylül 1982 sayısında incelenmiştir. Peikoff’un kitap boyunca en çok üzerinde durduğu iddia, Immanuel Kant’ın (1724-1804) Nazizmin yükselişinin sorumlusu olduğuna yönelik suçlaması olduğu için, Gordon da incelemesinin başlığını gayet tutarlı bir şekilde “Königsberg Kasabı?” olarak belirlemiş. Kant, üniversitesinde ders verdiği Königsberg kentinde bir hayli sakin ve rutin bir hayat yaşamıştır. Şair ve deneme yazarı Heinrich Heine’nin (1797-1856) yazdığı üzere:
Kant’ın hayat hikayesini yazmak güçtür çünkü onun ne bir hayatı ne de bir hikayesi vardı. Kendisi Almanya’nın kuzeydoğu sınırındaki eski Könisgberg şehrinin sessiz sakin bir sokağında, mekanik bir düzen içerisinde soyut bir bekar hayatı sürdü. Şehrin katedralinin büyük saatinin, günlük işini, hemşerisi Immanuel Kant’tan daha düzenli ve kararlı bir şekilde yerine getirdiğini zannetmiyorum. Uyanmak, kahve içmek, yazı yazmak, üniversitede ders vermek, yemek yemek, yürümek, tüm bunların belirli bir saati vardı ve Kant’ın komşuları onu, sırtında gri paltosu elinde Manila bastonuyla evinin kapısından çıkıp, hala onun anısına “Filozofun Yolu” olarak adlandırılan ıhlamur ağaçlı caddesine doğru yürürken gördüklerinde saatin tam üç buçuğu gösterdiğini biliyorlardı.
David Gordon, Peikoff’un Nazizmin entelektüel kökenlerini araştırma girişimine mesafeli duruyordu. Gordon’a göre “Peikoff Kant’ı her konuda çarpıtmaktaydı”. Kant ne bir kuşkucu ne de bir öznelciydi. “Bilakis, Saf Aklın Eleştirisi’ni, David Hume’un kuşkuculuğuna cevap verebilmek için kaleme almıştı. Daha spesifik olarak, Newton’un fizikteki başarılarını felsefi olarak temellendirmek için nedenselliğin meşruiyetini göstermeye girişmişti”.
Her ne kadar Peikoff Kant’ın koşulsuz buyruğuna saldırıyor olsa da, Gordon’a göre Peikoff “Kant’ın ikinci koşulsuz buyruğunun ne olduğunu yazsaydı, Alman filozofun mutlak kadir bir devlete gözü kapalı boyun eğilmesi gerektiğini savunan Nazi doktrininin temelini atan düşünür olduğu şeklindeki suçlamasını bizzat kendisi çürütmüş olurdu. Zira Kant’ın ileri sürdüğü ikinci koşulsuz buyruk şudur: “Öyle davran ki insanlığı kendinde ve başkalarında asla sadece bir araç olarak değil, aynı zamanda her zaman bir amaç olarak gör.”
Gordon’un Peikoff’la olan fikir ayrılıkları, Kant’ın felsefesinin yorumlanışındaki farklılıklardan çok öteye gitmektedir. Zira daha önemli ve daha temel olan ayrılık, Peikoff’un Kant’la Nazizm arasında bağlantı kurarken başvurduğu yöntemdir. Peikoff ilkin Kant’ın epistemolojisini ve metafiziğini inceledikten sonra, Kant’ın bu alanlardaki düşüncelerinin felaket olarak nitelendirdiği mantıksal sonuçlarını ele alıp, Kant’ın Nazizmin öncüsü olduğu sonucuna varır. Aslında Peikoff Kant’ın “tam anlamıyla bir devletçi olmadığını” ve “bireyciliğin bazı unsurlarını savunduğunu” teslim eder. Yine de Gordon’a göre Peikoff, “Kant’ın metafiziğinden ve epistemolojisinden yola çıkarak yaptığı hatalı çıkarımların karşısında, bu kabulün önemsiz kaldığını iddia etme cüretini gösterir”.
Eğer bu husus Peikoff’un düşüncesindeki bir kusursa (ki ben öyle olduğu konusunda Gordon’la hemfikirim), bu kusur, bir filozofun metafiziğinin ve epistemolojisinin daima öncelik taşıdığını ileri süren Ayn Rand’ın metodolojisinden kaynaklanmaktadır. Eğer bir filozofun bilgi teorisi mantıksal olarak irrasyonalizme yol açıyorsa (tabii ki Ayn Rand’ın nezdindeki irrasyonalizme yol açıyorsa), o filozofun ne kadar bireyci ve özgürlükçü olduğu fark etmez: zira filozof açıkça irrasyonelliği ve devletçiliği reddetse bile, kendi irrasyonelliğinin müstakbel siyasi sonuçlarından mesul tutulabilir. İşte Ayn Rand’ın, Batı medeniyetinin gördüğü en şeytani insanın Immanuel Kant olduğuna dair kötü şöhretli ithamının arkasında yatan düşünce budur. Yine tam da bu sebepten ötürü Gordon’un ifade ettiği “Ludwig von Mises ve F.A. Hayek gibi önde gelen özgürlük savunucularının kendini Kantçı olarak tanımladıklarına” dair tespiti, Rand’ın görüşlerinde hiçbir değişime yol açacak mahiyette değildir. (Esasında hem bireyciliği ve özgürlüğü savunup hem de Kantçı olan düşünürlerin sayısı bir hayli fazladır. Bu düşünürlerden Ernest Cassirer, son denememin konusunu oluşturmuştur).
Immanuel Kant’la Nazizm arasında bağlantı kuran ilk düşünürlerin Rand ve Peikoff olmaması, birçok liberteryen ve Objektivist için şaşırtıcıdır. Aynı iddianın daha ayrıntılı, kapsamlı ve incelikli bir savunması, Northwestern Üniversitesinde Siyasal Bilimler Profesörü olan ve Harvard Üniversitesinde de misafir öğretim görevlisi olarak çalışan William Montgomery McGovern’in “From Luther to Hitler: The History of Fascist-Nazi Political Philosophy” (Luther’den Hitler’e: Faşist-nazi Siyaset Felsefesinin Tarihi) (Houghton Mifflin Co, 1941) kitabında bulunmaktadır. Neredeyse 700 sayfalık bir hacme sahip olan bu kitabında McGovern şunları yazmaktadır:
İdealist doktrinlerin felsefe, tarih, hukuk veya edebiyat alanlarında serpilmesi, daima her durumda ya devletçi ya da otoriter düşüncelere -çoğu zaman iki düşünceye aynı anda- olan inancın artmasıyla aynı döneme denk gelmiştir. Bir zamanlar bireyciliğin ve demokrasinin sadık savunucuları olan pek çok kişi, genel hayat felsefelerinde idealist doktrinlerin cazibesine düştükleri zaman, bu doktrinleri siyaset alanına da uygulamaya başladılar. 19. Yüzyıl Avrupa’sında, (Faşizmle eşanlamlı olan) mutlakçı geleneğin yeniden canlanması büyük oranda idealist filozofların ve onların doğrudan öğrencileri olan kişilerin çalışmalarının bir neticesiydi. İdealistler, siyaset alanındaki başarılarının çoğunu, benimsedikleri yöntemin nüanslarına borçluydular. İdealistler hem devletçiliğe hem de otoriterliğe yepyeni ve çekici bir görünüm kazandırıp bu iki doktrini ilk bakışta neredeyse tanınmaz hale getirerek, onlara olan inancı diriltmekte muvaffak oldular. On yedinci yüzyıldaki seleflerinin bütün o eskimiş argümanlarını ve sloganlarını kullanmamaya özen gösteren idealistler, pasif itaati temellendirmek için tek bir kez bile Kutsal Kitaba başvurmadılar; benzer şekilde, kralın ilahi hakkını, bu eski tabiriyle, bir kez bile olsun savunmadılar. Zaten böylesi bir davranış son derece mantıksız ve abes olurdu zira idealistlerin yazıp çizdiği dönemde “özgürlük”, “hürriyet” gibi kavramlar kamuoyunda muazzam bir çekiciliğe sahipti. Dolayısıyla idealist okulun üyeleri bu kavramlara saldırmak yerine bunları, anlamlarını kaybedecekleri şekilde yeniden yorumladılar veya “sahte özgürlük” ile “hakiki özgürlük” ayrımını ortaya koydular. Bu ayrıma göre liberallerin savunduğu özgürlük kavramı sahte bir özgürlüktür. Hakiki özgürlük ise, otoriter ilkelere göre hareket eden mutlak bir devletin diktalarına boyun eğmekten geçer.
McGovern’a göre, idealist okulun üyelerinin savunduğu devletçilik tipinin “kendisinden sonra gelen bütün siyasi düşüncelere derin bir tesiri oldu ve bugünün Faşist ve Nazi ideolojilerinin gelişmesine sebebiyet verdi”. Ona göre; “Yirminci yüzyılın faşistleri ile on dokuzuncu yüzyılın idealistleri arasında yakın ve samimi bir bağ vardır”. Faşizm ve Nasyonal Sosyalizm, idealistlerin savunduğu doktrinlerin “somut bir tecessümüdür”.
McGovern, bildiğimiz anlamıyla hakikatin büyük oranda insan zihninin inşasının ürünü olduğunu savunan idealistlerin, bilhassa da Kant’ın, siyasi teorilerinde liberal bireyciliği benimsediklerini biliyordu. Buna karşın Hegel gibi başka birtakım idealistler ise fazlasıyla otoriter düşüncelere sahipti. Ancak McGovern, “vardıkları sonuçlar son derece ılımlı olduğu” için, liberal idealistlerin “gerçek liberallerin arasından pek çok kişiyi kendi saflarına çekmeyi başardıklarını” söyledi. “Halbuki bu kişiler, daha radikal geleneğin açık sözlü ve acımasız devletçiliğiyle otoriterliği karşısında rahatsız olacak kişilerdir”. Öyleyse “her ne kadar farkında olmadan ve istemeden de olsa, Kant ve onun İngiliz takipçileri, Faşizmin öncüsü oldular”.
Tıpkı Ayn Rand ve Leonard Peikoff gibi, McGovern da Kant’ın epistemolojisinin, Nazi ideologları için destek ve cesaret verici bir doktrin olduğunu ileri sürdü. Kant’a göre “dış dünya hakkında bildiğimiz veya bildiğimizi düşündüğümüz her şeyin kökeni özneldir, ya da başka bir şekilde ifade etmek gerekirse, kaynağını insan zihninin işleyiş biçiminden alır”. Her ne kadar Kant özneden bağımsız bir dış dünyanın varlığını reddetmese de, kendisinden sonra gelen Alman filozoflara göre “Kant’ın sistemi mutlak bir idealizme yol açmaktadır”. McGovern kitabının ilerleyen kısımlarında, bu doktrinin Nazi filozofları tarafından nasıl kullanıldığını ayrıntılı olarak inceler.
Kuşkuculuktan kaçınmak için Kant, “temelinde rasyonel mahiyetteki dünyasıyla uyuşmayan tuhaf bir tür sezgiciliği benimsemek zorunda kaldı”. Kant’ın felsefesinde “nispeten küçük bir rol” oynamış olsa da, sezgicilik, Nazi filozoflarının da benimsediği müstakbel irrasyonalizm teorilerinde kayda değer bir öneme sahip olacaktır. “İşte, hiç değilse dolaylı olarak Kant’tan türetilen bu müstakbel irrasyonalizmin, Faşist ve Nazist ideolojinin üzerinde derin bir tesiri olacaktır”.
McGovern aynı zamanda Kant’ın siyaset felsefesinin (özellikle de devlet teorisinin), liberal eğilimleriyle uyuşmayan bazı özelliklerinin ve felsefesindeki bu devletçi unsurların bilahare Naziler için nasıl kullanışlı fikirler olarak belirdiğinin de üzerinde durdu. Her ne kadar McGovern’ın bu konudaki bahsini, onun Nazizmi Kant’ın epistemolojik idealizmiyle ilişkilendirme girişiminden daha inandırıcı bulsam da, bu konuyu burada tartışmayacağım. Bunun yerine, bazı faşist filozofların Kant’ı küçümsediklerine dikkat çekerek yazımı bitirmek istiyorum. Mussolini’nin “muhteşem” diyerek övdüğü “Faşizmin Politik Doktrini” başlıklı konuşmada, faşist filozof Alfredo Rocco, Kant’ı, faşizmin karşı çıktığı bireycilik ve liberalizm kavramlarının önde gelen temsilcilerinden biri olarak nitelendirdi. Rocco’nun bu husustaki ifadeleri şöyle:
Öyleyse liberaller, birey olarak yurttaşların refahını temin etmenin en iyi yolunun, onların faaliyetlerinin serbestçe gelişmesine mümkün olduğu kadar az müdahale etmek olduğu, dolayısıyla da devletin ana görevinin, bu çeşitli özgürlükleri, bir arada var olmalarını taahhüt edecek şekilde koordine etmekten mürekkep olduğu konusunda ısrar ediyorlar. Liberalizmin hiç tartışmasız en güçlü ve en etkili filozofu olan Kant bu husus hakkında “bir amaç olarak insanın, bir aracın değerine sahip olduğu varsayılamaz” demiş ve başka bir yerde şunu eklemiştir: “devletin somut bir organı olan adalet, genel özgürlük yasasına göre, her bir bireyin özgürlüğünün başkalarının özgürlüğüne bağlı olduğu duruma işaret eder”.
Tıpkı diğer faşistler gibi Rocco da liberalizmin bireysel hak ve sınırlandırılmış hükümet kavramlarına şiddetle karşı çıktı ve Kant’ı, haklı olarak, bu geleneğin en önemli savunucusu addetti. Elbette ki bu, Kant felsefesinin bazı unsurlarının, daha sonraki Kantçıların yeniden yorumladıkları ve değiştirdikleri şekliyle, faşist ve Nazist felsefede tezahür etmediği anlamına gelmez. Ancak bu noktada şu kritik soruyu sormamız lazım: Bir filozof, kendinden sonraki düşünürlerin kendi fikirlerini yorumlama şekillerinden nereye kadar sorumludur, hele ki söz konusu yorumlar, filozofun kendi sistemini anlayış biçiminden kökten farklıysa? Aslına bakılırsa, faşizmin ve Nasyonal Sosyalizmin felsefeleri, totaliter bir devleti meşru kılma gayretlerine inandırıcılık kazandırmak için, çoğunlukla bağlamından koparılmış her türlü kaynaktan muhtelif farklı fikirlerin birleştirilmesiyle ortaya çıkan bir yamalama işiydi. Belki 1933’te Nazi Partisine katılan Martin Heidegger istisna tutulursa, bir faşist tarafından yazılmış hiçbir felsefi eser, üzerine yazıldığı kâğıdın değerini bile etmiyordu. Bu sebepten ötürü, Kant’ı veya başka herhangi bir filozofu faşizmin veya Nazizmin öncüsü olmakla itham etmeden önce son derece dikkatli davranmak icap eder.
George H. Smith – “Immanuel Kant and Nazism“, (Erişim Tarihi: 18.07.2026)