Medya iyice dağılmış, herkes kendi derebeyliğinde takılmış.
Odyssey feodal medyaya karşı
medya analisti alan wolk, parçalanmış medya çağında bölgelerin ve yaş gruplarının kendi ikonlarını yarattığını belirtiyor. bu dönemde odyssey'nin popüler kültür yolculuğu eski günleri hatırlatıyor.
bugün medya analisti alan wolk’un “feodal medya” diye adlandırdığı parçalanmış medya çağında bölgeler, farklı yaş grupları kendi ikonlarını yaratıyor, milyonların uğruna öldüğü k-pop gruplarından başka milyonların haberi bile olmuyor. herkes kendi derebeyliğinde meşhur ve mesela ben hâlâ hangi manifest kızı olduğumu bilmiyorum. i̇şte böyle bir dönemde odyssey’in popüler kültür yolculuğu, filmin etrafında dönen şakalar, bu şakaların yerelleştirilme potansiyelleri bana eski günleri hatırlatıyor.
Scorsese, 2019 yılında Netflix’e yaptığı üç buçuk saat uzunluğundaki The Irishman’in tercihen tek seferde ve mümkünse büyük ekranda izlenmesini rica etmiş ve bu imkânsız isteğiyle filmi koşarken ya da yemek yaparken akıllı saatlerinde izler gibi yapanların eğlenceli fotoğraflar paylaştığı bir sosyal medya akımı başlatmıştı. Scorsese’den sonra şimdi de son filmi Odyssey’i çekildiği ve yönetmeninin izlenmesini tercih ettiği haliyle dünya üzerinde yalnızca 41 salonda izleyebileceğimiz (yani izleyemeyeceğimiz) Nolan çıktı başımıza. İki haftadır tamamı 70mm Imax formatında çekilmiş ilk film olan Odyssey’i en az görüntü kaybıyla, Christopher Nolan’a en az mahcup olacak şekilde, filmin müziklerini üç bin yıllık enstrümanları yeniden üreterek dönemin şartlarına uygun biçimde yapan Ludwig Göransson’a da fazla ayıp etmeden nerede izleyebiliriz diye tartışıyoruz. Şehir değiştirmeye bir kala mahallelerde bulunan AVM sinemalarının gece bir seanslarında bari ikinci sıranın gerisinde bir yer kovalıyoruz. Sinema tarihinde ilk değiliz ama konu bu değil. Konumuz Odyssey’in göz kamaştırıcı bir hızla popüler kültür tanrılarınca kutsanan medyatik bir olaya dönüşmesi.
HERKESİN NEREDE FİLM İZLEYECEĞİNE KİMSE KARIŞAMAZ
Sinemalar, tiyatro ya da opera gibi girişin daha pahalı olduğu gösteri salonlarına göre farklı sosyoekonomik sınıflara daha açık görünseler de aslında hiçbir zaman tam olarak sınıfsız ve kaynaştırıcı alanlar olmadılar. Türkiye’de sinemanın en popüler ve ucuz aktivite olduğu ve insanların salonlara önceden program hakkında bilgi sahibi olmadan sistematik olarak gittikleri 1960’lı ve 70’li yıllarda dahi Türk filmi gösterenlerle yabancı yapımları programlayan salonlar arasında her zaman bir ayrım olduğunu; salon, koltuk, balkon ve loca gibi farklı fiyatlara sahip oturma yerlerinin aynı sinemanın içinde dahi sınıfsal bir ayrıma işaret ettiğini biliyoruz. Döneme dair sözlü tarih çalışmaları hangi salonda evden getirilen sarma, börek gibi yiyecekleri tüketmenin mümkün olduğuna, hangi salona ise ipek naylon çorap giyilerek operaya gider gibi gidilebileceğine dair tanıklıklarla dolu. Bu yazıyı yazacağımı duyduğunda babam, mutlaka iyi ses sistemi olan bir salonda izlenmesi gerektiği söylendiği için 1960’ların başında Batı Yakası’nın Hikâyesi’ni seyretmeye nasıl da Emek Sineması’na koştuklarını anlattı. Babamların o zaman ancak Kadıköy’den Beyoğlu’na uzanan koşusu bizim Odyssey’i izleme mücadelemizin yanında pek naif kalsa da sinemada teknolojik hiyerarşinin her zaman var olduğunu hatırlatıyor.
Nolan’ın bugün bizzat merkezinde olduğu teknik gösterişçiliğin hikâye anlatımında çok özel bir karşılığı olduğunu düşünmüyor, o yüzden ben de koşa koşa basın gösterimine gidip filmi en iyi kalitede Imax salonlardan birinde izlesem de Odyssey’i çevreleyen teknik övgü sarmalından pek heyecan duyamıyorum. Neticede herkesin nerede film izleyeceğine kimse karışamaz. Fakat hepimizin çenesini yoran tüm bu teknolojik elitizm aksi yönde (ve tabii bilinçli de bir şekilde) filmin aşırı popülerleşmesini sağlayıp, sinemaya dair özlediğimiz hatta unuttuğumuz bir durumu beraberinde getirdiği için heyecanlanıyorum: herkesin her yerde aynı anda aynı filmi konuşma hali.
MUHABBETSEL SANAT OLARAK SİNEMA
Sinemaya gitmenin hâlâ ilk buluşmaların popüler aktivitesi olduğunu (ilk defa gördüğünüz biriyle 172 dakikalık bir filme gitmeyin bence ama yine de siz bilirsiniz) söyleyen Fransız sosyolog Emmanuel Ethis bu durumu, sinemanın “demokratik muhabbetin” üç temel kuralına uygun olmasına bağlıyor. Öncelikle herkes sinema ve filmler hakkında konuşabilir. Herkes sevdiği ve beğenmediği filmler aracılığıyla kendini ifade edebilir ve başkalarını yine film zevkleri sayesinde tanıyabilir. Son olarak, örneğin özel bir eğitime sahip olmadan kimse bir heykele rahat rahat “bu olmamış” diyemezken hiçbir teknik bilgiye sahip olmadan bir filme meşru bir biçimde “iyi” ya da “kötü” denilebilir. Böylelikle “muhabbetsel sanat” olarak sinema hayatın geneline yayılır ve popüler kültürün önemli bir parçası haline gelir. Bazı filmler etrafında diyalog çağrıları film vizyona girmeden çok önce başlayabilir ve kimi zaman filmi izlemeyenler bile o diyaloğun bir parçası olabilir.
Fakat yeryüzünde Jurassic Park’ı, Forrest Gump ya da Titanik’i bilmeyen tek kişinin bile olmadığı, herkesin küresel düzeyde aynı filmleri ve dizileri izleyip, aynı şarkıcıları dinlediği çağlarda değiliz artık. Geçtiğimiz yıl en iyi film Oscar’ına uzanan Anora’yı kaç kişi izlemiş, izlemeyi bırakın, filmin adını kaç kişi duymuştur? Oscar’ların artık ABD’de bile eskisi gibi ses getirmemesi ödüllerin blockbuster’lara verilmemesinden değil blockbuster’ların eskisi gibi güçlü olmamasından, birkaç büyük filmin ya da yıldızın öne çıktığı bir monokültürde yaşamamamızdan kaynaklanıyor. 90’lı yıllarda sokaklarda “Beş beş beş numara, on on on numara, Michael Jackson, Madonna bir numara, gir çuvala, salla salla vur duvara!” diye dolaşır, adı geçen pop ikonlarını anne babalarımızla beraber de dinlerdik. Bugün medya analisti Alan Wolk’un “feodal medya” diye adlandırdığı parçalanmış medya çağında bölgeler, farklı yaş grupları kendi ikonlarını yaratıyor, milyonların uğruna öldüğü K-pop gruplarından başka milyonların haberi bile olmuyor. Herkes kendi derebeyliğinde meşhur ve mesela ben hâlâ hangi Manifest kızı olduğumu bilmiyorum. İşte böyle bir dönemde Odyssey’in popüler kültür yolculuğu, filmin etrafında dönen şakalar, bu şakaların yerelleştirilme potansiyelleri bana eski günleri hatırlatıyor.
ODYSSEY’İN POPÜLER KÜLTÜRÜ FETHİ
Film daha salonlara gelmeden “Hollywood, Matt Damon’ı eve getirmek için yaklaşık 600 milyon dolar harcadı” şakasıyla başladı her şey. Matt Damon Er Ryan’ı Kurtarmak, Interstellar ve Marslı’dan sonra Odyssey’de de eve dönmeye çalışan bir karakteri, Ithaka Kralı Odysseus’u canlandırıyordu. Film tam 2 saat 52 dakikaydı ve New Yorker’ın yayınladığı bir karikatürde bir adam şöyle sesleniyordu eşine: “Sevgili karıcığım, beni bekle. Ne zaman döneceğimi bilmiyorum; film epey uzun.” T24’e yazdığı yazıda Binnaz Saktanber “Bir erkeğe ‘bir şey yap’ dediğinizde onu ne kadar erteleyebileceğinin filmi de denebilir” diyordu Odyssey için. Gerçekten de Kral Odysseus, Anna Hathaway tarafından canlandırılan eşi Penelope’ye “Uyuyan adamdan nefret ederim, kalk git be adam!” diyen Seda Sayan muamelesi yapıyor ve kralın eve dönmesi ünlü destanın kendisinden de bizzat bildiğimiz ve spoiler olamayacak şekilde 20 yılı buluyordu. Film Homeros’a, tüm anlatıların özüne dönerken biz de uzak AVM’lerdeki Imax salonlardan eve dönüş yolculuğumuzu Google haritalarında işaretleyerek “benzer işler”, “kahramanın yolculuğu”, “Odysseus gelsin de eve dönüş görsün” hashtag’leri ile paylaşmadan edemiyorduk. Filmi Imax salonlarda izleyemediği için görüntü kaybına uğrayan izleyiciler için de “Filme Gitmeden Önce” hesabını hazırlayan içerik üreticisi Cem Başak’ın şakası hazırdı: “Filmi izlediyseniz umarım biletinizi saklamışsınızdır. Çünkü yarından itibaren biletinizi Odyssey’in sitesinden doğrulatarak filmin üst ve alt kısımlarına ulaşabileceksiniz. Evet filmin sadece üstü ve altı olacak ve üç saat boyunca olacak. Maalesef ses olmayacak çünkü Nolan filmi duyduğumuzu düşünüyor.”
Çok güldüğüm ama burada sayamayacağım kadar çok sayıdaki şakanın içinden birkaç yerelleştirme örneğine de yer vermeden noktayı koymak istemem. Yerelleştirme başlığı altında da ikinciliği filmde başına attığı beyaz şalla olmadık yerlerden çıkarak oldukça kötü bir performans sergileyen Zendaya’nın Hükümet Kadın’daki beyaz tülbentli Demet Akbağ’a benzetilmesi ve Kirke Adası ile Gaziantep Fıstık Müzesi paralelliği arasında bölüştürürüm. Birinciliği de denizcileri cezbederek felakete sürükleyen Sirenlerin şarkısını Tiktok’ta Güllü’nün seslendirdiği “Ödüm Kopuyor” olarak yorumlayan İlker Hepkaner’e veririm.
Sinema tekil filmlerin toplamından, bazen bir filmin popüler kültürde bulduğu karşılık da filmin kendisinden büyüktür. Sinemanın heterojen izleyicileri birleştirici bir nesne etrafında toplama gücünü giderek yitirdiği bir çağda Odyssey’in de teknik olarak mükemmel olduğu için değil sinemaya dair böyle bir ihtimali hatırlatabildiği için önemli olduğuna inanıyorum. Şaka yapmıyorum.