Kaybı kabullenmek zor gelmiş.
“Onlar ki dünyanın son umudu”
kayıp deneyiminin ardından kaybı kabullenmek sanıldığı kadar kolay değildir. kaybettiğiniz kişiyi tanıyan insanlarla buluşmak, birlikte yürüdüğünüz sokaklarda…
bir kayıp deneyiminin ardından kaybı kabullenmek sanıldığı kadar kolay değildir. kaybettiğiniz kişiyi tanıyan insanlarla buluşmak, birlikte yürüdüğünüz sokaklarda….
Bir kayıp deneyiminin ardından kaybı kabullenmek sanıldığı kadar kolay değildir. Kaybettiğiniz kişiyi tanıyan insanlarla buluşmak, birlikte yürüdüğünüz sokaklarda dolaşmak, anıları konuşmak ve ortak mekanları yeniden ziyaret etmek istersiniz. Çünkü kaybedilen kişi artık tek bir bedende değil, birinin bakışında, diğerinin sesinde, bir başkasının hafızasında yaşamaya devam eder. Anılar yürünmüş sokaklardan, bölüşülen ekmeklerden ve yarım kalmış sohbetlerden sorulur.
Yas, bu nedenle hiçbir zaman bütünüyle tamamlanmaz. Zaman içinde yalnızca yeni bir biçim kazanır. Kaybedilen geri dönmez ancak onun temsil ettiği anlam, yaşamın içinde farklı formlarda varlığını sürdürür. Bu yüzden klasik psikolojinin tarif ettiği yas evrelerini herkes aynı biçimde yaşamaz. Her yaşantı nasıl kendine özgüyse, her yasın da kendine ait bir ağırlığı vardır. Kayıp, başkalarının hafızasında dolaşıma girdikçe dönüşür; kaybedilen ise başka yüzlerde, başka seslerde ve başka anlatılarda yaşamaya devam eder. Belki de herkesin biraz birbirinin hikayesi haline gelmesi bundandır.
Kaybedilen kişi ortak bir tarihin parçası olduğunda da insan kolektif hafızayı örgütleyerek yası hem dağıtmak hem de yeniden bir araya getirmek ister. Ahmet Telli’nin ardından sosyal medyada binlerce insanın onun dizeleriyle birbirine seslenmesi böyle bir deneyimdi. Yalnız Ankara’nın sıcak mahallelerinde değil, Ahmet Telli’nin şiirlerinin değdiği her coğrafyada onun dizelerinin yeniden okunması, sessiz ağıtların şiirin diliyle yankılanması tesadüf değildi.
“Dünyanın son umuduna” dair bu kaybın, mücadele tarihimiz düşünüldüğünde yalnızca paylaşarak hafifletilemeyeceği açıktı. Toplumsal hafızada sembolik bir yere sahip şairlerin ve iz bırakan insanların ölmediğine dair inanç, belki de en yaygın kolektif inançlardan biridir. Cenazelerde yankılanan “ölümsüzdür” sloganları yalnızca tutulamayan bir yasın değil, yasın başka bir forma dönüşmesinin de ifadesidir. Ölümsüzlük anlatısı, kaybı inkâr etmekten ziyade onu hafızanın içinde yeni bir yere yerleştirme çabasıdır.
Kaybedileni unutmamaktaki bu ısrar, kaybı ertelemekten çok hafızanın sürekliliğini koruma arzusudur. Bu nedenle kayıp eşyalarda, mekanlarda, sözcüklerde ve şiirlerde yaşamaya devam eder. İnsan, kaybettiği kişiyi başkalarının gözlerinde ve seslerinde arar. Ahmet Telli’nin ardından binlerce insanın birbirine onun şiirlerini göndermesi de bunun göstergesiydi. Ahmet Telli artık yalnızca yazdığı dizelerde değil, o dizeleri birbirine ulaştıran insanların hafızasında yaşamayı sürdürüyordu.
Ahmet Telli’den geriye kalan
İlk gençliği Ankara’da geçen ve Ahmet Telli’nin şiirleriyle büyüyen kuşak için devrim yalnızca siyasal bir ihtimal değildi, aynı zamanda yaşama biçimiydi. Dünyanın başka türlü kurulabileceğine dair umudu dizelerinde taşıması, onu bizden biri kılan en önemli özelliklerden biriydi. Hayatı devrimcilikle kesişen pek çok insan için Ahmet Telli, yalnızca sevilen bir şair değil “Ahmet Abi” olmanın sıcaklığını taşıyan bir yoldaştı. En hüzünlü şiirlerinde bile insana göz kırpan o ince gülümseyiş hissedilirdi. Mücadelede cüretkârdı, önde yürümekten hiçbir zaman çekinmedi: “Ama yaşarlar dünyanın dört bir yanında, ölümle alay ederler sanki.” Ölümle alay edişine tanıklık etti gözlerimiz.
Arkadaş Zekai Özger’in mahallesinden bir kişinin daha eksilmesi, belki de bir kuşağın devrim düşlerinin bedenleşmiş hüznüydü. Ahmet Telli, bir dönemin büyük umutlarını ve büyük kayıplarını şiirlerinde sahici bir dille anlattı. Dizelerindeki vakur tını, yasın nasıl yaşanabileceğine dair incelikli bir hafıza bıraktı bize. O yalnızca mahallenin devrimci abisi değildi, çoğumuzun ilk aşkına okuduğu şiirlerin de şairiydi. Ahmet Telli güzel yaşadı, güzel öldü. Belki de “Yaşayan böyle yaşar, ölen böyle ölür” diyebilelim diye. Sülfür inceldi, yas da ülkenin dört bir yanına dağıldı. Sevenler,sevdiklerinin gözlerinde onun izlerini aramaya devam etti.
Ahmet Telli’nin geride bıraktıkları, “Şiir nedir?” sorusuna verilmiş en zarif yanıtlardan biridir. Bugün binlerce insanın onun dizeleriyle birbirine sarılıyor olması, bize bıraktığı en kıymetli emanettir. En umutsuz zamanlarda bile yoldaşlığa, aşka ve hayata cüret etmeyi hatırlatan sesi, bugün de yaşamaya devam ediyor. Çünkü bazı insanlar öldüklerinde yalnızca bedenleri eksilir. Sözcükleri, hafızaları ve birbirine tutunmayı öğreten sesleri yaşamayı sürdürür. Belki de bu yüzden onlar, dünyanın son umudu olarak kalırlar.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vesaire’nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire’yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.