Nisa Leyla'dan şiir yorumu gelmiş.
Nisa Leyla yazdı: Hayalet Jakoben ve Levent Karatas
nisa leyla, octavio paz'dan alıntı yaparak şiirin yokluğu gizleyen ama aynı zamanda örtüyü çeken bir eylem olduğunu belirtti. şiirin dünyaya yeni bir ruh ve biçim kattığını vurguladı.
hayalet jakoben ve levent karataş ni̇sa leyla “şiir yokluğu gizleyen bir örtüdür.” der octavio paz. ama şiir aynı zamanda yokluktan, nesnelerden, şeylerden örtüyü çekendir de. şiir, dünyanın şiirsel eylemine katkıda bulunur ve bunu yaparken dünyaya, insana yeni bir biçim, yeni bir ruh verir. bu ruh, zamanın katmanlarından, tarihin biyografisinden çıkar ve şairin zihinsel, bilinçsel çalışmalarıyla […].
“Şiir yokluğu gizleyen bir örtüdür.” der Octavio Paz. Ama şiir aynı zamanda yokluktan, nesnelerden, şeylerden örtüyü çekendir de. Şiir, dünyanın şiirsel eylemine katkıda bulunur ve bunu yaparken dünyaya, insana yeni bir biçim, yeni bir ruh verir. Bu ruh, zamanın katmanlarından, tarihin biyografisinden çıkar ve şairin zihinsel, bilinçsel çalışmalarıyla birleşerek dilinden dökülür.
İşte bir poetik manifesto gibi bir başlıkla bizi karşılayan Levent Karataş’ın 10. şiir kitabı Hayalet Jakoben, yalnızca tarihsel bir kimliği değil; toplumu hızlı ve köklü bir biçimde değiştirmeyi amaçlayan siyasi kimliği, tavizsiz bir düşünce tarzını ifade ederken, “hayalet” de hem görünmezliği hem de bastırılamayan, tarihten fırlamış canlı ve sert bir kahramanı temsil eder. Kitabın ismine baktığımızda zihnimizde bayraklar, devrim meydanları, kahramanlar belirdiğini görürüz.
Kökenini Fransız Devrimi’nden alan bu siyasal kavram, Jakoben Kulübü üyelerine verilen addır. Bu kulüp, 1789 Fransız Devrimi sırasında ortaya çıkmış, cumhuriyetçi ve radikal reformları savunan bir siyasal gruptur. Özellikle Maximilien Robespierre döneminde Jakobenler, monarşiye karşı sert tutumları ve devrimi korumak için uyguladıkları katı yöntemlerle tanınmışlardır.
Şair, günümüzde gelişen acımasız olaylara tarihten bu devrimci ruhu taşımış ve mevcut dünya düzenine karşı kitabın sayfalarında bir savaşıma girişmiştir.
“Bu şaşaalı yolları ne diye yapmışlar ki Hâfız?” “Biz eve dönmeyelim diye olmasın okka erbabı…”
Divan geleneğinde şairler, sık sık Hâfız’a seslenerek konuşur. Bu, hem edebî bir selam hem de karşılarında bir muhatap yaratma geleneğidir. “Hâfız” çağrısı, şairin burada modern şiirin geleneğini reddetmeden, onunla konuşarak yeni bir ontoloji kurduğunu gösterir.
Şair, “şaşaalı yollar” ile modern, uygar, gösterişli dünyayı anlatırken; “okka erbabı” ile de yolu kuran, dili biçimlendiren, seçilmiş şairler topluluğuna gönderme yapar. Kitabın girişinde yer alan bu kısa diyalog, modern dünyanın parlak yolları ile insanın kaybolmuşluğu arasındaki gerilimi anlatır. Burada okka, kalem anlamıyla şaire yön veren, işin ehli olan kişiyi çağrıştırır.
İlerleme dediğimiz şey bizi yuvamızdan uzaklaştıran bir sürgün, bir uygarlık mıdır? Ve şiir bu sürgünün tanığı olabilir mi?
Bu diyalog, yüzeyde bir serzeniş gibi görünür; ancak aslında şiirin ontolojisini kurar. Buradaki “şaşaalı yollar” yalnızca hayatın parıltılı yönleri değildir; ideolojiler, büyük anlatılar, cazip hakikat iddiaları ve insanı kendi merkezinden uzaklaştıran tüm dış çağrılardır. Şair, yolu insanı ayartan bir mekân olarak kurar. Yol büyür, insan küçülür. Yol çoğaldıkça öz kaybolur.
“Hâfız” burada yalnızca tarihsel bir figür değil; geleneğin hafızası, şiirin iç sesi, şairin hem bize hem de kendisine yönelttiği sorudur.
İkinci cümledeki “okka erbabı” ise şairleri, seçilmiş olanları, yani “ağırlığı olanları” ifade eder. Okka, bir tartı birimi olduğu kadar burada varoluşun tartısıdır. Kim hafif, kim ağırdır? Kim sözün yükünü taşıyabilir?
Fakat burada bir paradoks görürüz: Şair, seçilmişlerin yolu yaptığını söyler; ancak bu yol, eve dönülmesin diye yapılmıştır.
Buradaki ev fiziksel değildir; öz, hakikat, iç merkez, varoluşsal yolculuktur. Şiir, eve dönmenin değil, eve dönememenin bilgisidir. Bu yüzden kitap daha başta bir sürgün poetikası kurar. Şair, yolda kalmayı seçer. Eve dönüş bir kapanış olurdu; oysa dışarısı bir açıklıktır. Şair, sözün ağırlığını taşıyan varlıktır ama bu ağırlık onu yurtsuz bırakır.
Bu doğaçlama girişten sonra bir mensur şiirle karşılaşıyoruz. “Ölümden sonra unutulmayan” ifadesiyle devam eden kitap, aynı zamanda edebiyata, dine ve mitolojiye evrensel bir giriş niteliği taşır. Levent Karataş’ın gök, melekler, yağmur, gözyaşı, Allah, çocuk, baba, ışık, gökkuşağı, ülke, kahraman, kardeş, polis, suç, ölüm, hayat, laboratuvar, dünya, kent ve ateş gibi şiirlerinde kullandığı sözcüklerin harmanlandığı bu girişte, bir şiir bildirisi okur gibi oluruz:
“İnsan denen varlık kötülükte şeytanı geçmişti.”
Bu kozmik dünyaya kozmik bir refakatçi (unicorn) gerekir. Şairin yarattığı bu refakatçi, yanına melek ve ışığı da ekleyerek aynı varlığın üç ontolojik katmanını oluşturur. Karataş, şiirlerinde daha önce de yaptığı gibi “ışık çocuğu”nu (saf varoluş) yeniden yazar. Bu yalnızca masum bir çocuk değildir; aynı zamanda varoluş mücadelesi veren, bunu yaparken de melek ve ışık gibi iyiliğin türevlerini bünyesinde taşıyan mistik bir varlıktır.
Karataş burada hem insan özne hem de devrimci figürdür. Bu devrimci şair, göklerden dünyaya sürgüne düşmüş; dünyanın kötülüğü ile cennetin güzelliğini aynı anda yaşayan çift benlikli bir karakterdir. İktidarlar tarafından izlenen, yabancılaşma yaşayan ve buna rağmen dünyadaki aşklardan ve gündelik olaylardan haz almaya çalışan biridir.
Bu metin, şiir ile masalı; siyasi olanla istihbaratı aynı düzlemde kurar. Işık çocuk; hem mesih, hem kobay, hem pop ikon, hem de siyasi hedef hâline gelir. Örneğin, Unicorn’un ağlaması yağmura dönüşür: Doğa, politik cinayete meteorolojiyle karşılık verir.
Hayalet Jakoben, direnişin, mücadelenin ve özgürlüğün ruhunu bugüne taşır, bugüne uyarlar ve yaşatmaya çalışır. Politik, mitolojik ve göksel-fantastik bir ön girişten sonra “Hulâsâ” şiirinde doğrudan tarihe geçiş yapar. “Yalanlarla süslenmiş tarih”in “sahte ahlâk kahramanları”ndan “huşu ile Rabbi kandırma”ya, “sanat hırsızlığı”ndan “tecavüzler”e kadar ölümün ve kötülüğün farklı biçimlerinden söz eder.
Levent Karataş’ın şiiri, Beat Kuşağı’nın uzun soluklu, taşkın cümlelerini; bilinç akışını, devlet, din ve sistem karşıtı tavrını anımsatır. Onu okurken kutsal ile argoyu yan yana görürüz. Asi tonlamalarla gelişen şiirlerde sokaklar, yollar, gök, yeryüzü, insan karakterleri ve olaylara Beat diliyle tanıklık ederiz:
“İrish pub’da bizimle imge güzelliğiyle sigara tüttüren kadınlarımız başlattı özgürlük dalgamızı Michael Collins’in kız kardeşleri uçmak istediler ve bizimle uçtular, ne var?”
“Paradox” şiirine baktığımızda Marx’a da Jakobenlik atfedildiğini görürüz:
“Yoldaş Marx pratikte anlaşılır Jakoben, yağmurda tabusuz yalnızca deliler dans eder!”
Otoriteyi reddeden, büyük harf kullanmayan bir yazım biçimi ve azaltılan noktalama işaretleri, kesintisiz bilinç akışını gösterir. Tekrarlar, mit anlatımının ritmini andırır.
Levent Karataş’ın şiirlerinde politika, Tanrı, şiir, suç-suçlu karşıtlığı, devrim ve kahramanlar; gündelik olaylar, aşk, Noel, aile bağları ve toplumsal barış üzerinden anlatılır. Bunu yaparken de kalabalık şehirlerden yabancılaşmaya, şeytan ve günahtan güzelliğin kötülüğüne uzanan; kalabalıklar içinde yalnız kalan şair, kendisinden örnek verir:
“Hem bıçak hem yarayım” demiş Baudelaire bu seni anlatan bir özet mutluluğu zaman zaman bulup zaman zaman çöpe atıyoruz nedenini ikimizin de bildiği bir içgüdü”
“Sır” adlı şiir, “Gökyüzünün ve yeryüzünün hatırına bir şey yap” diyerek başlar.
“Üç küçük melek uçtu! Işıkla bana karıştılar.” “Şükür, şükür ki, önce ışık vardı.”
dizeleriyle bütünleşen cennet yeniden belirir ve cennetin tanımını okuruz.
Kozmik kökeni en saf biçimde sorgulayan bu metafizik şiir; dünya karanlık olsa da belleğin ve rüyanın babayla kurduğu köprüyü anlatır. Bu sayede şair umudunu diri tutar. Babasıyla arasındaki sır olan o ispinoz, şiirin başından sonuna kadar umudun ve ışığın kendisi olur.
Sonunda ispinoz; bir dua, bir masal, bir ışık gibi şairi cennetin katmanlarıyla sarar:
“Bana babamdan ayrıldığım o yeis akşamını anımsattı üçüncü cıvıltısında şimdi gitmeliyim renkli cennet beni çağırıyor bir kuş, bir ispinoz kuşu ahenkle cennetin şarkısını söylüyor.”
İspinoz kuşu; baba ile oğul arasındaki gizli dil, cennetin yankısı ve ışığın kendisidir. Şair kutsalı, yani cenneti hatırlamak ister; ancak dünyadayken ondan ne kadarını aklında tutabileceğini sorgular:
“Ahmak belleğim hatırlamıyor o rengârenk ışıkları.”
Hatırlayabildiği kadarıyla bize gökten, yeryüzünden ve geçmişinden güzel bir metaforla bahsetmekle yetinir:
“Hapisten çıkış”, partiler, cumhuriyet sohbetleri, aşk ve ayrılığın arada ilmek ilmek işlenmesi ve sonunda politikanın yeniden ses vermesi, “Kuleler Kalbimde Uyurdu” şiirinde anlatılır.
Hemen her şiirinde bir olay örgüsü gelişirken, “Öteki” adlı şiirinde şair kendisiyle hesaplaşır:
“Ben ötekimle hiç karşılaşmadım ötekimi hiç görmedim camdan mı gördüm, hiç mi görmedim, bilmiyorum.”
Kendisini özgürce irdelediği bu şiirin sonunda yine kendisini hayatın akışına bıraktığını söyler:
“Ezeli ve ebedi Allah’a teslim oldum, tevekküle bıraktım her şeyi, her semavinin mistisizminden öz aldım; Mesih’in temiz sıfatından beyazlık, yarası hâlâ kanayan Mürşit Ali’den kırmızı, rengârenk Musa’dan muhafaza duygularımı, Muhammed’den oruç ve yoksul zekâtı.”
Levent Karataş’ın Hayalet Jakoben’inde Adorno’nun bireyin özerkliğini ve eleştirel bilincini korurken toplumsal yapılar ve ideolojiler tarafından dayatılan sahte ahlaki normlara karşı çıkışını görürüz.
Adorno’nun etiği; kapitalist toplumda çoğu zaman bireyi sistemin bir aracına dönüştüren kitle kültürünün manipülasyonuna direnmekle ilgilidir. Gerçek etik, insanın özgürleşme potansiyelini gözeten, acıyı ve baskıyı reddeden bir düşünme pratiğidir. Bu etik, soyut bir ahlak kuralına değil; somut tarihsel koşullara ve bireyin eleştirel farkındalığına dayanır. Evrensel ahlak yasaları yerine her durumun özgüllüğünü kavrayan bir etik anlayış, hem bireysel hem de kolektif özgürlüğün önünü açar.
Ayrıca kitapta yer alan diyalektik sorgulamada, yani diyalektik şiirde, varlık sorgulanır. “Kimim, neden buradayım?” sorusuyla başlayan şiir, kişisel hafızadan toplumsal tarihe açılır. Rumi, Arjantin, Urfa, anne… Hepsi benliğin parçalarıdır. Sonunda “saf kalbimi istiyorum” diyerek diyalektiği çözer; çatışarak arınır.
Bu şiir, modern hayatın yabancılaştırıcı metal sesiyle, kırılmış özneyle, kültür endüstrisine duyulan güvensizlikle, umut ve umutsuzluk arasındaki gerilimle bize seslenir.
Adorno’nun Horkheimer ile birlikte Aydınlanma’nın, araçsal aklın ve kültür endüstrisinin eleştirisini yapması; kültürün bir ideolojiye dönüşmesini negatif diyalektik kavramı üzerinden açıklaması, Hayalet Jakoben’deki kimi şiirleri hatırlatır. Başta “Ölümden Sonra Unutulmayan” olmak üzere özellikle “Süt”, “Özet”, “Vortex”, “Hicap” ve “Paradox” şiirleri bu düşünsel çizgiyle ilişki kurar.
Nasıl ki negatif diyalektikte belirlenen anlamın çözümü değil, aksine sorunun kendisi önem taşıyorsa; Karataş’ın kitabında da sorunlar kimi zaman anarşist bir dille, kimi zaman uysal bir tavırla, kimi zaman da çocuk diliyle öne çıkar.
Adorno’nun negatif diyalektiğinde olduğu gibi, postmodern düşünceye yakın bir biçimde sosyal yaşamın indirgemeci yönüne karşılık, çağdaş toplumun sürekli değişen karmaşıklığını ve mantıksızlığını nasıl eleştirebileceğimizi de okuruz.
Şiirde özne, sıradan bir bireyden çok ruhsal, tarihsel ve toplumsal olarak yaralanmış bir kimliği göz önüne serer. “1994”, “1998” ve “Kılıç Artığı”nda; “Dublin’de Balo” gibi şiirlerde Joyce’un da etkisiyle tarih boyunca kıyımdan sağ kalan, ancak hiçbir zaman tam anlamıyla kabul edilmeyen, dışarıda bırakılan ve aidiyetsiz hayatlar anlatılır.
Özetle, sistemin nasıl yol aldığı üzerine yazılmış anarşist ve devrimci bir ruhla karşı karşıyayız. Kitabın sonlarına doğru işçinin, emekçinin sofrasından; gökten gelen ışık çocuğun babaya yakarışına uzanan bir çizgi ortaya çıkar.
Yakarış, Tanrı’dan bir şey dilemek için söylenen söz ya da duadır. Burada şair, politik hayaletin içsel bir dirilişe dönüştürdüğü babasıyla metafizik bir bağ kurar, kaybolmuş ışığını arar ve yeniden hatırlanmasını ya da bulunmasını sağlamaya çalışır.
“Hicap” şiirinde, hayatını değiştiren olayların başında gelen sol ayağındaki felç nedeniyle yitirdiği gençliğini; ardından babasını ve hayatından çıkan kıymetli dostlarını anlatır. Bu kayıplar nedeniyle kendisinin de öldüğünü, fakat bedensel olarak hâlâ yaşamaya devam ettiği için büyük bir utanç duyduğunu trajik bir dille ifade eder.
Kitabın son şiiri olan “Süt”te ise Hayalet Jakoben’in büyük ağrısı, gündüz aradığı mutluluğun bir rüyadan gelen sesiyle aktarılır:
“Rüyalarımda hep yürüyorum rüyalarımda hep yürüyorum.”
Bu kitap; politik bilinç taşıyan, düşünsel yoğunluğu yüksek, tarih, benlik ve sürgün temalı; gündelik olaylardan toplumsal sorgulamalara uzanan şiirlerle dolu bir çalışma olmuştur:
“Balık kuyruktan kokmuşsa kıyamet alâmetidir: halk çürümüşse kıyamettir.”
Yer yer metafizik kendini sürekli hatırlatır, gündelik hayattan bir uyanış hâli ortaya çıkar:
Bu şiir, modern dünyada saf kalmanın trajik onurunu anlatır. Şair, dünyaya uyum sağlayamayan “saf” insanı savunur. Kent aklı kurnazlık ister; ancak şair kalbin tarafını seçer.
“Göğün reçinesi”, göksel masumiyetin tadını; yani kirlenmemiş bilinci anlatırken, baba figürü koruyucu bir unsur hâline gelir. Çocukluk ise korunması gereken bir özdür:
“Neptün beni niye karanlıkla cezalandırıyor?” “Ben makileri bilirim, bir de bozkırın metafiziğini.”
Karataş’ın şiirinde devrimci bilinç ölmez; bastırılır, parçalanır ve hayaletleşerek geri döner. Hayalet Jakoben, gökten yeryüzüne düşen bir bilincin şiiridir. Bölünmüş, izlenmiş ve çoğalmış bu bilinç; tarihin ve modern dünyanın içinde giderek hayaletleşir.
Karataş, devrimci öznenin bastırılışını, hafızanın parçalanışını ve insanın içsel sürgününü mitolojik bir anlatı üzerinden kurar. Bu şiirlerde göklerdeki görünmez ışık hep hatırdadır ve hayatın çürümesi sorgulanır. Şair bunu yaparken kutsal ile sokak dilini kimi zaman yan yana getirir, kimi zaman da karşı karşıya koyar.
Çocukluk, politik bilinç, metafizik ve hafıza katmanları iç içe geçerek bize geçmişten ve aynı zamanda gökten gelen şair-hayalet Jakoben’in; günümüzün acı, kaos ve şiddet dolu dünyasındaki kahramanlığını anlatan bir eser sunar.
Hayalet Jakoben, Levent Karataş, 160. Kilometre, 1. Baskı, Kasım 2025, İstanbul. Aydınlanmanın Diyalektiği, Theodor W. Adorno – Max Horkheimer, Kabalcı Yayınevi, 2014.