Queer edebiyat başka dünya sezgisi vermiş.
Queer edebiyat: Temsilden öte, kimlikten fazlası
queer edebiyat sadece geçmişi kaydetmekle kalmaz, geleceğin imkanlarını da araştırır; okura başka türlü yaşama, hissetme ve anlatma yollarını göstererek estetik bir cesaret sunar.
“queer edebiyat geçmişi kayda geçirmekle yetinmez; geleceğin imkânlarını da araştırır. okura yalnızca “biz de vardık.” demez. “başka türlü yaşayabiliriz, başka türlü hissedebiliriz, başka türlü anlatabiliriz.” demenin yollarını arar. onun estetik cesareti de burada yatar. dünyayı olduğu gibi kabul etmek yerine, başka bir dünyanın sezgisini bugünün içinde kurabilmesinde.".
Queer edebiyat üzerine yürütülen tartışmaların önemli bir bölümü hâlâ aynı soruyla başlıyor: Hangi metinler queer edebiyatın parçası sayılabilir? İçinde eşcinsel, lezbiyen, biseksüel, trans ya da interseks karakterlerin yer aldığı romanlar mı? Kendini LGBTİ+ olarak tanımlayan yazarların eserleri mi? Yoksa cinsiyet ve cinselliğe ilişkin yerleşik normları sorgulayan her anlatı mı?
Bu soruların hiçbiri önemsiz değildir. Tam tersine, queer edebiyatın ortaya çıkmasını sağlayan tarihsel mücadelenin izlerini taşırlar. Uzun yıllar boyunca LGBTİ+ varoluşlar edebiyatın dışında bırakıldı; görünür olduklarında ise çoğu kez suçun, günahın, hastalığın, sapkınlığın ya da trajedinin dili içinde temsil edildiler. Böyle bir tarihin ardından görünürlük talep etmek, yalnızca estetik bir tercih değil, aynı zamanda etik ve siyasal bir zorunluluktu. Bu nedenle LGBTİ+ edebiyatı, dışarıda bırakılmış hayatların kendi sesleriyle konuşmaya başlamasının en önemli imkânlarından biri oldu. Bugün queer edebiyat üzerine düşünürken de bu tarihsel birikimi görmezden gelmek mümkün değildir.
Tam da burada iki kavramı birbirine karıştırmadan, ama birbirinden de koparmadan düşünmek gerekiyor. LGBTİ+ edebiyatı ile queer edebiyat aynı şey değildir; fakat birbirlerinin alternatifi de değildir. Aralarındaki ilişkiyi karşıtlık üzerinden kurmak, her iki kavramı da eksik anlamaya yol açar.
LGBTİ+ edebiyatı, tarihsel olarak görünmez bırakılmış deneyimlerin anlatıya dâhil edilmesini sağlayan güçlü bir edebî ve siyasal müdahaledir. Bu edebiyatın temel meselesi, susturulmuş hayatların görünür hâle gelmesi, kendi deneyimlerini kendi dilleriyle anlatabilmesi ve egemen anlatıların dışında yeni bir hafıza oluşturabilmesidir. Bugün bile dünyanın birçok yerinde sansürün, nefret siyasetinin ve ayrımcılığın sürdüğü düşünülürse, bu mücadelenin tamamlandığını söylemek mümkün değildir. Temsil hâlâ yaşamsal bir meseledir.
Queer edebiyat ise bu mirası reddetmez; tersine, onun açtığı zeminde yükselir. Fakat dikkatini başka bir soruya doğru genişletir. Kimliklerin görünür olmasını önemserken, kimliklerin nasıl kurulduğunu da sorgular. Romanın merkezine yalnızca dışlanmış karakterleri değil, dışlanmayı mümkün kılan anlatı düzenini de yerleştirir. Böylece temsil siyasetini estetik bir sorgulamayla buluşturur. Mesele artık yalnızca “kim anlatılıyor?” değildir; “dünya nasıl anlatılıyor?” sorusu da aynı ölçüde önem kazanır.
Bu ayrım, temsilin değerini azaltmaz; tersine onu daha geniş bir bağlama yerleştirir. Temsil olmadan birçok hayat hâlâ görünmez kalacaktır. Tarih boyunca bastırılmış, susturulmuş ve silinmiş deneyimlerin edebiyata taşınması hem kültürel hem de siyasal açıdan vazgeçilmezdir. Ancak temsili tek ölçüt hâline getirdiğimiz anda, romanın başka bir katmanını gözden kaçırmaya başlarız. Metni, karakterlerin kimliklerine göre değerlendiren bir envantere dönüştürürüz. Kim görünür olmuş, kim eksik kalmış, hangi temsil doğru, hangisi sorunlu… Bunların hepsi gerekli sorulardır; fakat edebiyat bunlardan ibaret değildir.
Bir romanın etkisi, anlattığı hayatlarla sınırlı değildir. Aynı zamanda dünyayı kurma biçiminden doğar. Zamanı nasıl örgütlediği, arzuyu hangi ilişkiler içinde dolaşıma soktuğu, anlatıcının sesini nasıl kurduğu, sessizlikleri nasıl kullandığı, okuru hakikatle nasıl karşı karşıya getirdiği de romanın anlamını belirler. Başka bir ifadeyle, edebiyat yalnızca olay anlatmaz; bir duyarlık inşa eder.
İşte bu noktada temsil ile estetik arasındaki ayrım belirginleşir. Temsil, görünmeyen hayatları görünür kılar. Estetik ise görme, hissetme ve düşünme biçimlerimizi dönüştürür. Temsil bize yeni karakterler kazandırır; estetik, o karakterlerin içinde yaşadığı dünyanın kurallarını tartışmaya açar. Temsil, edebiyatın toplumsal ufkunu genişletir; estetik ise edebiyatın kendi imkânlarını.
Queer düşüncenin edebiyata yaptığı en önemli katkılardan biri de burada ortaya çıkar. Queer, belirli kimliklerin toplamını ifade eden bir kategori değildir yalnızca. Daha geniş anlamıyla, normalliğin nasıl kurulduğunu sorgulayan eleştirel bir bakıştır. Toplum kadar anlatılar da norm üretir. Hangi arzuların doğal kabul edildiği, hangi yakınlık biçimlerinin meşru sayıldığı, hangi hayatların mutlu sonla ödüllendirildiği, hangi seslerin merkeze yerleştiği romanların içinde de yeniden kurulur. Bu yüzden queer edebiyatın meselesi, yeni karakterler eklemek kadar, romanın görünmez kurallarını görünür hâle getirmektir.
Burada önemli olan, queer edebiyatı ayrı ve kapalı bir tür olarak tanımlamak değildir. Böyle bir yaklaşım, onu yeniden dar bir kimlik kategorisine hapsetme riski taşır. Daha verimli olan, queer’i edebiyatın normlarla kurduğu ilişkiyi sorgulayan estetik bir imkân olarak düşünmektir. Böyle bakıldığında queer edebiyat, LGBTİ+ edebiyatının karşısında değil; onun tarihsel kazanımlarını sahiplenen, fakat bu kazanımları anlatının biçimine, diline ve zamanına doğru genişleten eleştirel bir açılım olarak görünür.
Bu genişlemenin en önemli sonuçlarından biri de eleştirinin yönünü değiştirmesidir. Romanı artık yalnızca anlattığı kişiler üzerinden değil, kurduğu dünya üzerinden de okumaya başlarız. Soru değişir. “Bu romanda queer karakter var mı?” sorusunun yanına başka sorular eklenir: Bu roman arzuyu nasıl düşünüyor? Zamanı nasıl kuruyor? Hangi yakınlık biçimlerini mümkün görüyor? Hangi sessizlikleri koruyor? Hangi normları görünmez kabul ediyor?
Queer edebiyat üzerine yürütülecek verimli bir tartışma da tam burada başlar. Çünkü edebiyatı dönüştüren şey, çoğu zaman yalnızca yeni kahramanlar değildir; yeni anlatma biçimleridir.
Bu bakış açısı, queer kuramın edebiyat eleştirisine yaptığı en önemli katkılardan birini görünür kılar. Çünkü queer okuma, metinlerde yalnızca bastırılmış kimliklerin izini süren bir yöntem değildir; aynı zamanda metnin normları nasıl ürettiğini, hangi hayat biçimlerini doğal kabul ettiğini ve hangi ihtimalleri düşünmenin dışında bıraktığını sorgular. Böylece eleştirinin odağı karakterlerden anlatıya, temsilden biçime doğru genişler.
Eve Kosofsky Sedgwick bu dönüşümü en güçlü biçimde ifade eden isimlerden biridir. Sedgwick’in özellikle Touching Feeling’de geliştirdiği “paranoid” ve “onarıcı okuma” ayrımı, bugün queer edebiyat üzerine düşünürken hâlâ önemli bir imkân sunuyor. Paranoid okuma, metnin hangi dışlamalar üzerine kurulduğunu, iktidarın nasıl işlediğini ve normların hangi mekanizmalarla yeniden üretildiğini açığa çıkarmaya çalışır. Eleştirinin bu yönü vazgeçilmezdir. Çünkü görünmez bırakılanı görünür kılmadan, baskının nasıl çalıştığını anlamak mümkün değildir. Ancak okuma yalnızca teşhir etmeye yöneldiğinde, romanın kurduğu yeni duyarlıkları fark etmek zorlaşır. Sedgwick’in onarıcı okuma dediği yaklaşım tam da burada devreye girer. Bu okuma biçimi, metnin hangi umutları, hangi ilişki biçimlerini ve hangi hayat ihtimallerini açığa çıkardığıyla ilgilenir. Romanın yalnızca neye karşı çıktığını değil, neyi mümkün kıldığını da sorar. Böylece eleştiri, kuşkunun yanında merakı; teşhirin yanında yaratıcı ihtimalleri de görebilen bir duyarlık kazanır.
Bu yüzden queer estetiği, yalnızca cinsellik ya da toplumsal cinsiyet etrafında dönen bir mesele olarak görmek eksik kalır. Queer estetik, romanın en temel kabullerini tartışmaya açar. Bir hayatın neden “normal”, bir arzunun neden “doğal”, bir ilişkinin neden “meşru” sayıldığını görünür hâle getirir. Okurun alışkanlıklarını bozan da tam olarak budur. Romanın sonunda bütün çatışmaların aile içinde çözülmesi gerektiği fikrini sorgular. Başarısızlığı, eksikliği ya da belirsizliği kusur olmaktan çıkarır. Tamamlanmamış hayatları da yaşanmaya değer hayatlar olarak düşünmeye davet eder.
Bu estetik müdahaleyi dünya edebiyatının birçok önemli eserinde görmek mümkündür. Orlando çoğu zaman cinsiyet değiştiren kahramanıyla anılır; ancak romanın asıl yeniliği burada değildir. Virginia Woolf zamanı parçalar, biyografi fikrini altüst eder ve tarihin doğrusal akışını bozar. Orlando’nun dört yüzyıllık yaşamı boyunca dönüşen yalnızca bedeni değildir; zamanın, belleğin ve öznenin anlamı da değişir. Roman, kimliğin sabit bir öz değil, tarih içinde hareket eden bir oluş olduğunu sezdirir.
Giovanni’nin Odası da benzer biçimde, yalnızca iki erkek arasındaki aşkı anlatan bir roman değildir. James Baldwin heteroseksüel erkekliği değişmez bir kimlik olarak değil, kırılgan ve çelişkili bir deneyim olarak yazar. Arzu ile utanç, özgürlük ile korku, yakınlık ile yalnızlık aynı anlatının içinde birbirine karışır. Roman, eşcinselliği görünür kılmanın ötesine geçerek erkeklik fikrinin kendisini sorgular.
Djuna Barnes’ın Geceyi Anlat Bana ise belki de en açık örnektir. Burada queerlik, karakterlerden çok dilin kendisinde yaşar. Parçalı yapı, şiirsel yoğunluk ve kesin anlamlardan sürekli kaçan anlatım, okuru güvenli yorum alanlarının dışına taşır. Metin, kimliği temsil etmekten çok, temsil fikrinin istikrarını sarsar. Queer olan şey, romanın anlattığı hikâyeden çok, hikâyeyi anlatma biçimidir.
Bu örnekler ortak bir noktada buluşur. Queer edebiyat, romanın eski kurallarını yıkmak için yazılmaz; onların doğal kabul edilmesini sorgulamak için yazılır. Arzunun tek bir kimlik içinde tanımlanmasını reddeder. Zamanı doğrusal bir ilerleme olarak görmek zorunda olmadığımızı hatırlatır. Karakteri tamamlanmış bir özne olarak değil, değişen, çelişen ve dönüşen bir varlık olarak düşünür. Belirsizlik, bu metinlerde çözülmesi gereken bir eksiklik değil, hayatın kurucu parçalarından biri hâline gelir.
Tam da bu nedenle biçim ile içerik birbirinden ayrı düşünülemez. Bir romanın zamanı nasıl kullandığı, hangi sesi merkeze aldığı, hangi boşlukları koruduğu ya da nasıl sona erdiği teknik tercihlerden ibaret değildir. Bunların her biri, insanın ve toplumun nasıl düşünüldüğüne ilişkin bir öneri taşır. Estetik, burada siyasetin karşısında duran bir alan değil; onun en derin katmanlarından biridir. Jacquer Rancière, “duyumsanabilir olanın paylaşımı” kavramıyla, estetik ile siyaset arasındaki ilişkiyi radikal biçimde yeniden düşünmeyi önerir. Ona göre siyaset, yalnızca devlet örgütlenmesi, iktidarın dağılımı ya da hukuk kurallarıyla sınırlı değildir. Her toplum, aynı zamanda neyin görülebileceğini, neyin söylenebileceğini, neyin hissedilebileceğini ve kimin konuşabilir bir özne olarak tanınacağını belirleyen bir duyusal düzen kurar. Rancière’in “duyumsanabilir olanın paylaşımı” diye adlandırdığı şey, tam da bu estetik-siyasal örgütlenmedir.
Queer edebiyatın estetik müdahalesi de bu düzeyde işler. Mesele, daha önce görünmeyen bedenleri ya da arzuları görünür kılmaktan ibaret değildir. Asıl mesele, görünür olanın sınırlarını değiştirmektir. Okurun doğal sandığı birçok ilişkinin tarihsel olarak kurulduğunu fark etmesini sağlamaktır. Ailenin tek meşru yakınlık biçimi olmadığını, arzunun tek bir dile ya da tek bir kimliğe indirgenemeyeceğini, hayatın doğrusal bir başarı hikâyesi olmak zorunda bulunmadığını hissettirmektir. Queer estetik, okurun dünyayı algılama biçimine müdahale eder.
Bu yüzden queer edebiyatı, belirli kimliklerin edebiyatı olarak tanımlamak yetersiz kalır. Aynı ölçüde, queer’i her türlü norm karşıtlığının adı hâline getirmek de doğru değildir. Queer estetik, somut tarihsel deneyimlerden beslenir; LGBTİ+ hayatların görünmez bırakılmasına karşı verilen mücadele onun vazgeçilmez zeminidir. Fakat bu zeminden hareket ederek daha geniş bir soruya ulaşır: Toplum, beden, arzu ve kimlik hakkında doğal kabul ettiğimiz anlatılar nasıl kuruluyor ve bunlar edebiyat içinde nasıl yeniden üretiliyor?
Bu soru, Türkiye edebiyatına da başka bir gözle bakmayı mümkün kılar. Örneğin Bilge Karasu’yu yalnızca örtük eşcinsel arzunun izleri üzerinden okumak, onun edebiyatını eksiltir. Karasu’nun asıl yeniliği, hakikatin tek bir merkezden kurulamayacağına ilişkin ısrarında yatar. Dili sürekli yerinden oynatır, kesin anlamlara kuşkuyla yaklaşır, okuru belirsizliğin içinde düşünmeye davet eder. Kimlikler kadar anlam da hareket hâlindedir. Bu yüzden Karasu’nun metinleri, queer estetiğin Türkiye’deki en güçlü örneklerinden biri olarak okunabilir.
Murathan Mungan da benzer biçimde, arzuyu yalnızca temsil etmez; anlatının kurucu öğelerinden biri hâline getirir. Hikâyelerinde erkeklik, kadınlık, aile ve aidiyet sürekli yeniden düşünülür. Anlatının ritmi ile karakterlerin iç dünyası birbirinden ayrılmaz. Arzu, sabit kimliklerin içinde donmuş bir özellik değil, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin değişken bir boyutu olarak görünür.
Bu örnekler, queer estetiğin Türkiye edebiyatı için dışarıdan ithal edilmiş bir okuma modeli olmadığını da gösteriyor. Elbette queer kuramın kavramları büyük ölçüde Batı akademisi içinde gelişti. Fakat normları sorgulayan, dili yerinden oynatan, özneyi sabitlemeyen estetik arayışlar Türk edebiyatında da uzun bir geçmişe sahip. Queer okuma, bu metinlere dışarıdan anlam yüklemekten çok, onların zaten içerdiği imkânları görünür kılan eleştirel bir perspektif sunabilir.
Buradan geriye dönüp baktığımızda, queer edebiyat üzerine yürüyen tartışmaların neden zaman zaman daraldığını da daha iyi anlayabiliriz. Romanları yalnızca temsil ettikleri kimlikler üzerinden değerlendirmek, kaçınılmaz olarak onları toplumsal belgeye dönüştürme eğilimi yaratıyor. Elbette romanlar toplumsal hayat hakkında çok şey söyler; fakat edebiyatı edebiyat yapan şey, gerçekliği belgelemekten çok, gerçekliğin sınırlarını zorlayabilmesidir.
Bu nedenle queer edebiyat eleştirisinin bugün en çok ihtiyaç duyduğu şey, temsil ile estetik arasında tercih yapmak değildir. Asıl ihtiyaç, bu ikisini birbirini besleyen iki farklı düzlem olarak düşünebilmektir. Temsil olmadan görünürlük eksik kalır; estetik olmadan ise görünürlük, dönüştürücü gücünün önemli bir bölümünü kaybeder. Kimliklerin edebiyatta yer bulması kadar, edebiyatın kimlikleri düşünme biçimini değiştirmesi de önemlidir.
Bu düşünceyi geleceğe doğru taşıyan isimlerden biri de José Esteban Muñoz’dur. Cruising Utopia‘da yer alan ünlü cümlesi “Queerlik (Oueerness) henüz burada değil” siyasal bir umut çağrısı olduğu kadar güçlü bir estetik önermedir. “Queerlik” henüz tamamlanmış bir durum değil, ufka doğru açılan bir ihtimaldir. Gelecek, henüz temsil edilmemiş kimliklerin geleceği değildir sadece; henüz kurulmamış ilişki biçimlerinin, henüz düşünülmemiş zaman deneyimlerinin ve henüz yazılmamış hikâyelerin de geleceğidir.
Bu anlamda queer edebiyat geçmişi kayda geçirmekle yetinmez; geleceğin imkânlarını da araştırır. Okura yalnızca “Biz de vardık.” demez. “Başka türlü yaşayabiliriz, başka türlü hissedebiliriz, başka türlü anlatabiliriz.” demenin yollarını arar. Onun estetik cesareti de burada yatar. Dünyayı olduğu gibi kabul etmek yerine, başka bir dünyanın sezgisini bugünün içinde kurabilmesinde.
Belki de bu yüzden queer edebiyatın en temel sorusu “Kim anlatılıyor?”dan ziyade şu olmuştur ve olacaktır: Dünya başka nasıl anlatılabilir?