Felsefenin derinliklerine dalmışlar.
Immanuel Kant’ın Transandantal İdealizmi – Addison Ellis
addison ellis'in felsefe dizisinin ikinci yazısı, kant'ın transandantal idealizmini ele alıyor; bilginin edinimi üzerine kurulu kuralların eleştirisi yapılıyor.
editör notu: bu içerik, addison tarafından kaleme alınmış olan felsefe idealizm yazı dizisinin ikincisidir. berkeley’in öznel i̇dealizm felsefesi üzerine olan birinci denemeyi buradan okuyabilirsiniz. on sekizinci yüzyılda, bilginin empirist anlayışı olarak nitelendirilen görüş, zihnin dünyayla son derece özel bir ilişki içinde bulunduğunu ileri sürdü. john locke ve david hume gibi empiristlerin düşüncelerine göre zihin, çevresindeki dünyaya uyum sağlayan ve büyük oranda edilgen olan bir şeydi. dolayısıyla dış dünyaya dair bilgi sahibi olmak demek, yine duyularla etkileşime geçerek nüfuz eden bu dış dünyanın zihni şekillendirmesi anlamına gelmekteydi. bununla birlikte bu görüşte bir sorun bulunmaktadır çünkü bilginin edinimi birçok kurala dayanan bir the post immanuel kant’ın transandantal i̇dealizmi – addison ellis first appeared on öncül analitik felsefe .
On sekizinci yüzyılda, bilginin empirist anlayışı olarak nitelendirilen görüş, zihnin dünyayla son derece özel bir ilişki içinde bulunduğunu ileri sürdü. John Locke ve David Hume gibi empiristlerin düşüncelerine göre zihin, çevresindeki dünyaya uyum sağlayan ve büyük oranda edilgen olan bir şeydi. Dolayısıyla dış dünyaya dair bilgi sahibi olmak demek, yine duyularla etkileşime geçerek nüfuz eden bu dış dünyanın zihni şekillendirmesi anlamına gelmekteydi.
Bununla birlikte bu görüşte bir sorun bulunmaktadır çünkü bilginin edinimi birçok kurala dayanan bir süreçtir. Zihnimiz kendisine sunulan verileri bir çeşit zihinsel standartlar bütününe göre sıralayıp kategorize eder. Ama eğer bilgi edinimimizin tamamı bütünüyle edilgen bir şekilde dış dünyadan geliyorsa, o halde düşünmenin kuralları veya normları da bu şekilde edinilmiş olmalıdır.
Bu iddia ise doğru olamaz çünkü eğer düşüncenin kuralları duyusal deneyimden türetiliyorsa o halde öğrendiğimiz kuralların doğru olup olmadıklarını, yani deneyimlerimizle uyumlu olup olmadıklarını denetlemek icap eder. Ancak bu değerlendirmeyi yapabilmek için de halihazırda bir dizi düşünce kuralına sahip olmak gerekir!
O halde zihnin bizatihi kendisi bilgi ediniminin en az bir unsuruna dahildir. Dolayısıyla zihnin en azından bir kısmı kendiliğinden etkin olmalıdır -yani, dışsal bir güç tarafından belirlenmemelidir. (1)
1. Kant’ın Kopernik Devrimi
On sekizinci yüzyılın Alman filozofu Immanuel Kant, kendi döneminin iki zıt felsefi kutbunu oluşturan empirist gelenek ile rasyonalist geleneğin her ikisinin de görüşlerini yetersiz buluyordu. Empirist gelenek bilginin yegâne kökeninin duyusal deneyim olduğunu savunurken rasyonalistler bilgiye salt içsel düşünme süreciyle ulaşılabileceğini ileri sürdüler.
Kant, bilginin duyusal deneyimden gelen bir unsuru olması gerektiği konusunda empiristlerle hemfikirdi. Öte yandan ise matematiksel veya ahlaki bilgiler gibi duyusal deneyimi aşan bilgilerin de bulunduğu konusunda rasyonalistlere katılıyordu. Bununla birlikte Kant, bilgi ediniminin, bilginin nesnesiyle öznesi arasındaki edilgen bir işlemden ibaret olduğuna inanmamaktaydı. Kant’a göre bilginin öznesi, bilgisinin oluşumunda büyük katkı sahibidir.
Bu çıkarımın geçerli olduğunu biliyorum, ancak bu bilgiyi çeşitli duyusal algılama süreçlerinin sonucunda edinmiş olmam olasılık dışı gibi görünüyor. Zira bu çıkarımın deneyimde birçok olumlu örneğini gördüğümü ve bunun sonucunda da bunun geçerli bir çıkarım kuralı olduğu sonucuna vardığımı iddia edemem; çünkü onun geçerli bir çıkarım kuralı olduğunu salt onun üzerine düşünerek biliyorum. O halde, düşünmenin normatif kurallarının kökeni deneyim değildir. Bu kurallar daha ziyade benim tarafımdan, yani benim kendiliğinden etkin eylemlerim aracılığıyla verilmiştir.
Kant’ın bu görüşünün en temel neticesi geleneksel bilgi modelini tersine çevirmiş olmasıdır. Bilgi söz konusu olduğunda dünya zihnimizi şekillendirmez; bilakis bizatihi dünya, zihnin kurallarına “uymak” zorundadır. Başka bir deyişle bildiğimiz haliyle dünya her zaman, şu ya da bu şekilde, zihnimizin çalışma şekli tarafından belirlenmiştir.
Kant tam da bu çerçevede bir idealisttir, çünkü zihnin kural koyucu faaliyeti algıladığımız duyusal dünyanın deneyimini hem önceler hem de onun için gereklidir. (2) Kant’ın geleneksel görüşü tersine çevirmesi, tam da onun felsefede kendi deyimiyle “Kopernik devrimi” olarak nitelendirdiği şeye tekabül eder çünkü Kopernik’in güneş sisteminin jeosantrik değil de heliosantrik olduğunu kanıtlamasına benzemektedir. (3)
Saf Aklın Eleştirisi’nde (SAE), Kant bize bilginin iki kaynağı olduğunu söyler: (1) duyular vasıtasıyla algılamamızı sağlayan duyumsamanın alımlayıcı yetisi ile (2) aklın duyulardan gelen veriyle yaptığı işlemlerin kaynağı olan kendiliğinden etkin anlama yetisi. Öyleyse Kant’a göre bilginin oluşumu için, duyulardan gelen verinin doğuştan gelen düşünme kurallarına tabi tutulması gerekir. Hakkında bilgi sahibi olduğumuz şeyler ile dünyayı bilmemizi sağlayan donanımımızın yapılanması arasında özel bir ilişki vardır.
2. Birtakım Endişeler
Kant’ın projesiyle ilgili doğrudan beliren bir sorun da onun görüşünün en az iki farklı kuşkuculuğa yol açabiliyor görünmesidir. İlkin, eğer bildiğimiz her şey zorunlu olarak düşünme kurallarımızın kendiliğinden etkin uygulanışına tabi ise, o halde farklı kişiler için farklı düşünme kurallarının olması mümkün müdür? Eğer öyleyse, hangi kurallar doğrudur ve bunun doğruluğunu nereden bilebiliriz? (4)
Öteki kuşkucu endişe ise şudur: Kant’ın görüşüne göre biz şeyleri asla kendilerinde oldukları halde değil, sadece onlara dayattığımız kurallar vesilesiyle bilebiliriz. Kant’ın bizzat kendisi “kendinde şeyleri” (yani bizim bilme şeklimizden bağımsız olarak duran şeyleri) bilemeyeceğimizi ve bilgimizin sadece “bize belirdikleri haliyle” şeyleri kapsadığını açıklar. Birçok yorumcuya göre bunun anlamı bizim dünyanın bizatihi kendisini değil de sadece iç temsillerimiz olarak dünyayı bilmemizin mümkün oluşudur.
3. Kantçı bir Cevap
Bütün bu endişelere rağmen Kant’ın bir çıkış yolu olabilir.
İlkin, Kant hepimizin evrensel olarak aynı temel düşünme kurallarına sahip olduğumuza inanır. Eğer bu düşüncesinde haklıysa o halde düzgün işleyen bir zihne sahip -yani ağır bir zihinsel engeli bulunmayan- herkes aynı bilgiye ulaşabilir demektir. Böyle bir iddiayı meşru bir zeminde savunmak, bizim buradaki yer sınırımızı aşacak bir argümantasyon gerektirir, ancak şunu belirtmekle yetinebiliriz: düşünmenin temel kuralları aslında mantığın temel kurallarından ibarettir ve çoğu filozof mantık kurallarının evrensel bir geçerliliğe ve uygulanabilirliğe sahip olduğu konusunda hemfikirdir.
İkincisi, her ne kadar Kant’ın iddiasının bizim sadece iç temsillerimizi bilebileceğimiz şeklinde olduğunu düşünmek çekici gelse de, SAE’nin tüm metni boyunca Kant’ın “görünüşlerin” zihnimizin içinde olmadıklarını tekrarladığını göz önünde bulundurmak gerekir. Nitekim Kant’ı okumanın daha makul alternatifleri vardır. Bu okumalardan birine göre şeyleri “bize belirdikleri haliyle” bilmek demek, karşılaşıldığı zaman zihne belirmeye uygun yapıda olan şeyleri bilmek demektir. Bize beliremeyen şeylerin deneyimi zihnimizin yapısı nedeniyle imkansızdır ve bunlar Kant’ın deyişiyle “bizim için hiçbir şey ifade etmezler”. Eğer durum böyleyse, o halde muhtemelen bundan daha iyi bir gerçeklik anlayışı dileyemezdik, zira gerçeklik, sadece onlarla karşılaştığımızda bize belirmeye uygun bir yapıda olan şeylerin tamamını ifade etmektedir.
Notlar
Addison Ellis – “Idealism Pt. 2: Immanuel Kant’s Transcendental Idealism”, (Erişim Tarihi: 17.07.2026)