Ahmet Telli'yi hatırlama pratiği başlamış.
Nehir Söyleşi: Hafızanın kayıp fotoğrafı: Ahmet Telli’nin izinde bir biyografi
belleğin barbarca silinmeye çalışıldığı, geçmişin unutturulduğu bir çağın içinden geçiyoruz. i̇şte tam da bu yüzden “ahmet telli biyografisi” unutan ve unutturmak isteyen bir dünyaya kafa tutan bir “hatırlama ve direnme” pratiği olarak karşımıza çıkıyor.
belleğin barbarca silinmeye çalışıldığı, geçmişin unutturulduğu bir çağın içinden geçiyoruz. i̇şte tam da bu yüzden “ahmet telli biyografisi” unutan ve unutturmak isteyen bir dünyaya kafa tutan bir “hatırlama ve direnme” pratiği olarak karşımıza çıkıyor.
Bir şairin hayatını yazmak, çoğu zaman doğum tarihiyle başlayıp ödüllerle biten düz bir çizgiyi takip etmekten ibaretmiş gibi anlaşılır bizde. Füsun Demiray’ın elindeki malzeme ise hiç de böyle bir çizgiye benzemiyor: Kaybolmuş fotoğraflar, susturulmuş dosyalar, mahkeme tutanakları ve yarım kalmış tanıklıklar. Karşımızdaki metin, bir şairin doğumundan bugüne uzanan çizgisel ömrünü, ödüllerini ve kronolojik duraklarını anlatan alelade bir çalışma değil; koca bir coğrafyanın lirik, politik ve toplumsal hafızasını yeniden temize çeken bir nehir söyleşi ve biyografi bütünlüğü. Füsun Demiray’ın titiz, sabırlı bir işçilikle kurduğu 344 sayfalık “Şiirin, Hafızanın ve Direnişin İzinde Bir Yaşam: Ahmet Telli”, şairin de yayıncısı olan Everest Yayınları tarafından okurla buluşturuldu. Bildiğimiz konforlu edebiyat raflarının bittiği, hayatın tozlu ve sert sokaklarının başladığı yerde konumlanan bir çalışma bu. Kitap, günümüz biyografilerinde sık rastladığımız parlatılmış, steril “başarı hikâyelerinden” birini sunmuyor bize. Aksine, her sayfada geride kalan kederli bir sessizliği, dağılan hayatların ardından usulca eksilen kırılgan hatıraları fısıldıyor.
Demiray, kitabın ana meselesini doğrudan gözümüze sokmak yerine, onun etrafında hüzünlü ve merak uyandırıcı bir atmosfer inşa etmeyi seçmiş. Önsözü okurken, yazarın şairle yan yana gelip eski albümleri, sararmış gazete küpürlerini karıştırırken duyduğu sızıyı ve sorumluluk bilincini hissediyorsunuz. Kitabın duygusal merkezinde bir kayıp hikâyesi var: Şairin, çocukluğuna dair en büyük dayanağı olan dedesiyle çekilmiş, zamanın polis baskınlarında ve zorunlu göçlerinde kaybolup gitmiş tek bir fotoğrafının bile bulunamayışı. Bu kayıp, Demiray’ın kendi önsözünde de itiraf ettiği gibi, kitabın “eksikliklerini” belirleyen ana izleğe dönüşüyor. Metin tam da bu kırılmada derinleşiyor: Bir insanı, kayıp fotoğrafların, mahkemelerin ve susturulmuş dillerin arasından çekip çıkararak kelimelerle nasıl yeniden var edebilirsiniz? Kitap, baştan sona bu estetik ve etik arayışın peşinden koşuyor.
Olay örgüsü, Anadolu’nun burçak tarlalarından, köy enstitülü bir öğretmen olan babanın idealizminden, Ankara’nın siyasi ayazına; Mülkiyeliler Birliği’nin entelektüel odalarından 12 Eylül’ün ıslak, rutubetli beton hücrelerine kadar geniş bir yelpazede akıyor; nitekim Telli’nin kendi tanıklığında Mamak Cezaevi’ndeki sorgu günlerini “beton ıslak, hava soğuk” sözleriyle andığı satırlar, kitabın en sarsıcı noktalarından biri. Yazar bunu bir belgesel kuruluğuyla yapmıyor; hissettirdiği duygular üzerinden bir yol açmayı tercih ediyor. Demiray, Ahmet Telli’nin şiir evrenini çözümlerken nesnel tarihsel verileri lirik bir süzgeçten geçiriyor. Aşkın, kavganın, hasretin ve devrimin aynı damardan beslendiğini, şairin hayatındaki her fırtınanın dizelerine nasıl sızdığını izliyoruz. “Savrulan Külleri Ömrümüzün” ile “Bekle Beni” gibi şiirler, bu geçişkenliğin somut örnekleri olarak metne serpiştirilmiş.
Şairin diline baktığımızda, sadece “güzel” ya da “akıcı” deyip geçebileceğimiz sığ bir limanda durmuyoruz. Karşımızda, ritmi toplumsal kavganın nabzıyla atan ama kırılma ve keder anlarında inzivaya çekilen bir ses var. Kitapta da vurgulandığı gibi, onun şiiri “kırılma, dağılma ve keder anlarında sızlayan yaraya şiirsel bir sargı sunmasında” gizli. Metnin genel dokusuna, haksızlığa boyun eğmeyen bir duruşun kelimelerle örülmüş şiirselliği hâkim.
Bu metni asıl kıymetli kılan unsur, Demiray’ın körü körüne bir hayranlık anıtı dikmeye kalkışmaması. Kitap, zamanın tahribatı yüzünden ulaşılamayan o karanlık “boşlukları” dürüstçe üstleniyor; biyografi, bir noktadan sonra edebiyatın doğasına dair samimi bir itiraf metnine dönüşüyor: “Çünkü her biyografi, biraz da suskunlukların metnidir; yazılamayanların, bulunamayanların, zamanın içinden çekilip alınamayanların…” Şairin kendisi de bu dürüstlüğe ortak oluyor: 70’li yıllarda yazdığı ilk şiirlerinin “kendi estetik ölçüleriyle tam örtüşemediğini” kabul ederken, o dönemin “acemiliklerine rağmen” o şiirleri bir onur nişanesi olarak taşıdığını söylüyor. Bu iki taraflı öz-eleştiri -hem yazarın hem şairin- okurda mesafeli bir hayranlık yerine gerçek bir sorgulama uyandırıyor.
Bununla birlikte, kitabın taşıdığı bu dürüstlüğe rağmen, elinizdeki metnin kendisi zaman zaman aynı ölçüde bir mesafe koyamıyor; anlatım, kitabın duygusal diline o kadar yakın duruyor ki, bağımsız bir eleştirel sesin -örneğin bazı bölümlerin tempo kaybettiği ya da tanıklıkların yoğunluğunun okuru zaman zaman yorduğu gibi bir çekincenin- neredeyse hiç yer bulamadığı görülüyor. Yine de bu, metnin kitabı okura anlatma ve ona eşlik etme başarısını gölgelemiyor.
Dijital hızın her şeyi tükettiği günümüzde bu kalın kitap neden edebiyat raflarında başköşede durmalı? Belleğin barbarca silinmeye çalışıldığı, geçmişin unutturulduğu bir çağın içinden geçiyoruz. İşte tam da bu yüzden bu çalışma, unutan ve unutturmak isteyen bir dünyaya kafa tutan bir “hatırlama ve direnme” pratiği olarak karşımıza çıkıyor. “Ahmet Telli Biyografisi”, okura edilgen bir okuma vadetmiyor; okurun kendi tanıklıklarıyla, kendi çocukluğu ve ülkesiyle ilgili bildikleriyle metne dokunup eksik olanı kendi vicdanında tamamlaması için bırakılmış açık uçlu bir davet. Kitabın başından kalktığımızda zihnimizde kalan tortu, kitabın kendi ifadesiyle özetleniyor: “Ahmet Telli nidası, edası, vefası... Okurları bu sesi kendi iç sesi sayarak benimsedi.” Çünkü her şeye rağmen, hafıza odalarında hâlâ yanan bir ışık var ve o ışık, şiirle harlanmaya devam ediyor.