Yazar yine içini dökmüş.
İna İvanova'dan 'Ardım Sıra Yürüdüm ve Ağladım' yazısı
i̇na i̇vanova, kasım ayının kasvetini ve yalnızlığını anlattığı yazısında, konser sonrası eve dönüşünü ve köpeğiyle yaşadıklarını kaleme alıyor.
ardim sira yürüdüm ve ağladim i̇na i̇vanova çeviri: kadriye cesur kasım ayı biteviye is kokuyor, günler çocukluğumdaki gibi uzun ve yine o zamanlar olduğu gibi suskunluğa gömülmüş. konser çıkışı sahipsiz, savruk, ipi bırakılmış bir uçurtma gibiyim. elimde fırından aldığım, kalan son baget ekmeğiyle eve giriyorum. çizmemin fermuarı tutukluk yapıyor, açılmamak için direniyor. köpeğim koşup taşkın […].
Kasım ayı biteviye is kokuyor, günler çocukluğumdaki gibi uzun ve yine o zamanlar olduğu gibi suskunluğa gömülmüş. Konser çıkışı sahipsiz, savruk, ipi bırakılmış bir uçurtma gibiyim.
Elimde fırından aldığım, kalan son baget ekmeğiyle eve giriyorum. Çizmemin fermuarı tutukluk yapıyor, açılmamak için direniyor. Köpeğim koşup taşkın bir sevinçle bacaklarıma çarpıyor. Yere devriliyorum. Torpidoyu andıran kahverengi, tıknaz, uzun gövdesi bir anda elimdeki torbayı, ekmeği, kol çantamı, paltomu ve daha birkaç ıvır zıvırı birbirine katarak darmadağın bir hâl yaratmayı başarıyor. Sinirlenecek hâlim yok, hayvanı nazikçe kenara iterek yere oturuyorum. Çizmelerimden kurtulup bitkin, üzgün, kanepeye çekilmeyi başarıyorum. Maks bageti ince bir sopa gibi dişlerinin arasına almış getirip uzatıyor.
Ağladığımı sonradan fark ediyorum. Kendime ağlıyorum. Maks’ın burnunun ucu kararsızlıkla titreşiyor, dokunulmayı bekliyor gibi… Bunu yaparken seslice soluyor. Tıpkı düştüğü nahoş durumu düzeltmeye çalışan yaşlı bir beyefendi gibi davranıyor ve elimi dürtüyor. Kulaklarının arkasını okşuyorum. Diğer elimle gözyaşlarımı siliyorum; yanaklarımı bu sıvıyla ıslatmayalı hayli zaman geçmiş olmalı. Gözyaşlarım coşuyor, sebepsiz, sanki bedenim kendi başına, iradem dışında bir şey yapmaya karar vermiş…
Ağlamayı kesmem gerekiyor, gözyaşlarımla genzime inen tadı sevmiyorum. Sinüzit ve migrenle yıllar süren mücadelemi noktalaması beklenen özenli ameliyattan sonra dikkat etmeliyim, soğuktan ve kış virüslerinden uzak durmalıyım. Sanki hayat başlı başına sıcak da… Sanki klima ve hava temizleme filtreleri tüm sorunları çözebilmiş de…
Maks’ın en çok hoşlandığı şeyi yapıyorum; ensesini ve kulaklarını okşuyorum. Baget ise kucağımda, bir armağan gibi duruyor. Maks, sen benim biricik âkil adamımsın, benim wise man’imsin; senin için savaştım ben, küçük dostum. Şu ahmakça boşanma işleri boyunca sadece senin için mücadele ettim ve işte burada, birlikteyiz.
Şimdi ağlıyor olmam, her şeyin, ama her şeyin bu defa gerçekten sona ermesiyle gelen bir sinir boşalması olsa gerek. Nihayet seninle burada, başkasına ait olmayan bu güzel, minik dairedeyiz, Maks… Odamız çok güzel ışık alıyor. Şirin, çok iyi değil mi böyle, Maks? İnsanın salt kendi zevkine göre bir ev seçip kiralaması, bu şansa sahip olması ne muhteşem! Öyle bir özgürlük ki, zar zor bulduğun dairede kocana uygun çalışma odası var mı, bestelerini yapabilmesi için yeterince yalıtılmış mı, kendi migren krizlerini atlatmak için yeterince karanlık mı diye kafa patlatmak zorunda değilsin. Artık sabahları onunla “banyo mahremiyeti” üzerine tartışma yok. Belki çocuk istememesinin ve seni mahkemede kazanmama izin vermesi de bu mahremiyet düşkünlüğündendi, Maks, kim bilir…
Bu akşamki konser güzeldi ama sanki kılı kırk yarmışlar gibi düzgün, fazla tertipliydi. Maestronun bizzat davetiye ve çiçek gönderdiği eski eşinden beklendiği gibi gece boyunca sırtımı baston yutmuş gibi dik bir şekilde oturdum. İlk çalınan eseri dikkatle dinledim, ki ezbere bilirim, çünkü açılışları hep onunla yapar ve muhtemelen o yüzden dikkatim daha çok bedenine odaklandı. Boynu kasılıyor, gergin, ilerleyen yaşı onu zorluyor… Omuzlarında masaj aletiyle saatler geçirdiğini bilirim. Duş öncesi cildinin nasıl koktuğunu, tepesindeki saçların seyrekleşmesini izledim. Ancak bu akşamki uzunca gözlem sonucunda piyanonun başında harikalar yaratan ve çok yakından tanıdığım o bedeni artık unutmaya başladığımı fark ettim. Kulaklarından çıkan birkaç sert kılı kesmeyi akıl etmemişti. Ceketi yeni ya da öyle görünüyordu.
Gömleğini ütülemek konser öncesi ritüellerinden biriydi. Bazen hangisini giyeceğine karar veremiyor ve art arda dört-beş gömlek ütülediği oluyordu. Gömleklerinin hepsi fildişi renginde, yaka veya kesimlerinde küçük değişiklikler olurdu ama hiçbiri seyircinin fark edeceği boyutta değildi. Ancak gömlek seçiminin konserin nasıl geçeceğini belirleyen bir etken olduğunu düşündüğü için konuyu çok önemsiyordu. Evliliğimizin başlarında benim konser giysilerime de karışır, seçimi kendisi yapmak isterdi ve bu beni deli ederdi. Çok geçmeden anladım ki bu ayrıntılar onun için akşamı bir beste gibi yaratma arzusuydu ve o sırada çalacağı müziği düşünerek gevşiyordu. Akşamın akışını önden bir müzik eseri gibi besteliyordu. Gardırobu açmasına, elbisemi seçmesine, “Harika görünüyorsun” demesine, sırt fermuarlarımı çekmesine ya da o hazırlık telaşı içinde sahiplenici ama sevgi dolu bir hareketle sık sık bana sarılmalarına göz yumuyordum. Bu sevgi dolu halleri her zaman başka ve ona göre esas önemli olan şeylerin yanı sıra yaşanırdı. Bana, sadece bana ayıracağı özel vakti olmaması beni çileden çıkarıyordu.
Bu akşam onun bestelediği eserleri dinlerken, evliliğimiz boyunca benim duygularımı da piyanosunu akort edercesine hep onun planlamış olduğunu kavradım. Bir müzik parçası veya konser programı nasıl koordine ediliyorsa bu işi de öyle, aynı titizlikle yapmıştı.
Bu korunaklı düzen içindeyken benim daha genç birine âşık olmama her ikimiz de acayip şaşırdık. Dimitri’ye beni çeken neredeyse vahşi, hiç işlenemiş, çılgın doğasıydı. Dimitri baget ekmekten bir parça koparıp içini bir şeyle doldurur iştahla atardı ağzına. Açlığı, içgüdüselliği, kör cesareti, gözükaralığı aynı anda yaşayabiliyor olması çok cazip geliyor, beni mıknatıs gibi kendine çekiyordu.
Âşık olmuştum, Maks, aradığım, istediğim bir şey değildi ama âşıktım. Bunu ilk sen fark ettin. Dimitri’nin evinden ilk döndüğümde üstümü başımı şüpheyle kokladığını hatırlıyorum. Huzursuz bir hâldeydim; içine sadece kendi kıyafetlerimi telaşla sıkıştırdığım çamaşır makinesini çalıştırmıştım. Sonrasını hatırlamıyorum, muhtemelen kocam eve gelmiş, birlikte bir film izlemişizdir ya da piyano çalmıştır. Onun ilgisini aramamışımdır. Evliliğimiz sıkıcıydı, Maks; hele o küçük, korunaklı rutinlerin sürprize şans tanımayan kontrolü elden bırakmama endişesiyle alabildiğine boğucuydu.
Seni kırk yılın başında dışarıya çıkardığı ve neredeyse kaybettiği o sabahı hatırlıyor musun, Maks? Hatırlasana, ona ne çok kızmış, nasıl bir öfke seli kusmuştum. Gerçekten deliye dönmüştüm. Seni kaybetmektense onun kaybolmasını yeğlemiştim. Aynen Maks, düşündüm bunu ama sonra böyle bir şeyi aklımdan geçirmiş olduğum için vicdanım sızladı, çok utandım kendimden. Ona bağırdım. Seni tasmasız bırakmasını aklım almıyordu. Çipin işe yarayacağını düşünmüştü belki ama işe yaramıyordu. Eve sensiz dönme gamsızlığını kınayarak kudurmuş, durmadan bağırıp çağırmıştım. Kan ter içinde dışarıya fırladım. Mahallenin altını üstüne getirecek seni bulacaktım. Ve… o apartman girişinin önünde seni gördüm, dünyalar benim oldu.
O an nasıl rahatladığımı anlatamam, Maks; adeta dizlerimin bağı çözüldü. Daire katımıza zor çıktım. Sonra onun pantolonlarını ütüledim, birkaç gün sonra çıkacağı konser gömleklerini kolayca ütüleyebilmesi için uygun biçimde katladım. Rahat hazırlanabilsindi… Sanırım bambaşka, alakasız bir bahane uydurup utanç içinde ağladım. Hatta en son o gün ağlamıştım. O ise “Her şey yolunda.” diye fısıldayarak usulca beni sakinleştirmeye çalışmıştı.
Her konuda titizdi, olağanüstü, ölümüne titiz. Senin tasmanı katlama biçimi, kendi purolarını kutuya dizme şekli, kitapları ve notaları boy sırasına göre yerleştirmesi… Ola ki bir kitabın boyu sıraya denk düşmezse dolabın kapaklı kısmına alırdı onu. Ritüellerinde akıl ötesi bir katılık, bana anormal gelen bir kararlılık vardı; hatta balayımızda otel banyosunda kestiği tırnaklarını tek sıraya düzgün dizişini göz ucuyla izlemiş ve sanırım yersiz bir şaka yapmıştım. Çok rahatsız olmuştu ve o günden sonra her yerde, kullanacağı banyonun müstakil olması ısrarı bu hadisenin sonucuydu. Otellerde çift banyolu odalar pek yoktu ve biz de giderek birlikte seyahat etmez olmuştuk. En sevdiği uğraşlar, başka bir katılımcı şöyle dursun, mutlak yalnızlık gerektirirdi ve hâliyle beni de dışlardı.
Şimdi artık ben de kendime ait bir şeyler edindim, Maks. İşim, çay fincanım, kimseye danışmadan kendim beğendiğim için aldığım şu yer halısı. Kitapçıda kitapları, züccaciyede tabakları düşüne taşına kendim için seçiyorum; kendime sevdiğim yiyecekleri alıyorum. Bankadaki parayı bölüştük. Aslında para konusu onu yalnızlığını sağladığı oranda ilgilendirir, başkaca bir ilgisi olmuyordu. Evden sadece kıyafetlerimi alıp çıktım. “Ev değiştirmeye, yeni bir düzen kurmaya ne vaktim, ne enerjim var,” demişti. Aslında benim, ellerimle ve gönlümle yarattığım yaşam düzeninde, birlikte kurduğumuz dünyada kalmak istemesi gururumu okşamadı değil. Çizgili kanepemizi hatırlıyor musun, Maks? Üçümüzün de uzanmaya bayıldığı, bazen paylaşamadığımız, bazen de tıkış tıkış sıkıştığımız o kanepeyi? Dimitri’yi bana sorduğunda ikiniz o kanepede yan yanaydınız, ben de küçük bir kız çocuğu gibi yanaşmaya çalışıyordum. Ayaklarım yere değiyordu. O evde bir şeyler hep eksikti, en çok da ayağımı değdirdiğim o yer, benim için. Aşkımız bollukları değil, noksanlıklarıyla güzeldi sanırım.
O yüzden çocuk istemedik ya. Asıl o istemedi ama dürüst olmam gerekirse, ben de can atmıyordum. Sürekli ilgisini kazanmaya çalışmam belki de bu yüzdendi, Maks. Bana göre sen daha akıllı, daha başarılıydın bu konuda. Sana gülümsemesini doğal, tarih öncesinden taşıdığın o içgüdüsel sevecenliğinle benim gibi çırpınmadan elde ediyordun.
Dizinin dibine çöker, gözlerinin içine mahzun mahzun bakardın. İstersen havlar, heyecanla kuyruk sallar, oynamak için ısrarcı olurdun. Eminim o da seni seviyordu, tatlım, kendi tarzında. Müziği ya da beni sevdiği gibi değil belki ama sevmenin kaç çeşidi olduğunu bilen var mı, kim söyleyebilir ki?
Evet, evet, her şey farklı sevilir. En çok da hak etmeyeni severiz. En zoru da kendimizi sevmektir. Zaten yıllarca onun onaylarına muhtaç olmam bu yüzdendi.
Dimitri’nin ise hiçbir konuda onayına ihtiyaç duymamış, sadece bulunduğum girdaptan çıkmamı kolaylaştırmasını ummuştum. Onun oburluğunu, diriliğini, gençliğini izlemek, bana bağımlıymış gibi davranmasını görmek, onunla görüşmeyi her an kesebileceğimi onun aklına getirerek kaygılandırmak… Kaygısı genellikle mızıkçılıklarında ifade buluyordu.
Bunları izlemekten çok hoşlanıyordum. Ama sonunda kazanan o oldu Maks, ben ise âşık oldum. Kısacık bir süreliğine biriyle biz olmak istemiştim sadece. Şu yaşlı, yorgun dünyaya tek başıma değil de yanımda biriyle karşı koymayı arzu etmiştim.
Ne kadar aptalca, ne saçma değil mi, Maks? Başka biriyle yaşamaya tahammülüm olmayacağını çabucak anladım. Meğer alışkanlıklarıma fazla bağlanmışım. O gürültülü otelde Dimitri ile aralıksız geçirdiğim iki çaresiz gün bunu idrak etmeme yetti ve Dimitri’yle daha fazla kalamayacağımı çok net bir biçimde anladım.
Sonra beni almaya gelmesi için aramıştım onu. “Korkunç başım ağrıyor, kalamayacağım ben bu iş gezisinde,” diye yalan söyledim. Sesi yorgundu ve sözlerime inanmadığı besbelliydi. İkiniz birlikte geldiniz ve sen arka koltukta telaşla havladın durdun, Maks. Uzun süre otomobil sürmeyi hiç tercih etmediği hâlde benim için göze almış, hemen yola koyulmuştu. Beni kurtarmak için geldi. Ne garip, asıl kurtarıcım o olmuştu.
Sonra mahkemede seni bana bıraktı, Maks. Avukatlarımız da bunu boşanma protokolüne dahil ettiler. Neticede buradayız işte, yeni evimizde. Delirmiş bir dünyadan kaçıp saklanmışız. Sen ve ben… Baget ekmeği. Akşamları dönmeyi iple çektiğim, sevdiğim sessiz evim. Yarın yeni bir saksı çiçeği alacağım, o da bizimle kalacak ama sen toprağını eşelemeyeceksin, söz mü?
Önümüzdeki pazar onunla görüşeceksin. Senin onu özleyeceğini düşünerek anlaşmaya öyle yazdırdım. Ama doğrusunu istersen Maks, biraz kıskanıyorum. Ne de olsa sen benimsin. Seni kazandım çünkü boşanırken başka hiçbir şey için mücadele etmedim, herhangi bir hak talep etmedim, yeter ki seni bana versindi. Sadece seni istedim. O da mağrur bir tavırla bankadaki birikimlerini aramızda bölüştürdü. Belki de “ne kadar dürüst ve asil davrandığını” ortak dostlarımıza anlatmıştır bile.
Bana sorarsan ikimiz de uzun zamandır ayrı yaşamak istiyorduk sanırım ama kimse ilk itirafa ya da ilk adımı atmaya yanaşmamıştı.
Tanrı aşkına, Maks, ekmeği yerde yuvarlama!
Bu bageti niye aldığımı bile bilmiyorum, üstelik diyetimde karbonhidrat yasağı varken.
Bu akşam kendimi sahipsiz, savruk bir uçurtma gibi hissediyorum. Bu konser dengemi hayli sarstı. Eski kocamın bestelerini dinledim, sırtına baktım – öyle tanıdık, öyle yaşlanmış, öyle acı çeker gibi eğilmişti ki piyanonun üzerine…
Birden yükselen alkışlardan sonra başıyla hızlı bir selam verişi ve sahneden ayrılışı… Bir görevliyle bana gönderdiği buketi kabul ettim. Her zamanki gibi kusursuzdu ve böyle görünür jestlere bayılırdı. Ve ben her defasında mesajlarını doğru algılar, makyaj odasına gitmem gerektiğini anlar, ona sarılmak için koşardım.
Burada, bu küçücük evde mutluyum, Maks. Biliyorum ki o da ben de hayatımıza devam etmekte baş edemeyeceğimiz bir zorlukla karşılaşmayacağız.
Artık birbirimizi özlemiyoruz bile. Ve ben bundan da biraz utanıyorum, Maks. Tanrım, nedir bunların anlamı?
Yazar ve şair İna İvanova şiirleri ve öyküleri başta olmak üzere kitap tanıtımı, eleştiri, deneme ve edebiyat araştırması türündeki yazılarını Bulgaristan’ın önde gelen Sıvremennik (Çağdaşımız), Literaturen Vestnik (Edebiyat Gazetesi), Stranitsa (Kitap Sayfası),Toest (Yani), Nula32 (Sıfır32) gibi edebiyat dergisi ve gazetelerinde yayınlamaktadır.
“Hristo Fotev” Ulusal Şiir Ödülü ile Edebiyat ve Beşerî Bilimler alanında verilen Plovdiv Ödülü başta olmak üzere çok sayıda ulusal edebiyat ödülüne layık görülmüştür. Eserleri İngilizce, İspanyolca, Lehçe, Rumence, Rusça, Türkçe, Farsça, Arapça, Hırvatça ve Sırpçaya çevrilerek uluslararası okur kitlesiyle buluşmuştur.