Leyla Saz'ın sesleri yağmurla birleşmiş.
Ömer Turan yazdı: Yağmurda Büyüyen Sesler
ömer turan, leyla saz'ın müziği ve trabzon'daki okullu kızların hayatları üzerinden bir bellek yolculuğunu kaleme aldı. yağmurun tetiklediği anılarla seslerin ve isteklerin büyüdüğünü anlatıyor.
-leyla saz’dan trabzon’un okullu kızlarına uzanan bir bellek yolu- yağmurla açılır kimi kentlerin kapısı. önce damlarda gezinir su, sonra taş sokaklara iner; ahşap konakların camlarına vurur, denizin tuzlu soluğuna karışır. yağmurun altında büyür sesler de… bir udun telinden süzülen ezgi, bir kız çocuğunun okuma isteği, okul avlusunda yükselen ayak sesleri… birbirinden uzak çağların sesleri sanılır […].
-Leyla Saz’dan Trabzon’un Okullu Kızlarına Uzanan Bir Bellek Yolu-
Yağmurla açılır kimi kentlerin kapısı. Önce damlarda gezinir su, sonra taş sokaklara iner; ahşap konakların camlarına vurur, denizin tuzlu soluğuna karışır. Yağmurun altında büyür sesler de… Bir udun telinden süzülen ezgi, bir kız çocuğunun okuma isteği, okul avlusunda yükselen ayak sesleri… Birbirinden uzak çağların sesleri sanılır bunlar. Oysa aynı ırmağa dökülür hepsi, derinden ve usulca…
Yüksel İskender Aksu’nun Serander Yayınları’nca okurla buluşturulan Bestekâr Leyla Saz’ın İzinde: Yağmurlu Kentin Kızları adlı yapıtı, Trabzon’un geçmişine işte bu seslerin ardından bakıyor. Büyük olayların gölgesine sığınmadan; kadınların, kız çocuklarının, öğretmenlerin ve öğrencilerin açtığı izlerden yürüyor. Kentin eğitim ve kültür geçmişini, resmî yazıların soğuk sıralarından çıkarıp insan sesine yaklaştırıyor. Bir pencereden ötekine, bir kuşaktan başka bir kuşağa uzanan bir anlatı…
Bir kent, taş yapıları, eski sokakları, meydanları ve yüzyıllara direnen kapılarıyla yaşar; ancak onu gerçek anlamda ayakta tutan, bu yapılara sinmiş anılar, kuşaktan kuşağa aktarılan öyküler, unutulmuş sesler ve insanların ardında bıraktığı görünmez izlerdir. Bir okul yıkılır; sıraları, koridorları, kara tahtaları ortadan kalkar. Bir konak yanar; odalarda çalınan ezgiler susar. Adlar silinir defterlerden. Yine de birinin içinde yaşamayı sürdürür geçmiş. Bir ezgide, eski bir fotoğrafta, yarım kalmış bir anlatıda. Yazıya düşerse bir de, yeni bir yaşam kazanır.
Bu nedenle bir unutma karşı çıkışıdır Aksu’nun yapıtı…
Leyla Saz’ın Trabzon günlerine ilişkin sessizliği görür önce yazar. Çok yönlü bir sanatçıdır Leyla Saz; besteci, şair, anı yazarı. Saray çevresini tanımış, birkaç dil öğrenmiş, çağının dar kalıplarını aşmaya çabalamış bir kadın. Buna karşın Trabzon’un yerel belleğinde silik kalmıştır izi. Kentte geçirdiği yıllar, kurduğu bağlar, kadınlarla yaptığı buluşmalar gereğince yer bulamamıştır anlatılarda…
“İşte bu yüzden Leyla’yı yazmalıydım,” der yazar.
Bir yazma isteğinden daha büyüktür bu söz. Unutulana karşı duyulan borcun anlatımıdır. Sesi kesilmiş bir kadını yeniden çağırma çabasıdır. Geçmişin örtüsünü aralayıp orada kalmış bir yüzü gün ışığına çıkarma isteğidir. Ne var ki arşiv her soruya yanıt vermez. Kimi kapıları açar, kimilerini kapalı tutar. Tarihler verir; insanın içinden geçenleri söylemez. Bir yolculuğun kaydını gösterir; o yolculukta duyulan korkuyu, sevinci, özlemi anlatmaz. Bir toplantının yapıldığını bildirir; odadaki bakışları, çay kokusunu, kadınların birbirine yaklaşırken taşıdığı çekingenliği saklı bırakır.
Aksu, bu boşluğu kurmaca yoluyla tamamladığını baştan bildirir. “Gerçeklerden esinlenerek” kurulmuş bir öyküdür okunan. Bu açıklama, yapıtın yolunu da belirler. Bir yanda belgeler, mektuplar, okul kayıtları, gazete yazıları; öte yanda düş gücüyle canlandırılmış konuşmalar, odalar, buluşmalar. Birbirine karışır bu iki damar, fakat sınırları bütünüyle silinmez.
Bilineni yinelemekle yetinmez; bilinmeyenin çevresinde dolaşır. Kesinlik savına kapılmadan, yaşanmış olabilecek olanı duyurmaya çalışır. Tarihi kuru bir bilgi yığını olmaktan çıkarır; ete, sese, kokuya yaklaştırır. Belgeyi öyküyle konuşturur. Trabzon’un konaklarında toplanan kadınlar gelir önce karşımıza… Ellerinde utlar, önlerinde kahve fincanları. Şiirler okunur, türküler söylenir, eski besteler anılır. Dışarıdan bakıldığında ev içindeki sıradan buluşmalar gibi görünür bunlar. Oysa kadınlar için başka bir dünyanın kapısıdır. Konuşabildikleri, öğrendiklerini paylaşabildikleri, kendilerini sınayabildikleri bir alan…
Leyla Saz’ın bu kadınlarla birlikte çalması, onlara bildiklerini aktarması, genç kızların yeteneklerini görmesi önemlidir. Bir ezgiyi öğretmek, sesleri yan yana getirmekten daha büyük bir iştir çünkü: Bir kadına kendi gücünü duyurmak… Onun sözüne yer açmak… İçinde büyüttüğü isteği küçümsememek…
Bir genç kızın parmakları udun tellerine dokunduğunda, ses çıkaran tek şey çalgı değildir. İçeride tutulmuş bir yaşam isteğidir aynı zamanda. Kendi yolunu seçme dileğidir. Dünyanın ev duvarlarından ibaret olmadığını sezmektir. Bu sezgi, Güleser’in sözlerinde daha açık bir biçime bürünür. Evlenip kendisi için önceden çizilmiş bir yaşamı sürdürmek yerine okumak ister Güleser. Daha ileri okullara gitmek, öğrenmek, dünyayı tanımak… Büyük görünür isteği. Oysa sıradan bir insan hakkıdır aslında. Önünde pek çok engel vardır. Kızlar için yeterli okul bulunmaz. Yabancı okullara gitmeleri uygun görülmez. Eve gelen öğretmenin verebildiği bilgi sınırlıdır. Aile, çevre ve gelenek, genç kızın yaşamını erkenden çizmek ister. Evlilik, onun önüne tek yol gibi konur.
Güleser’in okuma isteği, bu yüzden kişisel bir dilek olmaktan çıkar. Bir çağın kızlarının ortak sesine dönüşür. Söylenememiş sözleri taşır içinde. Evlerin içinde büyüyen, fakat kapıdan dışarı çıkmakta güçlük çeken bir özlemi… Kadın ile erkeği bir kuşun iki kanadına benzetir Leyla. Tek kanatla uçamaz kuş. Toplum da kadınları geride bırakarak yükselemez. Çarpıcıdır bu söz. Bugün kolayca söylenebilir görünse de dönemin koşulları içinde büyük bir karşı çıkış taşır.
Yapıtın önemli duraklarından biri de Mektebi İdadi’nin kuruluş sürecidir.
Bir okul açmak, dışarıdan bakıldığında birkaç odanın yapılması, öğretmenlerin atanması, öğrencilerin kaydedilmesi gibi görülebilir. Oysa uzun ve çetin bir uğraştır. Para sorunları, topluluklar arasındaki çekişmeler, ders çizelgeleri, imzasız yazılar, türlü siyasal hesaplar çıkar ortaya. Sırrı Paşa’nın mektubu, bu uğraşın belgesi… Bir eğitim kurumunun hangi dirençlerle karşılaştığını gösterir. Okulun bütün çocuklara açık olması gerektiği düşüncesi savunulur. Din, mezhep ve topluluk ayrımı gözetmeden kentin çocuklarını aynı çatı altında toplamak amaçlanır.
Uygulamada eksikleri, gecikmeleri, karşı çıkışları vardır kuşkusuz. Hele kız çocukları için açılan yol, çok daha sorunlu. Yine de yön bellidir artık. Eğitim, belirli bir çevrenin ayrıcalığı olmaktan çıkmalı; kentin bütün çocuklarına ulaşmalıdır. Bu görüş, Trabzon’un geleceğe dönük isteğinin gövde kazanmış biçimidir artık. Bir toplumun kendini yenileme arzusudur. Ayrı toplulukları eğitim yoluyla bir araya getirme çabası… Sonra değişir adı okulun. İdadi olur, sultani olur, lise olur. Savaşlardan geçer, işgal görür, yoksullukla sınanır. Duvarları eskir, kuşakları yenilenir. Yine de sürer eğitim yolculuğu. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan bir köprü kurulur böylece.
Trabzon Lisesi, geçmişi silip yeniden başlayan bir kurum gibi sunulmaz yapıtta. Önceki yılların birikimini taşıyan, onu yeni bir eğitim anlayışıyla buluşturan bir okul olarak çıkar karşımıza. Atatürk’ün okulu ziyareti de bu uzun yolun önemli bir durağıdır. Yeni yönetim düzeninin eğitim ülküsüyle kentin eski okul birikimi yan yana gelir. Asıl dönüşüm, büyük sözlerden çok gündelik yaşamda görünür. Yıllar sonra kız öğrenciler girer aynı sınıflara. Erkeklerin çoğunlukta olduğu dersliklerde söz alır, sınıf başkanlığı yapar, kendini kabul ettirmeye çalışır
Bir kız öğrencinin sınıf başkanı seçilmesi, küçük bir okul anısı gibi okunabilir. Oysa çok daha derin bir anlam taşır. Yönetme, söz söyleme, karar alma hakkının sınandığı yerdir sınıf. Erkek öğrencilerin alaycı bakışlarına, öğretmenlerin yerleşik alışkanlıklarına, okulun eski düzenine karşı kendini var etme çabasıdır. Daha da görünür olur bu çaba, kız basketbol takımı kurulduğunda…
Sınıftan çıkar kızlar, spor alanına geçer. Koşar, sıçrar, düşer, yeniden kalkar. Okul adına karşılaşmalara katılır. Kazanır, yenilir, yolculuk eder.
Bir topun çembere doğru yükselişinde yılların özlemi vardır sanki. Okumak isteyen Güleser’in sesi, sahada koşan kızların ayaklarına karışır. Konak odalarında ut çalan kadınların elleri, bu kez topu kavrayan ellere dönüşür. Başka çağlar, başka insanlar… Ortak bir istek yine de: yaşamın içinde daha geniş yer açmak kendine.
Leyla Saz ile 1970’lerin kız öğrencileri arasında doğrudan bir bağ kurmak güçtür elbet. Birbirini tanımış kuşaklar değildir bunlar. Biri ötekine açıkça yol göstermemiştir. Yapıtın kurduğu bağ, belgesel bir neden-sonuç çizgisinden çok duygusal ve kültürel bir sürekliliğe dayanır. Bir dönemde kadın sesi ezgiyle duyulur; başka bir dönemde sınıfta, başka bir dönemde spor alanında. Araç değişir, istek sürer. Görülmek, öğrenmek, katılmak, üretmek…
Aynı akışın değişik yataklarıdır bunlar.
Anlatının sonuna doğru Trabzon Kız Ortaokulu çıkar karşımıza. Binası artık yoktur. Duvarları, merdivenleri, derslikleri silinmiştir kent görünümünden. Fakat okul yaşamayı sürdürür eski öğrencilerin anlatılarında. Öğretmenler hatırlanır. Törenler, giysiler, arkadaşlıklar, korkular, sevinçler… Bir bakış, bir öğüt, bir ceza, bir gülüş. Okul binası ortadan kalkmış olsa da yaşananlar dağılmamıştır bütünüyle. İnsanların içinde taşınır. “Anılar, yazılmadıkça en son anlatıcıya kadar diridirler,” sözü bu nedenle büyük önem taşır.
Kız Ortaokulu’nun artık bulunmayan duvarları, anlatıyla yeniden yükselir. Koridorlarda yürür öğrenciler. Zil çalar. Bir öğretmen sınıfa girer. Bir kız öğrenci pencereden dışarı bakar. Yağmur yağmaktadır belki yine…
Bestekâr Leyla Saz’ın İzinde: Yağmurlu Kentin Kızları, Trabzon’un geçmişine kadınların gözünden bakmaya çağırıyor okuru ve geriye bir ses kalıyor sonunda. Yağmurlu bir akşamda pencereden sokağa süzülen ut sesi. Önce taşlara değiyor, sonra okulun açık penceresinden içeri giriyor. Sınıf sıraları arasında dolaşıyor, spor salonuna ulaşıyor. Yıkılmış bir okulun boşluğunda yankılanıyor en son.
Çünkü bir kent, kadınlarının sesini duyabildiği ölçüde tanır kendini. Onların emeğini, öğrenme isteğini ve yaşam sevincini belleğine kattığı ölçüde büyür. Yağmur altında, ağır ağır…
Bir ezgiden bir okula, bir okuldan geleceğe doğru.