Rejimin çürümesi ülkeyi sarmış.
Rejimin yarattığı çürüme ülkeyi sardı: Demokratik kamusallık şart
ahbap operasyonundaki iddialar, rejimin yol açtığı çürümenin bir göstergesi. gülenç, kurumlara güvensizliğin kamusallık inşasına dönüştürülebileceğini, kutlu ise sosyal devleti yeniden kurmanın şart olduğunu belirtti.
ahbap operasyonuyla ortaya çıkan iddialar rejimin yarattığı çürümenin yansıması oldu. felsefeci gülenç, "resmi kurumlara duyulan güvensizlik demokratik bir kamusallığın inşasına doğru dönüştürülebilir" dedi. sosyal politikacı kutlu ise "neoliberalizmi reddedip, sosyal devleti yeniden inşa etmek şart" diye konuştu.
Devlet kurumlarındaki çürüme, denetim mekanizmalarının zayıflığı, liyakatsizlik ve şeffaflığın olmayışı kurumların işlevlerini yitirmesine ve toplumsal adalet, ekonomi ve kamu güvenliği üzerinde yıkıcı etkilere yol açtı.
Kriz dönemlerinde AFAD, Kızılay gibi devletin resmi kurumlarına duyulan güvensizlik, halkın alternatif sivil insiyatiflere yönelmesine neden oldu.
Ancak bu süreçler de şeffaflık ve denetlenebilirlik tartışmalarını beraberinde getirdi. 6 Şubat depremlerinde parayla çadır sattığı ortaya çıkan Kızılay'a tepkiler çığ gibi yükselirken Ahbap Derneği gibi oluşumlar öne çıktı.
Son olarak Ahbap Derneği'ne yönelik başlatılan soruşturma kamuoyunda tartışmalara neden oldu. Ahbap’ın kurucusu Haluk Levent'in gözaltındaki ifadesi sırasında verdiği siyasi isimlerin zapta geçirilmemesi ise soru işaretlerini daha da artırdı.
SOSYAL DEVLET ŞEMSİYESİ DARALTILDI
Yaşananları BirGün'e değerlediren MSGSÜ Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kurtul Gülenç "1980 sonrası küresel ölçekte hayata geçirilen neo-liberal politikalar, sosyal devletin koruyucu şemsiyesini daraltarak eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik gibi temel hizmetleri piyasa mantığına teslim etti ve bu hizmetleri sağlayan kamusal kurumları ciddi şekilde aşındırdı. Devletin sosyal sorumluluk alanlarından geri çekilmesiyle oluşan bu boşluk, hak temelli bir kamusal güvence yerine, bireysel ve kurumsal "hayırseverlik" ahlakıyla doldurulmaya başlandı” dedi.
“Bu dönüşümle birlikte yoksulluk ve eşitsizlik bir sistem sorunu olmaktan çıkarılarak ahlaki yardımlaşma meselesine indirgendi; hayırseverlik de neo-liberal sistemin ürettiği adaletsizliği yönetilebilir kılan kullanışlı bir mekanizmaya dönüştü” ifadelerini kullanan
Gülenç değerlendirmesini şöyle sürdürdü:
“Türkiye özelinde ise bu küresel dönüşüm, son on yılda başkanlık sisteminin yerleşmesi ve kamu kurumlarının görece tarafsızlık ile liyakat zeminini kaybetmesiyle daha özgül ve derin bir karaktere büründü. Devlet aygıtının merkezileşmesi ve kurumsal aşınma, özellikle muhalif kesimlerin resmi kurumlara/yapılara yönelik güvenini asgariye indirirken, hak arama ve kamusal destek mekanizmalarından dışlandığını hisseden bu çevreleri alternatif ve sivil yardımlaşma ağlarına yöneltti. Yerel dernek ve inisiyatifler, dijital platformlar üzerinden örgütlenen bu alternatif ağlar, sadece ekonomik birer hayatta kalma mekanizması olmakla kalmadı; aynı zamanda resmi kurumlara karşı duyulan güvensizliğin pratik birer ifadesi haline geldi.”
"Ancak bu sivil alternatifler de kendi yapısal sınırlarına ve meşruiyet krizine çarpmakta gecikmemiştir" diyen Gülenç, "Özellikle Maraş-Hatay büyük depremi sonrasında öne çıkan 'Ahbap' gibi popüler sivil oluşumların yaşadığı yönetimsel sıkıntılar ve son birkaç günde Haluk Levent'e yönelik yolsuzluk ve usulsüzlük iddiaları sivil yardımlaşma ağlarına yönelik de ciddi bir şüphe dalgası yaratmıştır. Kamusal kurumlara duyulan inancın yitirilmesiyle bu tür ağlara sığınan yurttaşlar, buralarda yaşanan şeffaflık krizleri ve kurumsal zafiyetlerle birlikte yeni bir hayal kırıklığıyla karşılaşmış; sonuç olarak birey, hem devletin kurumsal yapısı karşısında hem de sivil toplumda sivrilen yapıların kırılgan zemininde güvencesiz kaldığı ikili bir yabancılaşma sarmalına sürüklenmiştir" diye konuştu.
İDEOLOJİK DÜZLEŞTİRME
İktidar bloğu açısından bu krizlerin, sadece sivil alanın daraltılması değil, aynı zamanda muhalif kesimlerin ahlaki ve kurumsal üstünlük iddialarını felç etmeye yönelik bilinçli bir "ideolojik düzleştirme" stratejisine dönüştürüldüğünü kaydeden Gülenç şu ifadeleri kullandı:
"Gerek kurumsal muhalefetle ilgili iddia ve davalar gerekse sivil toplumun yaşadığı pratik krizler, 'zaten alternatif olanlar da en az mevcut olan kadar kırılgan ve yozlaşmış' anlatısını pekiştirmek için kullanılmaktadır. Bu hegemonik hamleyle, ülkedeki tüm yapılar eşit derecede kusurlu gösterilerek kurumsal yozlaşma rasyonalize edilmekte; devletin resmi organlarına yönelik güvensizlik normalleştirilerek rıza üretimi bu 'alternatifsizlik' yanılsaması üzerinden yeniden tahkim edilmektedir.
Bu çifte güvensizlik sarmalından ve hegemonik ideolojik düzleştirmeden çıkışın yegâne imkanı; neoliberal sistemin yama işlevi gören dikey 'yardımseverlik' ahlakı ile kurucu ve yatay "dayanışma" politikası arasındaki ontolojik ayrımı radikal bir biçimde ortaya koymaktır. Ahbap örneğinde görülen sivil kırılganlıklar, karizmatik figürlere dayalı apolitik hayırseverlik sınırlarının aşılmasını ve kolektif akla dayanan örgütlü bir mücadele hattının kurulmasını zorunlu kılmaktadır. Ancak hakiki, denetlenebilir ve kalıcı kurumsallaşmaya sahip örgütlü dayanışma ağları sayesindedir ki, resmi kurumlara duyulan güvensizlik bir umutsuzluğa değil; aşağıdan yukarıya yeni, demokratik ve otonom bir kamusallığın inşasına doğru dönüştürülebilir.
SOSYAL DEVLET'TEN VAZGEÇİŞ SORUNLARI
Sosyal politikacı Doç. Dr. Denizcan Kutlu ise "Bu tür faaliyetler içerisinde bulunan kuruluşlarının bir yandan ivme kazanması diğer yandan da toplumsal kabul görünürlüğünün artışı, kamuda ve kamuyla ilgili tersi yönde eğilimlerinin varlık kazanmasıyla açıklanabilir. Bu kuruluşların faaliyet alanlarının çok önemli bir bölümü, devletin Anayasadan kaynaklanan ve sosyal devlet olmakla bağlantılı yükümlülüklerinin bir konusudur. Afetler, eğitim, sağlık ve bireysel ya da topluluk düzeyinde yaşanan sosyal ve ekonomik ihtiyaç durumlarıyla ilgili çalışmalar yapan çeşitli özel kuruluşlar tarihte de bugün de vardır. Ancak neoliberalizmin ayırt edici yönü bu, bir bölümü de tamamen dikey ve hiyerarşik hayırseverlik faaliyeti yapan özel kuruluşların kamusal sorumlulukların ikamesi olarak öne çıkmış olmasıdır.
Neoliberalizm, devletin Türkiye gibi ülkelerde zaten eksikli olan sosyal ve kamusal yönünü tahrip ettikçe, sosyal hakların gelişimiyle birlikte sönümlenme aşamasına gelmiş bu tür özel kuruluşlar da yeniden ve güçlü bir biçimde ortaya çıktı. Bu nedenle, bu tür konuları bireysel usulsüzlükler ve yolsuzluklar değil, sosyal devlet olmaktan vazgeçiş şartlarında ortaya çıkan toplumsal sorunlar değerlendirmekte yarar var" diye konuştu.
SİYASAL İRADE İNŞA EDİLMELİ
"Türkiye’nin özgünlüğüyse, devletin metadışılaştırıcı sosyal politika araçlarının tasfiyesinin kamuya dönük güven kaybıyla el ele ilerlemiş olmasıdır" diyen Kutlu şu ifadeleri kullandı:"Gelinen aşama, her açıdan bir sosyal güven kaybı tablosudur. Bu özel kuruluşların asla devletin ikamesi olamayacağına güçlü bir biçimde işaret edilmelidir. Bu tür kuruluşların, sundukları desteği ihtiyaç sahiplerinin tamamına eşit bir biçimde götürme yükümlülüğü olmadığı gibi bunu sürekli bir biçimde yapma sorumlulukları da yoktur. O yüzden hizmetin garantörü devlettir. Bu tartışmalarda önemli olan ve tayin edici yön, neoliberalizmi reddedip, sosyal devlet ve sosyal hakları yeniden inşa edecek siyasal iradenin oluşumudur."