Queer edebiyat yükü sadece aktivistlere kalmış.
Queer edebiyatı konuşabilmek
queer edebiyatının politik bir alan ve hak savunuculuğu olarak görülmesi, yükünün aktivist yayıncılık, bağımsız yayınevleri ve lgbti̇+ öznelerin omuzlarına bırakılmaması gerektiği belirtildi.
bugün queer edebiyat aynı zamanda politik bir hat ve bir hak savunuculuğu alanıysa, bu yükün yalnızca aktivist yayıncılığın, bağımsız yayınevlerinin ve lgbti̇+ öznelerin omuzlarında kalması kabul edilemez.
Bundan daha birkaç yıl öncesine kadar edebiyat mecralarında queer edebiyatı ve eleştiriyi konuşurken ve bu kategorinin kendisini tartışırken, şu an queer anlatının varlığını görünür kılma mücadelesi veriyoruz. Metinleri ayrı bir çatıda toplamanın onu görünür mü kıldığı, yoksa sınırlandırdığı mı meselesini rafa kaldırdık. Artık kategoriyi eleştirebilmek için önce onun kamusal olarak var olmasına ihtiyaç duyuyoruz.
Queer edebiyat denildiğinde akla çoğunlukla LGBTİ+ karakterlerin yer aldığı romanlar geliyor. Bu tanım eksik ve fazlasıyla dar. Queer edebiyat yalnızca temsil meselesinden ibaret değil. Arzunun, zamanın, geleceğin, hafızanın, bedenin, zihnin, bakımın, ailenin ve normalliğin nasıl kurulduğuyla ilgili. Bir romanın içinde açıkça LGBTİ+ karakterler bulunabilir ama anlatının kendisi bütün normları yeniden üretiyor olabilir. Hiçbir karakter metinde queer olarak yer almasa bile, metin normun çatladığı queer imkânlar taşıyabilir; pek çok başka ihtimalin kapısını aralayabilir.
Queer edebiyat; edebiyat tarihine, edebiyat eleştirisine, yayıncılık dünyasına, eril akla, sağlamcılığa, cisheteronormativitiye1, gündelik yaşamları daraltanlara, evleri zindan edenlere ve yaşamlarımızı, hafızamızı ve haklarımızı elimizden alanlara ve almaya çalışanlara meydan okuyan politik bir kategori. Görünmez kılınmış, yok sayılmış, “düzeltilmeye çalışılmış”, baskıya maruz bırakılmış hayatların edebiyata girmesi mücadele gerektiriyor. Normalleştiği, düzeldiği takdirde kendisine mecrasında yer bulan, ayak uydurduğu takdirde bu mecralarda kabul gören, aksi halde metinlerde su testisinin su yolunda kırıldığı, anlatıda (da) öldürülen öznelerden ibaret. Dolayısıyla, temsil önemli, ama tek başına yetersiz.
Bir gün edebiyat ve edebiyat tarihi içinde, kategoriye ihtiyaç duymayacağız. Queer düşüncenin önerdiği gibi, edebiyatı kimlik raflarına ayırmanın kendisini yeniden sorgulayabileceğiz. Ama bugün Türkiye’de bulunduğumuz nokta başka. Bugün bu edebiyat da anlatılar da özneler gibi görünmez bırakılıyor; okur, neyi aradığını bilse dahi onu bulmakta zorlanıyor. Son yıllarda LGBTİ+ ve feminizm karşıtlığının artmasıyla 'böyle' temsillere veya 'tali' meselelere yer vere(bile)n edebiyata 'şükrediyor' ancak bir o kadar feminist ve queer metinleri eleştiremiyor, tartışamıyoruz. Çünkü elimizde önce görünürlük mücadelesi var.
Böylesi atmosferde pek çok queer metin yayımlanıyor. Romanlar, öyküler, şiirler, çeviriler, eleştiriler. Yeni metinler yayımlanıyor, eleştiriler yazılıyor ve güncel deneyimlerle birlikte yeniden okunuyor. Örneğin baskıya ve ekonomik imkânsızlıklara rağmen Umami Kitap ve obiçim Yayınları gibi bağımsız yayınevleri bu alanı büyütmeye devam ediyor. Yalnız bırakıldıkları Türkçe edebiyat alanında ve yayıncılık 'sektöründe' bir edebiyat hafızası kuruyor, bu alanda üretmeye özneleri cesaretlendiriyor ve edebiyat etrafındaki bir aradalıkların önemini gösteriyor. Peki yayıncılıkta neden queerlere yer yok? Bir romanda trans karakter varsa bunu dillendirmek neden bu kadar zor? Başka aileler, başka akrabalıklar ve türlü bağlar niye görünmezleştiriliyor? Neden arka kapaklar bomboş? Niye editörler sessiz? Neden tanıtım metinleri cisheteronormatif ve yüzeysel biçimde klişe kalıpları tekrar ediyor? Neden kitap ekleri bu metinleri queer edebiyat bağlamında konuşmuyor? Edebiyat araştırmalarında 'bunları' çalışmak neden bu kadar zorlaştı?
Devletin feminist ve LGBTİ+ karşıtı politikalarının yarattığı baskı iklimi görüldüğü üzere sadece LGBTİ+’ların ve kadınların gösteri ve yürüyüş hakkının engellenmesiyle, yargı paketleriyle ve yasaklarla işlemiyor; edebiyattaki sansür, otosansür ve görünmezleştirme olarak da karşılık buluyor. Türkiye’de kültür alanındaki bu sansür ve görünmezleştirme açık biçimde sinema alanında konuşulsa da edebiyat bundan azade değil. Edebiyat alanında olan bitenler kitapların depoya kaldırılması, siyah poşetlerde satılmasına izin verilmesi ya da yazarlara açılan davalarla sınırlı değil. Bu baskı LGBTİ+’lara yönelik politikalarla birlikte düşünülmeli. Çünkü bu iklim hangi kitapların yayımlanabileceği kadar, hangi metinlerin konuşulabileceğini de belirliyor. Bu meseleleri inatçı biçimde feminist ve queer edebiyatçılarla, az sayıdaki eleştiri ve araştırma çevresi dert ediyor. Geri kalansa sessiz kalıyor. Böylece edebiyat akademisi, eleştiri mekanizmaları ve yayıncılık dünyası, bu görünmezleştirmenin parçası hâline geliyor. Üstelik bu durum metinleri konuşabileceğimiz, birbirine bağlayabileceğimiz, eleştirebileceğimiz ve yeni okuma hatları kurabileceğimiz kamusal alanların da daraltılmasıyla sürüyor. Oysa edebiyat geleneği yalnızca metinlerle kurulmaz. Eleştiriyle, tartışmayla, birbirine referans veren okumalarla, itirazlarla, bir aradalıklarla ve kopuşlarla yaşayan kamusal bir alanın içinde kurulur. Bu alanın yükü ve emeği yıllardır birkaç bağımsız yayınevinin, birkaç derginin -ki artık yayın hayatına veda etmek zorunda kaldılar, az sayıda editörün, çevirmenin, yazarın, eleştirmenin, aktivistin ve okurun omuzlarında taşındı. Bugün Umami Kitap’ın, obiçim Yayınları’nın, Güldünya Yayınları’nın ya da NotaBene’nin Kaos GL ile birlikte yayımladığı her kitap; Kaos GL’nin kendisi ve sürdürdüğü Kadın Kadına Öykü Yarışması, Velvele ve Yeryüzü Ağacı gibi mecralar başka türlü anlatıların, çeşitli yazarların, eleştirilerin ve başka türlü bir okurluğun mümkün olduğunu gösteren bir arşiv. Bu arşiv,
Bu sorumluluğu neden sadece özneler ve hak savunucuları taşıyor? Neden queer edebiyatı görünür kılmak, arşivlemek, tartışmak ve dolaşıma sokmak hâlâ birkaç mecranın, birkaç kişinin (büyük ölçüde) gönüllü emeğine yaslanıyor? Neden muhalif de olsa ana akım yayınevleri ya da görece büyük diyebileceğimiz yayınevleri, bu emeği paylaşmak yerine uzaktan izlemeyi tercih ediyor? İşin ironik yanı burada başlıyor. Dünyada büyük ses getirmiş, queer edebiyatın çok satanları veya klasikleri denilebilecek kitaplar arasında yer alan romanların telifleri alınıyor, Türkçeye çevriliyor ve yayımlanıyor. Ama tanıtım metinlerinde queer, LGBTİ+, eşcinsel, trans ve cisheteronormativite gibi pek çok sözcük yok. Dahası bu sözcükler basın bültenlerinde de sosyal medyalarında da ve arka kapaklarında da yok. Kitaplar, queer edebiyatın dünya ölçeğindeki önemli örneklerinden biri olarak değil; yalnızca 'çok konuşulan roman', 'ödüllü kitap', 'büyüme hikâyesi' ya da 'etkileyici bir aşk hikâyesi' olarak dolaşıma giriyor. Sanki queerlik kitabın kurucu damarlarından biri değilmiş gibi.
Bu yazıda kimseyi daha 'radikal' olmaya çağırmıyorum. Kimsenin pazarlama stratejisini de belirlemek istemiyorum. Bir kitabın queer bir anlatı olduğu ve queer temsil içerdiği bilinerek o kitap basılıyor ama adı söylenmiyor. Bu, queer edebiyatı yeni bir pazarlama kategorisine dönüştürmek anlamına gelmiyor; tersine, metni kendi bağlamında konuşabilmenin önünü açıyor. Yayınevlerini bundan alıkoyan ne? Queerlik yalnızca kitabın içinde bırakılıyor; arka kapağında, tanıtımında ve eleştirisinde geri çekiliyorsa, ne saklanmış oluyor? Yayınevleri bunca hesap kitap yaparken neyi koruduğunu düşünüyor? Yayınevini mi? Geliri mi? Patronu mu? 'Politikasını' mı? Okuru mu? Yoksa yalnızca cisheteronormatif yayıncılık düzeninin konforunu mu?
Burada editörler başta olmak üzere yayınevi çalışanlarına azımsanamayacak sorumluluk ve emek düştüğünün farkındayım. Günün sonunda birileri karar veriyor; işe devam etmek isteniyorsa o karar sorgulanmadan uygulanıyor ve yayınevinin 'hassasiyetleri' gözetilerek yol alınıyor. Fakat LGBTİ+’lara ve feministlere yönelik baskının yoğun olduğu dönemde, kendisini muhalif, bağımsız ya da alternatif olarak tanımlayan yayınevlerinin silinmeye çalışılan yaşamlara, varoluşlara ve mücadelelere mesafeli durmasına alışmakta güçlük çekiyorum. Nitekim bir metnin yayımlanması ile kamusal dolaşıma girmesi aynı şey değil. Editörlerin kurduğu cümlelerle, yayınevi politikalarıyla, arka kapak için seçilen ifadelerle, kitap eklerinin açtığı tartışmalarla, metinlerin dolaşıma girdiği alanlarla, araştırmalarla ve eleştirinin kurduğu hafızayla birlikte bir edebiyat kamusu oluşur. Bugün queer edebiyat aynı zamanda politik bir hat ve bir hak savunuculuğu alanıysa, bu yükün yalnızca aktivist yayıncılığın, güç bela matbaa masrafını karşılayabilen bağımsız yayınevlerinin ve LGBTİ+ öznelerin omuzlarında kalması kabul edilemez. Buna rağmen böylesi politik ve ekonomik atmosferde yazmaya, yayımlamaya, çevirmeye, araştırmaya ve eleştirmeye devam edenler yalnızca yeni metinler üretmiyor; queer edebiyatın konuşulabileceği, tartışılabileceği ve çoğalabileceği alanı da inatla açık tutuyor. Belki de queer ve feminist alanlar dışında da artık bu ısrarın, bu emeğin ve bu cesaretin başarısını, onurunu konuşmaya ihtiyaç var. Çünkü bugün asıl eksikliğimiz yeni queer metinlerden çok, o metinler etrafında birlikte düşünebileceğimiz, tartışabileceğimiz ve birbirimize referans verebileceğimiz bir edebiyat kamusu. LGBTİ+’ların varlığı gibi queer edebiyatın varlığını da tekrar tekrar kanıtlamaya çalışmaktan çok, onun adını koyarak konuşabileceğimiz kamusal alanları çoğaltmaya ihtiyacımız var.