Mutsuzluk aslında bir umutmuş.
Mutsuzluk umudu
hakikatin farkında olan insanların yaşadığı çaresizlik hissi ve bir aradalığa duydukları özlem. distopyalarda kahramanlaştırdığımız karakterlerin çoğu, "iyi" ve "etik" bir birlikte yaşamın peşinde koşanlar. distopik dünyaları popülerleştiren ortak duygu da bu aslında: “etik ve eşit bir bir aradalığa" duyulan özlem.
hakikatin farkında olan insanların yaşadığı çaresizlik hissi ve bir aradalığa duydukları özlem. distopyalarda kahramanlaştırdığımız karakterlerin çoğu, "iyi" ve "etik" bir birlikte yaşamın peşinde koşanlar. distopik dünyaları popülerleştiren ortak duygu da bu aslında: “etik ve eşit bir bir aradalığa" duyulan özlem.
Mutsuz bir hâldeyiz. Kendimiz, tanıdıklarımız, sokakta, işte, ekranda gördüklerimiz... Spor, eğlence ve magazin dünyası bile tüm gamsızlığına ve sinikliğine rağmen kaygılı; seyircisi hissiz, mutsuz. Kronik bir burukluk hâli içindeyiz. Politik akıl yürütmelerin ve endişelerin ötesinde; psikopatolojik bir donukluk, tükenmişlik ve yalnızlık hissi bu.
Yaşadığımız bu kolektif bunalım, hakikatle aramızdaki mesafe açıldıkça derinleşiyor. Manipüle edilmiş ve hayatın her yanını kaplamış, garip bir gerçeklik örüntüsünün içinde yaşıyoruz. Bu örüntünün farkında olan da olmayan da rıza gösteren de göstermeyen de yarınına heveslenemiyor artık.
Distopikleşen ve sıkışan yaşam döngümüz, kaçış alanlarımızdaki “yerli ve zararsız” ama kof eğlence kültürüyle çarpışıp duruyor. Bu sıkışmışlık hali, popüler kültür tercihlerimizi de şekillendiriyor. Dijital platformlarda hızla popülerleşen çoğu yapımlar, gerçeklikten uzaklaşıp distopikleştikçe bize yaklaşıyor. Bu distopyalar, sadece popüler olmanın ötesinde, Oscar, Altın Palmiye, Emmy ve Altın Küre gibi sinema ve televizyon dünyasının en prestijli ödüllerini kazanıyor. Ortaklaştıkları temel nokta ise çoğu zaman aynı: distopik evrenlere sıkışmış insanlar ve sınıf çelişkileri. Son 10 yıllık dönemde git gide artan bu yapımlardan aklıma gelen bazı örnekler:
Parasite (2019), Squid Game (2021), The Platform (2019), Triangle of Sadness (2022): The Handmaid’s Tale (2017–), Black Mirror (2011–2026), Mad Max: Fury Road (2015), Dune (2021) ve The Substance (2024), Stranger Things (2016), The Last of Us (2023–)
Her seferinde daha çok ilgi çeken bu distopik hikayeler, çok yakından tanıdığımız karamsar hislerimizle örtüşmeye başladı. Hakikatin ters yüz edildiği bu distopyalarla eşliyoruz evrenimizi. Kamusal olanın bölüşümündeki adaletsizlikleri “The Platform”la, kendine, topluma ve emeğine yabancılaşma hissini Triangle of Sadness’la izliyoruz. Sermaye sahipleri zenginleştikçe, artan sınıf çelişkisi ve toplumsal öfke, “Parasite”, “La Casa de Papel” gibi popüler “meşru hırsızlık” hikayeleriyle karşılık buldu.
Bu yapımların çoğunun ortak bir noktası daha var: Hakikatin farkında olan insanların yaşadığı çaresizlik hissi ve bir aradalığa duydukları özlem. Distopyalarda kahramanlaştırdığımız karakterlerin çoğu, "iyi" ve "etik" bir birlikte yaşamın peşinde koşanlar. Distopik dünyaları popülerleştiren ortak duygu da bu aslında: “etik ve eşit bir aradalığa" duyulan özlem.
Yaşadığımız sıradanlaşmış depresyonun da tıpkı bu filmlerde olduğu gibi insanları umutsuzlukta ve bir arada olma arzusunda eşitlediğini düşünüyorum. Ben, tam da eşitlendiğimiz bu yılgınlık hâlinden umutluyum. Çünkü görece eşit ve mutlu bir toplumsal yaşama duyulan özlemin, sahici, politik ve dönüştürücü olduğuna inanıyorum.