Bertuğ Cemil'in şiiri dillere dolanmış.
Mertcan Karacan yazdı: Ada Müzisyen: Bertuğ Cemil
bertuğ cemil'in "oğul" ve "pencere" gibi şiirleriyle akıllarda kalan ahmet erhan ve arkadaş zekai özger gibi şairlere benzetilerek anlatıldığı bir yazı.
ada müzisyen: bertuğ cemil adı edebi akımlarla pek anılmasa da en az bir şiiriyle dillere pelesenk olmuş bazı şairler vardır edebiyatımızda. “anne ben geldim, oğlun, hayırsızın…” dediği “oğul” adlı şiiriyle ahmet erhan böyle bir şairdir mesela. ya da “pencereyi kapama / gök dolabilir içeri” dediği “pencere” adlı şiiriyle arkadaş zekai özger… çoğaltılabilir mi bu örnekler […].
Adı edebi akımlarla pek anılmasa da en az bir şiiriyle dillere pelesenk olmuş bazı şairler vardır edebiyatımızda. “Anne ben geldim, oğlun, hayırsızın…” dediği “oğul” adlı şiiriyle Ahmet Erhan böyle bir şairdir mesela. Ya da “pencereyi kapama / gök dolabilir içeri” dediği “pencere” adlı şiiriyle Arkadaş Zekai Özger… Çoğaltılabilir mi bu örnekler daha? Elbette çoğaltılabilir. Bir Metin Altıok, bir Didem Madak, bir Metin Eloğlu… Bana hep böylesi şairlerden biri oldukları hissini verir.
Peki şairler yalnızca edebiyat soylu mudur? Yo, hayır, müziğin de vardır şairleri. Üstelik biraz önce örneğini verdiğim türden şairleri de vardır müziğin ve Bertuğ Cemil onların en önde gelenidir bence. Çok üretmiştir, çok yazmıştır, çok söylemiştir ama kendini akımların, ana akımların, baba akımların dışında tutmak pahasına köşesine çekilip kendi sesini bulmayı ve yine o türden şairler gibi en az bir eseriyle dillere pelesenk olmayı da bilmiştir: “Yağmur” şarkısıyla yaptığı gibi tıpkı!
Bilinir, nakaratında dört kez yinelediği “yağmur” sözcüğüyle az sayıda yüreği titretmemiştir sanatçımız. Öyle ki her yağmur yağışında yine nice yüreğe, nice akla, nice hevese, nice boşluğa düşmeye devam etmektedir. Buna rağmen, yani böylesi bir şarkıya imza atmış olmasına rağmen, şöhretini temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp insanlara onu sunanlardan olmamış; vaktiyle üzerine tutulan spot lambalarından uzağa düşmek pahasına kendi sanatını icra etmenin ve içinden geleni söylemenin derdine düşmüştür.
Ki en çok da budur, kendisini müzisyenlere olduğu kadar şairlere de yakın durduran şey: Eserini, getirileri üzerine değil, kendinden götürdükleri üzerine inşa etmek! Öyle ya, müzik, piyasa denen şeye şiirden çok daha yakındır; ama Bertuğ Cemil, sahnesini her zaman bir göz odasına kurmuş gibidir tıpkı. Orada üretmeyi dışarıda dinlenmekten daima üstün tutanlardandır. Necatigil’in deyişiyle “şairin odasının dünyadan büyük olduğunu” en iyi bilenlerden…
Gerçi bu onun yeterince bilinmesi gereken kadrinden de epey bir götürmüştür, yalan değil. İnzivasına çekildiği yerin duvarları, içeride söylediklerini dışarıya pek az taşırmıştır, olmamış değildir bu. En basitinden bir “Yağmur” şarkısı bile yeterince anlaşılmamıştır bakıldığında, ait olduğu yere bir türlü konumlandırılamamıştır. Evet, milyonlar dinlenmiştir onu ama aynı milyonlar, alışılageldik bir ayrılık şarkısı olarak görmekten öteye gidememiştir “Yağmur”u. Oysa aynı şarkının daha en başındaki şu dörtlük, toplumsal öğeler içermekle beraber, çağımızın küçük ama ayrıntılı bir resmi gibidir:
“Küçük hesaplarla geçiyor yaşam Büyük kavgalar küçük şeyler için Arsız ayaklar altında alın teri Kırılgan, nahif elleri”
Bertuğ Cemil’e en çok da bu dörtlükten bakılsa ve kendisi daha çok bu dörtlük yordamıyla anlaşılmaya çalışılsa yeridir bence. Hatta zamanıdır da! Nasıl desem, bu dört dizede bütün bir Bertuğ Cemil duyarlığının saklı olduğu söylenebilir. Aşka bakarken dünyayı da tartan bir sanatçının, ayrılığı yaşarken ötekini de düşünen bir insanın, sevgiye tanımlar ararken doğayı da hesaba katan bir yalnızın karşılıksız duyarlığı… Bu gibi gelir bana hep, Bertuğ Cemil’in sanatındaki o maya! Duyulmadığı vakitlerde bile duymaya çabalamasının dayanılmaz ağırlığı…
Duymasa ne olurdu peki, ya da duyunca neler olmuş, epey bir ortada, bakıldığında! Müziğe bir müzik insanı olarak kattıklarını tartışmak yine müzik insanlarına kalsın, bir Bertuğ Cemil olarak biz dinleyenlerine kattığı o tenor sesinin ve duyarlı kalbinin incelikleri hepimize daha onlarca yıl yetecek güçte. Evet, belki çok satmayacaktır ama uzun satacaktır, iyi kitapların başına geldiği gibi tıpkı. Nitekim Bertuğ Cemil, o iyi kitaplardandır.
Benzetmede hata olmasın ama iki bölümlü bir kitap olduğundan bile dem vurabiliriz Bertuğ Cemil’in. İlk bölümü İstanbul’da geçer bu kitabın, ikinci bölümü Londra’da. İlk bölümü gençliğini, coşkusunu, heyecanını, arayışlarını anlatır Cemil’in; ikinci bölümü eşliğini, babalığını, gurbet hikâyelerini. Ama tüm bunlara hâkim olan esas duygu şudur ki kaygılar sarmıştır başkahramanı ve onda, birlikte çıkılan bir adanın kıyısında kumlarla oynamaya dalmışken, arkadaşlarının bir gemiye binip gittiklerini gören uysal bir çocuğun şaşkınlığı vardır.
Şüphesiz, dostlarından Yavuz Çetin’in ya da ağabeylerinden Engin Yörükoğlu’nun ayrıldığı gibi, yalnızca ölüm sebepli ayrılıklar değildir Bertuğ Cemil’i bu adada şaşkına çeviren. Bunda, aynı zamanda, hızla akıp geçen zamanın da çok büyük bir etkisi olmuştur. Çünkü Bertuğ Cemil, gitarının konser öncesi kopan sol telinin yenisini ararken bilgisayar tuşlarına aktarılmıştır bu nota basma yetisi. Çünkü Bertuğ Cemil, yeni bestelerine stüdyolar ararken evlere çekilmiştir bütün kayıt odaları. Çünkü Bertuğ Cemil, çıraklığına ustalar ararken, herkes ustası olduğu sanrısına kapılmıştır işinin. Hâliyle kendisinin payına hak edilmemiş bir yalnızlık ama en nihayetinde kocaman bir ada düşmüştür.
Sözü buraya getirirken benzetmede hata olmasın istediydim ama hata da ne ola ki! İyi bile kotardım bence, bu benzerlik yakalama işini. Çünkü aynı durum edebiyatta da hep aynı şekilde zuhur eder ve tıpkı en başta Bertuğ Cemil’i de yanlarına kattığım şairler gibi, adları edebi akımlarla pek anılmayan, eserleri şu ya da bu kişilerin eserlerine benzemeyen, daha doğrusu benzetilemeyen şairlere de zaten “herhangi bir anakaraya bağlı olmayan” anlamında “ada şairler” denir. E Bertuğ Cemil’in de hanidir bir anakarası olmadığına göre sözü pekâlâ çıktığımız limana bağlayabilir ve şöyle noktalayabiliriz:
“Boyuna yağmurlar alan bir adanın kaygılı, şaşkın, duyarlı çocuğu… Ve işte karşınızdaaa… Bertuuuğ… Cemiiil…”