Luxemburg'un grev tezi yine gündeme gelmiş.
Rosa Luxemburg’un Kitle Grevi – Paul Vernell
rosa luxemburg'un kitle grevi, siyasi parti ve sendikalar broşürü, marx'ın işçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır inancını temel alarak sosyalizmin halktan geleceğini savunuyor. luxemburg, kitle grevini devrimin stratejik bir aracı olarak tanımlıyor.
rosa luxemburg’un kitle grevi, siyasi parti ve sendikalar broşürü belirgin bir şekilde marx’ın işçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır inancını temel alır. sosyalizmi halka kimse getiremez. onun broşürü aşağıdan sosyalizmin güçlü bir tezahürüdür. marx’ın sekterlik karşıtlığı, luxemburg’un kitle grevinin birleştirici niteliklerine ilişkin kavrayışının da merkezinde yer alır.[1] luxemburg’un devrimin stratejik kavramı olarak gördüğü şeyi, yani kitle grevini tanımlaması açısından da özgündür. marx komünist manifesto‘da işçi sınıfının kapitalist üretim ilişkilerinin bir sonucu olduğunu ve kapitalizmin mezar kazıcısı olma potansiyeline sahip olduğunu açıkladıysa, devletin ve devletin koruduğu ekonomik güçlerin devrilmesinin, onlardan kurtulmak için sokak savaşlarından ve barikatlardaki mücadeleden daha fazlasına ihtiyaç duyacağını fark eden luxemburg’du. the post rosa luxemburg’un kitle grevi – paul vernell first appeared on öncül analitik felsefe .
Rosa Luxemburg’un Kitle Grevi, Siyasi Parti ve Sendikalar broşürü belirgin bir şekilde Marx’ın işçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır inancını temel alır. Sosyalizmi halka kimse getiremez. Onun broşürü aşağıdan sosyalizmin güçlü bir tezahürüdür. Marx’ın sekterlik karşıtlığı, Luxemburg’un kitle grevinin birleştirici niteliklerine ilişkin kavrayışının da merkezinde yer alır.[1] Luxemburg’un devrimin stratejik kavramı olarak gördüğü şeyi, yani kitle grevini tanımlaması açısından da özgündür.
Marx Komünist Manifesto‘da işçi sınıfının kapitalist üretim ilişkilerinin bir sonucu olduğunu ve kapitalizmin mezar kazıcısı olma potansiyeline sahip olduğunu açıkladıysa, devletin ve devletin koruduğu ekonomik güçlerin devrilmesinin, onlardan kurtulmak için sokak savaşlarından ve barikatlardaki mücadeleden daha fazlasına ihtiyaç duyacağını fark eden Luxemburg’du. Sendikalı ve sendikasız işçi kitlelerini kapsayan grev dalgaları gerekli olacaktı.
Argümanı, grevlere katılım sürecinde işçilerin toplumun egemen fikirleriyle olan tüm ideolojik bağlarını koparacağı ve çoğunluğun çıkarları doğrultusunda toplumu kendi başlarına örgütleme kapasitesini geliştireceğiydi. Kısacası, bazı işçiler toplantılar ve propaganda yoluyla sosyalist fikirlere kazanılabilse de büyük çoğunluğun mücadele içinde sosyalizme kazanılacağına inanıyordu. Özetle, kitle grevinin eğitici bir sonucu vardı[2].
Siyaset ve ekonomiyi birleştirmek
Bu yeniydi ve Luxemburg bunun tartışmalı olacağını biliyordu. Çıkış noktası, 1917’nin büyük provası olan Rusya’daki 1905 devrimiyle sonuçlanan kitle grevi dalgasıydı. Greve katılanların sayısının ve yükseltilen taleplerin analiziyle başlayarak, ekonomik ve siyasi talepler arasında bir ayrım olması gerektiğine inananlara karşı polemik yürüttü. Alman Sosyal Demokrasisi’nin lider kadrosunun çoğunluğunun görüşü buydu: sendikalar günlük ekmek ve yağ meseleleriyle ilgilenirken, SDP liderleri, özellikle de parlamentoda, daha kısa bir iş günü ve daha fazla sosyal reform için siyasi talepler öne sürüyorlardı.
Ona göre kitle grevi, egemen sınıfın hem ekonomik hem de siyasi gücüne meydan okuduğu için önemliydi. Örneğin, Petersburg’daki güçlü Putilov mühendislik fabrikasında iki kişinin[3] işten çıkarılmasının ardından büyük kitle grevleri yaşandı. İşçiler destek almak için bir polis sendikasına, Rus Fabrika ve Atölye İşçileri Meclisi’ne başvurdular. Reddetmeleri halinde güvenilirliklerini kaybedebileceklerinden endişe eden sendika liderliği şehir genelinde kitlesel toplantılar düzenledi. Bu, güveni artırdı ve işten çıkarılanların işe iadesi talebine, günlük ücretin artırılması ve sekiz saatlik iş günü de dahil olmak üzere yeni talepler eklendi. Ekonomi ve siyaset iç içe geçti.
Grevciler destek için Çar’a başvurdu ve bir polis ajanı olan Peder Gapon’un önderliğinde büyük bir gösteri çağrısı yapıldı. Gösteriye giden ajitasyon sürecinde sosyalistler kentin dört bir yanında düzenledikleri kitlesel toplantılarda Çar’a sunulacak şikayet dilekçesine Rus-Japon savaşının sona erdirilmesi de dahil olmak üzere daha fazla siyasi talebin dahil edilmesi gerektiğini başarıyla savundu.
Grevler 3 Ocak 1905’te başladı ve 9 Ocak’ta 200.000’den fazla kişinin katıldığı bir gösteriye dönüştü. Kışlık Sarayı koruyan birlikler protestoculara saldırdı ve 1,000’den fazlasını öldürdü.
Luxemburg, hiç kimsenin bu kitle grevinin gerçekleşmesi için emir veremeyeceğini kabul eder, ancak daha da önemlisi, mücadelenin işçilerin özgüveni, mücadeleciliği ve bilinci üzerindeki etkisini tespit eder. Mutlakiyetçiliği yıkmak için işçilerin yüksek derecede siyasi eğitime ihtiyacı olduğunu ve bunu hiçbir ‘broşür ve bildirinin’ başaramayacağını söyler. Kitlesel siyasi bilinç ancak ‘mücadele içinde ve mücadele tarafından’ geliştirilebilir (s.34). Bu, metnin ana temalarından biridir: öz-değişimin anahtarı öz-eylemdir.
Kitle grevinin en önemli unsurunun ‘proletaryanın entelektüel ve kültürel gelişimini’ beslemesi olduğunu ileri sürer (s.38). İşçilerin fikirleri mücadele içinde değişir ve patron karşısındaki konumları tersine döner. Yöneticilerin sözde ‘yönetme hakkı’ iş yerinde sorgulanır. Küçük para cezaları ya da disiplin önlemleri geri püskürtülür. İktidar sahiplerine saygı ve el pençe divan durma ortadan kalkar. Güç işyerindedir, bu nedenle kitle grevi Luxemburg için bu kadar stratejik bir öneme sahiptir.
Devlet iktidarına meydan okumak
Luxemburg’un düşüncesinin embriyonu, gelişmemiş bir biçimde de olsa, ikili iktidar fikridir.[4] 1905 devriminin zirvesinde Çarlık devlet iktidarıyla mücadele etmeye başlayan Sovyetler -işçi konseyleri- biçimindeki bu iktidarın örgütlenmesi meselesini ele almadığı doğrudur. Bununla birlikte, sözde ‘geri kalmış’ Rus işçi hareketinin deneyimini dünyanın sözde en ‘ileri’ işçi hareketine öğretmek için kullanarak, SPD stratejisinin sınırlarına meydan okumaktadır. Sadece Bernstein gibi devrim görmek istemeyenlere değil, aynı zamanda Kautsky gibi belirsiz olanlara da farklı bir iktidar taslağı çizer.
Ekonomik ve siyasi olanın birlikte örüldüğü kitle grevi fikri, birçok açıdan Komünist Enternasyonal’in geçiş talepleri fikrine işaret eder: kökleri bugüne dayanan ancak elde etmek için verilen mücadelenin ideolojik, siyasi ve ekonomik olmak üzere tüm kapitalist düzenle yüzleşmeye yol açtığı taleplere[5].
O halde kitle grevi sınıf mücadelesinin ‘hareket yöntemidir’ ve bu nedenle kapitalizm ve medyadaki destekçileri tarafından yaratılan tüm bölünmelerin altını oyma potansiyeline sahiptir. Taşra ve şehir, vasıflı ve vasıfsız, sendikalı ve sendikasız işçiler arasındaki bölünmeler eyleme katılımla yıkılır. Cinsiyetçilik, ırkçılık ve elitizm gibi eski önyargılar, daha önce pasif olanlar harekete geçtikçe, mücadelenin sürdürülmesinde başarının yeni bir dünya görüşü ve geçmişte inanılan tüm saçmalıkların çöpe atılmasını gerektirdiğini fark ettikçe parçalanır.
Ona göre bu durum, çoğumuzun imkansız olduğunu düşündüğü şaşırtıcı düzeydeki özveriyle el ele gitmektedir. İpotek, iş güvencesi, bir sonraki yemeğin nereden geleceği gibi düşünceler artık mücadeleyi engelleyen zayıflatıcı bir etkiye sahip değildir ve yeni bulunan bir güç, işçilere kontrolü elinde tutanların yenilebileceğine ve yenilmesi gerektiğine dair güven aşıladığından, mücadeleyi ilerletmek için muazzam kuvvet ve kararlılık rezervleri bulunur. Luxemburg, işçilerin bir kez kitle grevleri dönemine girdiklerinde, normalde mücadele arzusunu zincirleyen sıkıntılar ve yoksunluklar ‘okyanusunun’, tüm bu ‘maliyetlendirme operasyonlarının’ unutulduğunu yazar.
Kendiliğindenlik miti
Elbette, soyut olarak kitle grevi diye bir şey olmadığı konusunda nettir. Onun için gerçek her zaman somuttur. ‘Gösteri grevleri’ olarak adlandırdığı, genellikle sendika liderleri tarafından çağrılan zaman sınırlı eylemleri, yukarıdan kontrol edildikleri için daha az önemli görür. Kuşkusuz bu grevler bile onları çağıranların kontrolünü aşabilir. Merkezi olarak koordine edilen bu grevlerin genellikle kitlesel bir hareketin başlangıcında, güvenin hala dengesiz olduğu zamanlarda ortaya çıktığını savunmaktadır. Yine de kitle grevini gösteri grevleriyle karşılaştırması, reformizmin üzerine inşa edildiği ekonomi ve siyasetin sahte ayrımına yönelik eleştirisinin bir parçasıdır. Bu onun kurduğu diyalogdur. Karşısında, SPD’nin asgari, kısmi talepleri için mücadele etmekle yetinmek ve mücadeleleri azami programı hayata geçirmek için kullanmamak isteyen ‘revizyonistler’ kampı vardır.
Aslında, İkinci Enternasyonal’in reformist partileri tarafından çok tercih edilen asgari ve azami talepler kavramının tamamı, kitle grevi kavramı tarafından paramparça edilir, çünkü bu kavram sadece reform ve devrim, ekonomik ve siyasi talepler, savunma ve saldırı taktikleri arasındaki ayrımı yıkmakla kalmaz, aynı zamanda ‘neden ve sonucun… sürekli olarak yer değiştirdiği’ bir dinamiği serbest bırakır.
Rosa Luxemburg’u hala ‘kendiliğindenliğin’ mesihi olarak görenler var ama bu birçok açıdan polemiğinin hedeflerini yanlış anlamak anlamına gelir. Hatta cinsiyetçi stereotiplere bile maruz kalmıştır. Bazıları onun kadın olduğu için kendiliğindenliği anladığını ya da bir emek metafiziğine, plansız eylem için manevi, irrasyonel bir neşeye inandığını iddia etmiştir. Oysa durum tam tersidir.
Luxemburg, kitle grevlerinin bir sendikanın ya da sosyalist liderin elinden çıkamayacağını savunur. Nesnel koşullar mücadelelerin beslendiği topraktır. Bununla birlikte, bir fikrin milyonlarca işçi tarafından benimsendiğinde maddi bir güce bürünebileceğini ve nesnel gerçekliği dönüştürebileceğini de kabul eder: neden ve sonuç yine tersine döner. Bu nedenle Kitle Grevi son derece diyalektik bir metindir.
Kitle grevi ve devrim
Birleşik eylemin gerekliliğine ilişkin son bölüm, kitapçık boyunca işlenen konuyu açıkça ortaya koymaktadır: Koşulları iyileştirmeye yönelik parça parça reformlar yeni bir toplumun inşasına değil, yalnızca sömürü koşullarının yeniden müzakere edilmesine yol açacaktır ve bu da iktidardakiler yeniden bir düzen kurduğunda tersine çevrilebilir. Bu nedenle Luxemburg, dönemin Sosyal Demokrat ve sendika liderlerine karşı tamamen farklı bir yönelim ortaya koyar.[6] Broşürü polemik bağlamından koparmak, onun kitle grevi anlayışının kendisini SPD liderliğiyle karşı karşıya getirdiğini açıkça gören Troçki’nin gözden kaçırdığı bir noktadır. Hatta broşürde bu reformizmin ekonomik köklerinin taslağını çıkarmak için ilk adımları atar.
Kitle Grevi, 19. yüzyılın sonunda Almanya’da yaşanan ekonomik patlamanın, hareket içinde ‘profesyonel faaliyetlerde’ uzmanlaşabilen ve bu nedenle cüret eksikliği, ‘kısıtlı bir ufuk’ ve ‘bakış açısı darlığı’ geliştiren ücretli memurların gelişmesine olanak sağladığını kabul eder. Bu da onları “örgüte aşırı değer vermeye” ve kitlesel grevlerin yaratacağı “düzensizlikten” korkmaya yöneltmektedir. Açıktır ki bu, sosyalist örgütlenme ihtiyacına değil, bürokrasiye yönelik bir eleştiridir. Dolayısıyla, bazıları onun sendikal ve siyasi bürokrasinin gelişimine ilişkin yeterince gelişmemiş anlatımını eleştirmiş olsa da, o dönemde Almanya’da hem sendikaları hem de SPD’yi yönetenlerin kitle grevi hareketine yönelmeye çalışanların önüne koyacağı engelleri anladığı kesindir[7].
Elbette bu sürecin neden ve nasıl gerçekleştiğine dair tam bir açıklama değildir. Daha fazla açıklık, SPD’den daha erken bir kopuşa ya da en azından SPD içinde liderliğin yönelimine meydan okuyabilecek örgütlü bir eğilimin inşasına yol açabilirdi. Kuşkusuz, SDP 1914’te savaş kredileri için oy kullandığında, Luxemburg’un kapitülasyona karşı direnişi örgütlemek için başvurabileceği çok az kişi vardı. Etrafında siyasi bir alternatif sunabilecek bir kadro oluşturmamıştı.
Alman Devrimi 1918’in sonunda başladığında, kitle grevleri tam da Luxemburg’un Rusya’da tanımladığı rolü oynadı, geniş işçi katmanlarını harekete geçirdi ve burjuva iktidarını parçaladı. Aralık 1918’in başında Luxemburg, ‘Acheron Akmaya Başladı’ başlıklı makalesinde, ekonomik olarak başlayan ancak daha sonra Kasım 1918’de kurulan cumhuriyetin siyasi iflasının ortaya çıkmasına yol açan bu kitle grevlerinin etkisini analiz etti. 8 Aralık’ta tanınmış patronlar işçi ve asker konseyi tarafından tutuklandı. Ordu çökmeye başladı ve bir yanda Genelkurmay ve hükümet ile diğer yanda asker ve denizci kitleleri arasında bir uçurum açıldı[8].
Devrim, dünyanın en güçlü ikinci kapitalist ülkesini alt üst ediyordu ve kitle grevi sürecin kalbinde yer alıyordu. Luxemburg haklı çıkmıştı. Ne yazık ki, birkaç hafta sonra broşüründe eleştirdiği kişiler tarafından öldürüldü.
Paul Vernell – “Rosa Luxemburg’s The Mass Strike – key texts“
Not: Bu içerik birdunyaceviriblog ile işbirliğimizin bir parçasıdır. Sitelerini ziyaret etmek için tıklayınız.