Sinemamızın kralı Erden Kıral'mış.
Kentli İşçi Doğa ve Sinemamızın Kral’ı: Erden Kıral
tecimsel hollywood sinemasına tepki olarak doğan "üçüncü sinema"nın türkiye'deki temsilcilerinden erden kıral, bağımsız sinemayı savunan sanatçılardandı.
tecimsel holywood sinemasına tepki olarak doğan “üçüncü sinema”nın türkiye’deki temsilcilerinden erden kıral, “bağımsız” olmayı, “bağımsız” kalmayı isteyen, sürdüren, savunan sinemacılarındandır. erden kıral, seramik okumuş; buna bağlı olarak da “sanatçı” duruşunu her koşulda, her zaman göstermeyi önde tutan biridir. farklı bakmak, eğer gerçekçiyse, belirleyicidir ve erden kıral örnek olarak gösterilebilir. ancak, tabii ki, farklı olmak ya […] kentli i̇şçi doğa ve sinemamızın kral’ı: erden kıral yazısı ilk önce marjinal sinema kültür üzerinde ortaya çıktı.
Tecimsel Holywood Sinemasına tepki olarak doğan “Üçüncü Sinema”nın Türkiye’deki temsilcilerinden Erden Kıral, “bağımsız” olmayı, “bağımsız” kalmayı isteyen, sürdüren, savunan sinemacılarındandır. Erden Kıral, seramik okumuş; buna bağlı olarak da “sanatçı” duruşunu her koşulda, her zaman göstermeyi önde tutan biridir. Farklı bakmak, eğer gerçekçiyse, belirleyicidir ve Erden Kıral örnek olarak gösterilebilir. Ancak, tabii ki, farklı olmak ya da bakmak illa ki “farklı olacağım” diye estetiği, dili, iletiyi ve sanatın ruhunu göz ardı etmek anlamına gelmemeli.
Üçüncü Sinema, bizde “Yeni Sinema” adıyla anılıyor, muhakkak ki, belirgin örneklerinden, önde gelen yönetmenlerindendir Erden Kıral. Kendi estetiğini yansıtmayı önceler, belki de o nedenle Yılmaz Güney ile “Bayram/Yol” filmi nedeniyle çatışmaya girer. Türkiye sinemasının doruğu kabul edilen, gerçekten de çok başarılı olan “Yol” filmi, bilindiği üzere “Bayram” adıyla çekimine Erden Kıral ile başlandı. Filmin her adımını denetleyen, siyasal mesajını önemseyen Yılmaz Güney, Erden Kıral’ın çektiklerini beğenmeyince, projenin adını “Yol”a çevirdi, karakterleri azalttı ve Şerif Gören’e verdi. Kuşkusuz, Şerif Gören de önemli, kendi çizgisi olan bir yönetmen(di), ama Güney ile bir uzlaşma sağlamayı başardı. Filme kendi adını yazan Yılmaz Güney, bir diğer yönetmen arkadaşını da dışarıda bıraktı sırf ideolojik (siyasal) bakışı nedeniyle. Aslında bu konunun da sinema tarihimiz açısından irdelenmesi doğru olacaktır, ancak biz sadece Erden Kıral’a odaklıyız…
Sinema, yapısı gereği (endüstri oluşu nedeniyle) hem çok para gerektiren hem de ekip çalışması olduğu için daha bir zorlu sanat disiplinidir. Her biri kendi çerçevesinde sanat ve sanatçı olan sinema alanındakiler, üstüne üstlük bir kişinin (yönetmenin) imza attığı ürünü dayanışma ile kotarırlar. Bu nedenle de piyasa işi, festivallik, sanat filmi, televizyon filmi gibi birçok adlandırmayla yüz yüzedir sinema.
Bu açıdan bakıldığında (yaşamın her anını, her alanını kapsadığı için) temel bir “burjuva” kültürü edinmiş olmalıdır sinemacı. Herkes film çekebilir, herkes filmini gösterime sokabilir, ama yıllara meydan okuyan filmlerin bu kültürü özümsemiş olanlar tarafından çekildiği gerçeğini unutmamalı(yız)…
Seramik de herkesin altından kalkabileceği bir sanat değil. Şöyle bir bakın çevrenize, seramik sanatçılarının azlığı bunun göstergesidir, sizler de hak vereceksiniz. Erden Kıral, eğitimi (ve kuşkusuz, ilgisi, siyasal bakışı) gereği birikimiyle kentli/köylü ayrımını aşmış bir sinemacıdır. Bunun bir örneği Hakkâri’de Bir Mevsim olarak gösterilebilir. Onat Kutlar’ın senaryosundan, Ferit Edgü’nün “0” -ki, başyapıttır bana göre- romanını çekmeye gitmeden, mekân araştırmasından döndüğünde, “İlk kez oralarda insanların neler yaşadığını gördüm, neden bazı davranışlarının değişmediğini, örneğin soğuk havanın da etkisiyle neden her an yıkanmadıklarını anladım” diye anlatmıştı. Kuramsal bilgi ile hayatın gerçeği örtüşmeyebiliyor. Sanat o örtüşmemeyi hem gösterir hem de iki ucu buluşturmaya çalışır; tam da o nedenle, hep günceldir, hep özgündür.
Erden Kıral, “bağımsız” kalmayı işsiz ya da film çekmeden yaşamaya yeğleyen bir yönetmen(di). Bu, aslına bakılırsa hepimiz için, herkes için gerekli bir bakış. Sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik baskı ve zorluklara karşı ödün vererek yaşamaktansa direnmek sadece kişisel değil, toplumsal ve demokratik gelişimin de ilk adımıdır.
Yukarıda değindiğimiz Hakkâri’de Bir Mevsim’in öncesinde de Erden Kıral’ın edebiyatla nitelikli bir ilişki kurduğunu görüyoruz. Bu uyarlamaların temelinde yine “toplumsal gerçekçilik” yatıyor ve Erden Kıral, o yaklaşımdan uzaklaşmadan -ki, uyarlama olmayan filmlerinde de görülür- derin bir varoluşçu boyut kazandıran filmler çekmiştir.
Erden Kıral’ın kamerası, ayrıntılarda da toplumsal gerçekliği yansıtır. Orhan Kemal’den uyarladığı Bereketli Topraklar Üzerinde, mevsimlik tarım emekçilerinin ve kapitalistleşme sürecinin yarattığı vahşi sömürüyü dürüst ve çarpıcı olarak sunar izleyiciye… Buna da bağlı olarak, Kıral, sinemasında sınıf bilincinin henüz oluşmadığı bir iklimde, insanın insan tarafından sömürülmesini yüzümüze vurur.
Bu açıdan, Erden Kıral sinemasında mekân da belirleyici (asli) bir öge olarak kabul edilmelidir; başlı başına bir anlatı öğesi, adeta yaşayan bir karakterdir. Birçok filmde, sadece karakterlerin hareket ettiği bir fon olarak gördüğümüz mekân, böylece filme katılır. Diğer (uyarlama olan veya olmayan filmlerinde de görürüz… Kanal’da kerpiç köyler, Mavi Sürgün’de gidilen yeni bir coğrafya, Ayna’da çorak topraklar karakterlerin kaderini tayin eden ögelerdir. Saptamayı şöyle tamamlayabiliriz: Yönetmen, insanı coğrafyanın bir parçası olarak görürken, aynı zamanda o coğrafyanın ürettiği yabancılaşmayı da resmeder.
Bu kez yabancılaşma çıkıyor karşımıza: birinde kaymakam, diğerinde öğretmen, öbüründe köylüler… yabancıdır ve yabancılığını apaçık gösterir bize… O ‘yabancı’lar ne gittikleri coğrafyayı tanırlar ne de insanlarını… “Bir toplumda üç yıl kalırsanız, o toplum gibi düşünmeye, yaşamaya başlarsınız…” Ancak Erden Kıral, karakterlerinin ‘kendilerine bile’ o denli yabancılaşmasına izin vermez. Bu da onun siyasal çizgisine uygun düşer. Kıral, geniş açılı çekimleri, doğanın insanı yutan büyüklüğünü vurgulayan çerçeveleriyle izleyiciyi karakterle özdeşlik kurmaktan uzaklaştırır; seyirciyi düşünmeye, sorgulamaya ve yapısal sorunları görmeye davet eder.
Erden Kıral, filmlerinde sadece tematik değildir, konunun gerektirdiği biçimsel tercihleri de yerine getirir. Ayna’da rüya, mitoloji ve cinsel arzularla gerçekliğin iç içe geçtiğini görürüz. Toplumsal gerçekçiliği düz bir çizgisellikte değil, Türk toplumunun bilinçaltındaki feodal ve teolojik kodları da işin içine katarak katmanlaştırdığı gerçeğini kabul etmeliyiz.
Hazır bu konuya girmişken, müzikte de ekonomikliğin, kurgudaki ritmik ama kesintili yapının, Kıral’ın sinemasını şiirsel bir gerçekçiliğe taşıdığını kaydetmeliyim.
Erden Kıral sinemasıyla, ülkenin modernleşme sancılarını, sınıf çatışmalarını ve bireyin toplumsal yapı içindeki sıkışmışlığının ayrıntılı aktarımıdır, bir hafıza odasıdır. Edebiyatı sinemaya uyarlarken metnin toplumsal özünü yakalayan Erden Kıral, bunu sinemanın kendine has görsel diliyle yeniden üretmiştir. Toplumsal gerçekçiliği sadece ekonomik bir analize değil, coğrafyayla mühürlediği bir yaşam savunusu olarak kullanır. Yaşamı bizlere bırakıncaya değin, bağımsız duruşundan ve estetik arayışından ödün vermeyen Kıral, “benim güzel günlüğüm” dediği “Aynadan Yansıyan Hatıralar”ıyla yaşamını anlatır; o anılarda da görürüz duygularını, düş(ünce)lerini, umutlarını ve beklentilerini.Bir cümleyle özetlersek; Erden Kıral, Türkiye sinemasında, ardında silinmez, taklit edilemez ve her dönem yeniden izlenmeyi hak eden görkemli bir görsel miras bırakmıştır.
Kentli İşçi Doğa ve Sinemamızın Kral’ı: Erden Kıral yazısı ilk önce Marjinal Sinema Kültür üzerinde ortaya çıktı.