İşi ehline vermeyiniz!
evet, uygulama böyle. maalesef, rabbim ne emrediyorsa tersini yapıyoruz!.
evet, uygulama böyle. maalesef, rabbim ne emrediyorsa tersini yapıyoruz!.
YAZININ TAMAMI İÇİN TIKLAYIN
Rabbim ne emrediyorsa tersini yapıyoruz!
Akılları ile kalplerinin ittifak etmediği işlere girmezler!
Adalete, liyakate uygun olmayan emirleri dinlemezler!
Kula kulluk etmezler, yalnızca Allah’a kulluk ederler!
Maddi menfaatlerine göre hareket etmezler, o işin en güzel şekilde nihayete erdirilmesi için neler yapılması gerekiyorsa ona göre hareket ederler.
Bir toplumun yükselişi veya çöküşü, büyük ölçüde işlerin kime emanet edildiğine bağlıdır.
Çünkü işinde ehil olan kişi, o işi bir meslek olmanın ötesinde bir onur meselesi haline getirir.
O, amacın ne olduğunu çok iyi bilir; dolayısıyla yan yollara sapma, kısa yoldan köşeyi dönme, rüşvet, torpil veya günü kurtarma gibi aldatmacalara meyletme ihtimali son derece düşüktür.
Bildiği için de alternatifleri, riskleri, etki-tepki ilişkilerini öngörebilir.
Bir doktor düşünün; yıllarca anatomiyi, fizyolojiyi, farmakolojiyi didik didik etmiş. Hastasına en doğru tedaviyi vermek onun için hem vicdan hem de meslek onuru meselesidir.
Aynı hastayı, tıp fakültesini zar zor bitirmiş, asıl derdi muayenehane masraflarını çıkarmak olan birine emanet ettiğinizde ne olur?
Yan yollar hemen belirir: Gereksiz tahliller, yüksek komisyonlu ilaçlar, hatta bazen “zaman kazanmak” adına yanlış teşhisler…
Aynı durum mimarlıkta, mühendislikte, eğitimde, yönetimde, adalette de geçerlidir.
Ehil bir mühendis köprüyü yaparken malzeme kalitesinden ödün vermez; çünkü o köprünün altında kendi ismi ve vicdanı vardır.
Ehil bir öğretmen öğrencisini “sınava” değil “hayata” hazırlamayı hedefler.
Öğrencisine iyi örnek olabilmek için sürekli olarak kendisini geliştirir.
Ehil bir yönetici ise makamını güç gösterisine değil, hizmete dönüştürür. Peki ya ehil olmayanlar?
“Kısa vadede en çok çıkarı nasıl sağlarım?” arayışı ön plandadır.
Bu yüzden yan yollar cazip gelir: torpil, iltimas, yolsuzluk, kalitesiz iş, “idare eder” mantığı…
Bir bina çöker, bir köprü göçer, bir nesil yanlış eğitilir, bir ülke kaynaklarını heba eder. Hepsi “ehil olmayan ellere” emanet edilen işlerin bedelidir.
Osmanlı’da “devşirme” sistemi bir dönem ehliyeti ön plana çıkardığı için yükseldi;
liyakatten uzaklaşıp “ağa evladı” veya “torpil” sistemi hâkim olunca geriledi. Modern zamanlarda da aynı hikâye tekrar ediyor:
Adalet ise hem ahlakın hem de akılcı yönetiminin temelidir.
Çünkü ehil kişi, başarısızlığı da kişisel bir mesele olarak görür.
O yüzden elinden gelenin en iyisini yapar.
Başarıyı ise “ben yaptım” diye sahiplenmez; sistemin ve emeğin doğal sonucu olarak kabul eder.
Bu tutum, hem bireysel hem toplumsal güveni pekiştirir.
Bugün her alanda en büyük ihtiyacımız, “ehil” insanlardır.
Ehil yöneticiler, ehil öğretmenler, ehil doktorlar, ehil zanaatkârlar…
Onları bulmak ve yerlerine oturtmak içinse cesur kararlar almamız gerekir.
Akrabalığı, partiyi, cemaati, tanıdıklığı bir kenara bırakıp “Bu işi en iyi kim yapar?” sorusunu sormamız gerekir.
Ehil insanlar etrafınızda dolaşıp durmazlar, dalkavukluk yapmazlar… Onları arayıp bulmak gerekir.
Bulunca da kıymetlerini bilmek ve ehil oldukları işi teslim etmek!
İşi ehline vermek, sadece verimliliği artırmaz, aynı zamanda vicdanları rahatlatır, topluma güven verir ve gelecek nesillere “doğru olanın yolunun açık olduğu” mesajını ulaştırır. Ehil insan sözünün eridir.
Omurgasız insanlarla düşüp kalkmayı, onlarla iş yapmayı asla düşünmez.
Ahlâki zaaflarını sonradan fark ettiği insanlarla ilişkiyi derhal keser!
Emr olunduğu gibi dosdoğru olmaya gayret eder.
Bir topluluğa karşı öfkesinin, adalet duygusunu hassasiyetini örselemesine izin vermez.
Liyakat sahibi kişi elbette her şeyi bilmez ama bir şeyi çok iyi bilir:
Onun için de bilgi sahibi olmadığı konularda ahkâm kesmez.
İşinin ehli olanın torpile ihtiyacı yoktur.
Ne var ki birçok makamın torpille dağıtıldığı da gerçektir.
Bizim gibi memleketlerde “ikili ilişkiler” çok çok önemlidir.
Futbol takımlarının teknik direktörlerinin belirlenmesinde bile o şehrin önde gelenlerinin kanaati belirleyicidir.
Kadrolar büyük ölçüde “ahbap çavuş ilişkileriyle” belirlenir.
Hemşehrilik önemli bir bağdır ve sık sık kullanılır.
Bizim memleketten olmak çoğu zaman avantaj sağlar.
Hemşehri kontenjanından bir yerlere gelirsin!
Gazetecilik de büsbütün yerlerde ne yazık ki…
Yönettiğim servislerde bir gün bile birlikte çalışamayacağım kadar bilgisiz, ilgisiz tipler “gazeteci” olmuşlar!
Haber yazmasını bilmezler, haberin doğru olmasını olmamasını önemsemezler. Sadece çıkarlarını önemserler!
Etiketlerinde “gazeteci” yazar ama işleri başka başkadır!
“Gazeteciliği” ve yalakalığı da bu işler için kullanırlar!
Düzen böyle diye liyakat hassasiyetinden vazgeçmek olur mu?