Halk hareketleri örgütlenmiş.
‘Örgütlü halk’ ne demek?
türkiye'deki kitlesel halk hareketleri, cumhuriyet mitingleri ve haziran direnişi gibi olaylar, halkın örgütlü gücünü gösteriyor. son bir yılda chp'ye yönelik saldırılara karşı da benzer tepkiler görüldü.
ender helvacıoğlu türkiye’de son 25 yıl içinde yakın tarihimizde görülmemiş ölçüde kitlesel halk hareketleri yaşandı: büyük kentlerde yüzbinlerin sokağa döküldüğü cumhuriyet mitingleri ile yurt sathına yayılan ve 10 milyondan fazla insanın eylemli olarak katıldığı haziran direnişi. son bir yılda iktidarın chp’li belediyelere ve chp’ye yönelik saldırılarına karşı kitlesel tepkiyi de bu halk hareketleri içinde sayabiliriz. […] the post ‘örgütlü halk’ ne demek? first appeared on bilim ve gelecek .
Türkiye’de son 25 yıl içinde yakın tarihimizde görülmemiş ölçüde kitlesel halk hareketleri yaşandı: Büyük kentlerde yüzbinlerin sokağa döküldüğü cumhuriyet mitingleri ile yurt sathına yayılan ve 10 milyondan fazla insanın eylemli olarak katıldığı Haziran Direnişi. Son bir yılda iktidarın CHP’li belediyelere ve CHP’ye yönelik saldırılarına karşı kitlesel tepkiyi de bu halk hareketleri içinde sayabiliriz.
Fakat bu hareketler AKP iktidarını devirmeye yetmedi (sonuncusunun yetip yetmeyeceğini göreceğiz). Başarısızlığın birçok nedeni sayılabilir. Fakat çoğu kişi de teslim edecektir ki, belirleyici neden bu halk hareketlerinin örgütsüz olmasıdır.
Ama “örgütsüz olmak” çok genel bir saptama, açmak gerekiyor.
Örneğin konu “politik önderlik” meselesi açısından tartışılabilir.
Bu halk hareketlerinin tamamen kendiliğinden olduğu, politik önderlikten yoksun olduğu söylenemez. Cumhuriyet mitinglerinin bir politik önderliği vardı: Devlet içindeki “ulusalcı ve seküler kanat” diyebileceğimiz kesimler harekete önderlik etti.
2013 Haziran Direnişi’nde de -kendi içinde örgütsüz olmasına karşın- bazı politik önderlikler vardı. Örneğin “Taksim Dayanışması” bir politik önderlikti ama bu çaptaki bir harekete önderlik edemeyeceği daha ilk günden belli olmuştu. Hareket içinde öne çıkan bazı önderlikler oldu. O zamanlar bölünmemiş olan TKP ile Vatan Partisi’nin gençlik örgütü TGB öne çıkmıştı örneğin. Bu iki örgütün ittifak yaparak gerçekleştirdiği “Gazdan Adam” eylemi, hareketin doruk noktalarından biriydi. Fakat yeterli olmadı. Çünkü mesele eyleme önderlik etmek değildi; hareket bir iktidar yürüyüşüne çevrilmeliydi. Hiçbir örgüt bu düzeyde bir politikliğin yanına bile yaklaşamadı.
Son bir yılda CHP’ye yönelik saldırılara karşı gelişen halk hareketinin ise net bir politik önderliği vardır: Yeni Parti’yi kurmuş olan Özel-İmamoğlu ekibi. Bu süreç devam ediyor.
Görülüyor ki, esas zaaf “politik önderlik yokluğu” değil; şu veya bu ölçüde önderlikler var. Peki asıl zaaf, var olan politik önderliklerin niteliği mi? Çok önemli bir nokta, hatta cumhuriyet mitinglerinde bence belirleyici unsur, ama yine de tam olarak açıklayıcı değil.
Cumhuriyet mitingleri döneminde devletin üst katlarındaki çatışmaların belli bir uzlaşmayla sonuçlanmasıyla mitingler bir anda durduruldu, büyük bir talep olmasına karşın Anadolu’ya yayılması ve AKP’yi devirecek bir iktidar yürüyüşüne dönüşmesi engellendi, kitleler sandığa yöneltildi (“solcular CHP’ye, sağcılar MHP’ye oy versin” kampanyası başlatıldı) ve hareket sönümlendi. Burada politik önderliğin niteliği belirleyiciydi. Ama neden bu çaptaki bir halk hareketine bağımsız devrimci örgütler önderlik edemediler, böyle bir girişimde dahi bulunmadılar, hatta katılmadılar bile? Bu soru açıkta… Kimse de bunu bir zaaf olarak saptayıp yanıt verme zahmetine katlanmadı.
Haziran Direnişi sırasında harekete önderlik etme iddiasında veya çabasında bulunan politik örgütlerin, bu önderliği gerçekleştirebilecek politik öngörüye, esnekliğe ve olgunluğa, daha önemlisi araçlara sahip olmadıkları da görüldü. Esneklik ve olgunluk hareket içinde hızla kazanılabilirdi, ama araçların yokluğu kısa sürede giderilecek bir eksiklik değildi.
Halen devam eden halk hareketinde ise, Özel ekibinin ne tür taktikler geliştirip ne tür araçlar yaratacağını, bunların ne kadar isabetli ve yeterli olacağını göreceğiz.
Eylemli olarak harekete geçmesi, meydanları doldurması, halkın örgütlü olduğu anlamına gelir mi? Gelmediğini yukarıda özetlediğimiz kendi çeyrek yüzyıllık deneyimimizden biliyoruz. Kendiliğinden kabarmış hareket çok büyük bir enerjidir, devrimci durumun olmazsa olmazıdır ama örgütlü bir gücü (iktidar, devlet, burjuvazi, emperyalizm vb.) alt etmeye yetmez. Ya sönümlenir ya bastırılır ya da başkaları adına yıkar.
Politik bir önderliğin (bir partinin) bulunması halkın örgütlü olduğu anlamına gelir mi? Gerek geçmiş deneyimlerden gerekse günümüz koşullarından bir öncü partinin varlığının gerek şart olduğunu söyleyebiliriz. Yani öncü partisiz halk örgütlülüğü olmaz. Ama yeterli midir?
Örneğin bugün Yeni Parti’nin halkın harekete geçen öfkesini ve umudunu arkasına aldığını görüyoruz. Kurulur kurulmaz parlamentoda ana muhalefet partisi olmuştur, kısa sürede yüz binlerce üyesi olmuştur, hızla il ve ilçe örgütlerini kuracağı da anlaşılıyor. Ama bu, halkın örgütlü olduğu veya Yeni Parti’nin halkı örgütlediği anlamına gelmiyor. Normal koşullarda, halkın bu teveccühü sandığın gelmesini zorlar ve seçimlerde Yeni Parti’nin iktidara uzanmasını sağlayabilirdi. Ama normal koşullarda yaşamıyoruz. Yeni Parti’nin karşısında sadece halk desteğini yitirmiş bir iktidar partisi yok; devletleşmiş ve devletin tüm olanaklarını pervasızca kullanan bir iktidar var. Yani halkın teveccühü iktidardan kurtulmaya yetmez (son iki yıldır yetmediğini gördük zaten); halkın örgütlülüğü de gerekir.
Sosyal demokrat bir partinin böyle bir görevi yerine getiremeyeceği, bunu ancak sosyalist/komünist ideolojiye sahip bir partinin başarabileceği iddia edilebilir. Olması gerekenler dünyasında, yani teoride, doğru. Ama pratikte? Ülkede iktidara karşı giderek artan bir halk tepkisi var, bu tepki Yeni Parti’nin yelkenlerini şişiriyor, fakat sosyalist/komünist olduğunu söyleyen partilere yönelmiyor. Neden? Halkta mıdır suç?
Bu konuyu yıllardır tartışıyoruz ama değişen bir şey yok; dolayısıyla daha fazla zorlamaya ve birbirimizi kırmaya gerek yok. Sadece bu yazıda ele aldığımız konu açısından şunu söyleyebiliriz: İdeolojik açıdan, yani olması gerekenler açısından doğru tutum alan sosyalist/komünist partiler, esas olarak kendilerini örgütlüyor, halkı örgütlemiyor. Örgütlü parti, kendisini örgütleyen parti değildir; emekçileri (kritik kesimleri) örgütleyen partidir. Başarılı olan, devrim yapan bütün sosyalist/komünist partilerde bu niteliği görürüz. Devrimci parti, devrim yapmak için kurulur; 30 yıldır, 50 yıldır, 90 yıldır var olup da -bu kadar kriz ve halk kalkışması yaşanmasına karşın- hiçbir devrimci çıkış yapamamış bir parti, yıllarca var olmakla övünmek yerine bu durumu sorgulamalıdır.
Peki “örgütlü halk”, sendikalarda, meslek örgütlerinde, demokratik kitle örgütlerinde, sivil toplum örgütlerinde, forumlarda ve meclislerde örgütlenmiş bir halk mıdır? “Keşke, nerede o günler” dediğinizi duyar gibiyim. Türkiye halkı böyle bir örgütlenmenin çok uzağında. Sendikalaşma oranı çok düşük düzeylerde; meslek örgütleri eylemlerine, hatta kongrelerine bile üyelerinin yüzde birini dahi getiremiyorlar. Ama böyle olmasaydı bile, ekonomik ve mesleki kurumlarda örgütlenmiş halk “örgütlü halk” olmaya yetmeyecekti. Bu tür yatay ve yaygın örgütlenmeler, özellikle Türkiye gibi ülkelerde, iktidar alındıktan sonra gelişebiliyor. Oysa bu yazıda, iktidar yürüyüşünün tabanı olabilecek ve iktidarı alacak bir halk örgütlenmesinden söz ediyoruz.
Halk hareketlerinin örgütlülük düzeyini belirleyen yarı nesnel yarı öznel, yarı sosyolojik yarı politik bir unsur var: Örgütlü bir sınıfsal kesimin varlığı-yokluğu. Yani halk hareketinin omurgasını oluşturacak örgütlü bir sınıf gücünün bulunması. Böyle bir gücün bulunmadığı koşullarda, halk hareketi ne kadar yaygın olursa olsun, örgütlü bir karşı gücün saldırılarına dayanamayabilir, hatta kolayca şekil verilebilecek bir hamura dönüşebilir. Cumhuriyet tarihimizin en yaygın halk hareketi olan Haziran Direnişinde de olan budur. Emekçilerin önemli bir kısmı Haziran Direnişine katıldı; ama tek tek emekçiler olarak, öncü ve örgütlü bir sınıf gücü olarak değil.
Politik önderlik de ancak böyle bir araç ile gerçekleştirilebilir. Hiçbir politik odak, kafası ne kadar berrak olursa olsun, hareketin omurgası olacak böyle bir sınıf gücünü oluşturup komuta edemiyorsa, böylesi geniş hareketlere önderlik edemez; öncü parti olamaz.
Toparlarsak, örgütlü halk, 1) en başta sosyolojik bir öncüye (halk hareketinin omurgasını oluşturan örgütlü sınıfsal kesim), 2) asıl işi bu omurgayı oluşturup komuta edecek ve bu araçla harekete müdahale edecek bir politik önderliğe ve 3) mümkün olduğunca yaygın ekonomik-mesleki demokratik örgütlere sahip olan halktır. İkinci ve üçüncü şıklar gerek şarttır, birincisi ise yeter şart. Omurga olmadığı zaman beynin varlığı fazla bir şey ifade etmez; beden ise bir et yığınına dönüşür.
Türkiye’de bu omurga nedir, kimlerden oluşuyor? Bu sorunun yanıtı hem verilere dayalı ayrıntılı bir araştırmayı hem de arazide bulunmayı gerektiriyor. Son 45, özellikle 25 yılda Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısında çok ciddi değişimler oldu. Dolayısıyla ezbere yanıtlar yok.
Fakat ne demek istediğimizi somutlaştırabilmek için şöyle “hayali” bir yanıt verebiliriz: 1991 Zonguldak madenci yürüyüşü ile 2013 Haziran Direnişinin eş zamanlı olduğunu düşünelim. Demek istediğimiz bu; elbette öncü parti gerekliliğini unutmadan…