Neşe Koçak'la şehirler kaybolmuş.
Neşe Koçak'la Kaybolduğum Şehirler Üzerine
doç. dr. yavuz sezer, neşe koçak'la 'kaybolduğum şehirler' kitabını konuştu; kitap, şehirlerin yalnızlığını insanın iç labirentinde dolaşmasıyla birleştiren bir yolculuk.
neşe koçak’la kaybolduğum şehi̇rler üzeri̇ne söyleşen: doç. dr. yavuz sezer oğuzhan şehirlerin yalnızlığını kendi yalnızlığına ekleyen bir yazarın adımlarıyla açılıyor bu kitap. kaybolduğum şehirler, yeryüzünün sokaklarında gezinirken insanın kendi iç labirentinde de dolaştığını fısıldayan bir yolculuk. görsel sanatlarla yoğrulmuş bir bakışın izleri var bu metinlerde: kıyıda saklı duran küçük bir ayrıntının ışığını büyüten, sıradan görünenin […].
NEŞE KOÇAK’LA KAYBOLDUĞUM ŞEHİRLER ÜZERİNE
Söyleşen: Doç. Dr. Yavuz Sezer OĞUZHAN
Şehirlerin yalnızlığını kendi yalnızlığına ekleyen bir yazarın adımlarıyla açılıyor bu kitap. Kaybolduğum Şehirler, yeryüzünün sokaklarında gezinirken insanın kendi iç labirentinde de dolaştığını fısıldayan bir yolculuk. Görsel sanatlarla yoğrulmuş bir bakışın izleri var bu metinlerde: kıyıda saklı duran küçük bir ayrıntının ışığını büyüten, sıradan görünenin ardındaki titreşimi duyan bir göz… Ve o göz, her yeni şehirde hem dünyaya hem kendine yeniden bakıyor.
Bu iç içe geçmiş yürüyüş, edebiyatın en köklü duraklarından birinde karşılığını buldu: “80. Yunus Nadi Öykü Ödülü”. Bu ödül yalnızca bir kitabın başarısı değil; yılların biriktirdiği soruların, hüzünlerin, güzelliklerin görünür oluşu. Şimdi şehirlerin taşlara sinmiş hafızasıyla insanın derinlerde gezinen varoluş arayışının kesiştiği o eşikteyiz.
Kaybolmak, şehirleri dolaşmak ve kendi iç âleminize yönelmek… Bir şehre girdiğinizde aslında neyi arıyorsunuz?
Kaybolmayı bilerek seçen biriyim. Bir şehre adım attığımda aslında kendi iç dünyama da adım atıyorum. Sokaklarda dolaşırken hep şu sorular dolaşıyor zihnimde: “Burada yaşasam nasıl biri olurdum, bu şehir beni nasıl dönüştürürdü, hangi mesleği seçerdim, hangi sokağında otururdum?..”
Kısaca, bir mekânı gezmek benim için turistik değil, içsel bir keşif. Çarşılarında, dar sokaklarında bilmediğim bir şeyleri ararken, bazen saklı kapıları açıyor, bazen yepyeni pencerelerden dünyaya bakıyorum. Şehirlerin bana tuttuğu aynada kendimi başka yüzlerle görüyorum.
İmgeler, çağrışımlar, rüyalar… Şehirlerde karşılaştığınız bu görüntüler nasıl kurguya dönüşüyor?
Kitaptaki imgeler gezdiğim şehirlerde karşıma çıkan, beni büyüleyen, şaşırtan, heyecanlandıran izler ve görüntüler. Bir kuğunun kanat çırpışı, bir kızın bakışı, suya sarkan sarmaşıklar, bir ören yerinde dolaşan hayalet… Hepsi önce küçük bir çağrışım olarak beliriyor, sonra zihnimde rüyanın diline tercüme oluyor. Çünkü gerçek çoğu zaman sınırlı ve sert; rüyalar ise daha özgür ve uçucu. Yazarken imgeleri zorlamıyorum; onlar beni buluyor. Hikâye gerçek ile düş arasındaki ince çizgide doğuyor.
Şehirler hikâyelerinizde âdeta birer karakter gibi. Mekân ile iç dünya arasındaki bağı nasıl kuruyorsunuz?
Şehirleri birer fon olarak görmüyorum; onların da kişiliği, hafızası, yarası, sesi, suskunluğu var. Bir şehri anlatmaya başlamadan önce geçmişini araştırıyorum. Sonra gidip hikâyesini kendinden dinliyorum. Yavaş yavaş açıyor bana kalbini. Bütün güzelliklerini gösteriyor. Mekânlar tiyatro sahnesine, insanlar oyuncuya dönüşüyor, kurguyla gerçek arasındaki sınır silikleşiyor. Yazarken hep bu iki dünyanın arasında yürüyorum.
Yalnız yürüdüğünüz şehirler sizi nasıl dönüştürdü?
Yalnızlık benim için bir eksiklik değil; kendimi duymamı sağlayan bir alan. Yalnız yürüdüğüm şehirlerde duygularım keskinleşir, sesler belirginleşir, ayrıntılar daha görünür hâle gelir. Adımladığım her sokak beni hem dışarı hem içeri taşır. Yalnız yürümek ruhumdaki gürültüyü susturur ve bana en yalın hâlimi gösterir.
Doğa, tarih ve mitoloji metinlerinde sürekli iç içe. Bu katmanlar kendiliğinden mi oluşuyor?
Gezdiğim her şehir geçmişin katmanlarını taşır ve ben o katmanları okumayı severim. Tarih arka planda bir suflör gibidir; mitoloji ise bu sesin içinden yükselir. Gördüğüm bir heykel, bir resim bir mabet, beni eski hikâyelere bağlar. Yazarken bunları bilinçli çağırdığım da olur, kendiliğinden ortaya çıktığı da.
Öykülerinizde kokular, sesler, dokular çok belirgin. Duyular sizin için neden bu kadar önemli?
Hafıza çoğu zaman duyulardan oluşur. İnsan bir yeri önce kokusuyla, sesiyle, dokusuyla hatırlar. Kahire’nin baharat kokusu, Viyana’nın soğuğu, Balat’ın renkleri, sesleri, Faselis’in tabletleri… Yazarken okuyucunun sadece görmesini değil, hissetmesini de isterim. Duyular metni genişletir, içini doldurur.
Bu kitabı yazmaya sizi iten duygu neydi? Nerede başladı bu yolculuk?
Bu kitabın başlangıcında iki şey vardı: seyahat etme ve görme isteği. Güzel sanatlar eğitimi almış biri olarak kıyıda köşede kalan güzellikleri fark eden bir görme biçimim var. Algıladıklarımı, yaşanmışlıklarımla ve şehirlerin tarihiyle birleştirerek yeni görme biçimleri yaratıyorum. Seyahat etmeyi seven biri olduğum için şehirler hep beni çağırdı, benimle konuştu. Yazmasam olmayacaktı.
Bu yolculuklarda bir yandan da insani duyguları sorguluyorsunuz. Yazmak sizde nasıl bir iyileşme yarattı?
Benim için yazmak hem iyileşme hem dönüşme hâlidir. Şehirlerde dolaşırken geçmişle birlikte varlığı, insanlığı, geleceği, acıyı da düşünür hatta geçmişte yaşamış insanlarının yerine koymaya çalışırım kendimi. Gördüğüm her ayrıntı içimde bir duyguyu, bir soruyu tetikler. Yazarken bunları kendi geçmişimle birleştiririm. Bu süreç hem yüklerimi hafifletir hem beni dönüştürür.
Kendimi yazarak ifade ediyorum. Bu benim var olma biçimim. Bu şekilde ben de varım, ben de buradayım, diyorum.
Onca farklı mekân, kültür, duygu… Bu çeşitlilik içinde kendi sesinizi nasıl koruyorsunuz?
Her şehir bana yeni bir ritim, yeni bir renk ve heyecan verir ama hep içimdeki sabit sese dönerim. Görsel sanatların kazandırdığı dikkatle ve onca şehrin bana kattığı güzellikle dünyaya bakarım; bu dikkat beni dağıtmaz, derinleştirir. Gördüğüm her şey içimden süzüldüğünde kendi sesim dingin ve sakin bir hâlde kendiliğinden bana döner.
Okurun bu kitaptan neyi yanına almasını istersiniz?
Okurun bu kitaptan bir şehir değil, bir his, bir mutluluk almasını, damağında hoş bir tat kalmasını isterim. Dışarıdaki yolculuğun aslında bir iç yolculuk olduğunu fark etsinler. Bir şehri detaylarıyla izlerken, hissederken, dolaşırken kendilerine yeniden bakma cesareti gösterebilsinler.
Yunus Nadi Öykü Ödülü’ne değer görülen Kaybolduğum Şehirler sizin hayatınızda ne anlama geliyor?
Bu kitap uzun zamandır planladığım bir projeydi. Gezgin yanım, sanatçı yanım ve içimdeki varoluş sorguları burada buluştu. Ve Kaybolduğum Şehirler, Yunus Nadi Öykü Ödülü ile görünür oldu. Bu anlamlı ödül hem emeğimin hem de kendimle yaptığım uzun yürüyüşün, benim için çok değerli bir karşılığı.
Edebiyat yolculuğunuz nereye doğru evriliyor?
Edebiyat yolculuğumun beni nereye götüreceğini bilmiyorum ama içimde hep “yazsana, ne duruyorsun,” diye beni dürtükleyen bir şey var. Belki yeni şehirler, belki ruhumun başka odaları… Tek bildiğim, yazmanın benim için bir akış, bir var oluş olduğu…