Yargı işleyişi sorgulanmış.
Şebnem Korur Fincancı: Yargı araçsallaştırıldığı için sorunlarla karşı karşıya kalıyoruz, barış sadece silahların bırakılması anlamına gelmiyor
adli tıp uzmanı şebnem korur fincancı, yargının araçsallaştırıldığını belirterek hukuk sistemindeki sorunlara ve hasta mahpuslar meselesine dikkat çekti; barışın sadece silah bırakmak olmadığını vurguladı.
adli tıp uzmanı ve insan hakları savunucusu şebnem korur fincancı "yargı araçsallaştırıldığı için hukuk sisteminde pek çok sorunla karşı karşıya kalıyoruz. hasta mahpuslarla ilgili sorun da bunlardan birisi. eğer bir çözüm süreci ilerleyecek ve barıştan söz edeceksek, barış sadece silahların bırakılması anlamına gelmiyor" diye konuştu.
İnsan Hakları Derneği (İHD) verilerine göre bin 412 hasta tutsak cezaevinde tutuluyor. Bunların 335’i ağır hasta, 230’u tek başına yaşamını sürdüremeyecek durumda olurken, 105’i ise sürekli tıbbi desteğe ihtiyaç duyuyor. 27 Şubat’ta Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla başlayan Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nde hasta tutsakların serbest bırakılması beklenirken, iktidar bu konuda herhangi bir adım atmış değil. Hasta tutsaklar cezaevlerinde yaşam hakları ihlal edilmeye devam edilirken, Adli Tıp Kurumu (ATK) ise çoğu hasta tutsak hakkında “cezaevinde kalabilir” raporu veriyor. ATK’nin “cezaevinde kalamaz” raporu verdiği kişiler de emniyetin aksi yönde rapor vermesi nedeniyle tahliye edilmiyor.
Adli Tıp Uzmanı ve insan hakları savunucusu Şebnem Korur Fincancı, hasta tutukluların durumu ve sürece dair soruları yanıtladı.
ATK “Cezaevinde kalamaz” raporu verdiği halde hasta tutukkların tahliye edilmemesi halinin izahı nedir? Bu durum hukukun askıya alınması diye yorumlanabilir mi, sizce bu durumun gerçek sorumları kim?
Yargı araçsallaştırıldığı için hukuk sisteminde pek çok sorunla karşı karşıya kalıyoruz. Hasta mahpuslarla ilgili sorun da bunlardan birisi. Eğer bir çözüm süreci ilerleyecek ve barıştan söz edeceksek, barış sadece silahların bırakılması anlamına gelmiyor.
Hukukla ilgili sorunlarımız sadece hasta insanlarla sınırlı değil. Çünkü hukuk şu anda Türkiye’de işleyen bir mekanizma değil. Yargı araçsallaştırıldığı için hukuk sisteminde pek çok sorunla karşı karşıya kalıyoruz. Hasta mahpuslarla ilgili sorun da bunlardan birisi. Eğer bir çözüm süreci ilerleyecek ve barıştan söz edeceksek, barış sadece silahların bırakılması anlamına gelmiyor. Demokrasi bunun ilk ayaklarından biridir. Demokrasinin bileşenlerinden birisi de hukukun üstünlüğü ilkesi. Ama hukukun üstünlüğü ilkesiyle işleyen bir Türkiye görmüyoruz. Bununla birlikte yargı da araçsallaştırılınca ciddi sorunlarla karşılaşıyoruz. ATK, hasta mahpusların hapishanede kalamayacağına ilişkin değerlendirmeler yapıyor. Ama ne yazık ki infaz rejimi bu insanların tahliyesine olanak vermiyor. Kimi zaman mahpuslar, “Rehabilitasyon Cezaevi” adını verdiğimiz yerlere gönderiliyor. Ama Rehabilitasyon Cezaevleri, hasta mahpuslar için bulundukları hapishanelerden çok daha kötü koşullara neden oluyor. En azından kaldıkları hapishanede birlikte kaldıkları insanlar destek sunuyorlar, bakımını üstleniyorlar. Dayanışma içinde birlikte yapılan hasta bakımı çok daha sağlıklı yürüyebiliyor. Ayrıca sosyal ilişkilerini sürdürebilmeleri olanaklı oluyor. Ama rehabilitasyon hapishanelerinde böyle bir olanak yok. Orada bakımla ilgili çok ciddi aksaklıklar olduğunu biliyoruz.
Peki, sizce devlet, ölüm sınırındaki hasta tutukluları içeride tutarak neyi amaçlıyor? Bu bir gözdağı politikası olarak okunabilir mi?
Fincancı: Devletin çok değişik saikleri var. Bu nedenle hapishanedeki insanlar ve hapsetmeyle ilgili her aşamada bir gözdağı var. Bu topluma yönelik bir gözdağı. En küçük bir eleştiri veya söz kurma söz konusu olduğunda tutuklama kararının devreye girdiği için insanlar bundan kaygı duyuyorlar. Ama en önemlisi devletin hapishanelerde kalan kişileri insan olarak görmemesi. Devlet insan hakları rejiminden tümüyle çıkmış ve insan haklarına dair herhangi bir kapsayıcı yaklaşımın içinde bile değil. Bunu yeni yapılan hapishane inşaatlarında da görebiliyoruz. Bilindiği üzere kuyu tipi hapishaneler çok tartışılıyor ve gündeme geliyor. Ama toplumda ciddi bir farkındalık gelişemedi. Belki sadece Deniz Göktaş’ın tutuklanması ve “Kuyu Tipi” hapishaneye gönderilmesiyle biraz daha konuşulur duruma geldi. Oysa kaç yıldır “Kuyu Tipi” hapishanelerin ne tür riskler barındırdığını ve topluma nasıl yansıyacağını anlatmaya çalışmıştık. Dolayısıyla hapishane tipindeki değişim de dahil olmak üzere topluma yönelik insan olmaktan çıkarma davranışının giderek, yaygınlaştığını görüyoruz. Bu durum yalnız Türkiye’ye özgü de değil. İnsan hakları rejiminden uzaklaşan bir dünya ile karşı karşıyayız. Dolayısıyla insan hakları mücadelesi içinde olanlar, silahlanma ve savaşlarla kendini var eden devletlerle mücadele etmek zorunda kalıyor.
“Kuyu Tipi” de dahil olmak üzere ATK raporlarının uygulanmaması işkencenin bir devamı olarak yorumlanabilir mi?
Fincancı: Bu tabi ki işkencenin devamı olarak değerlendirilebilir. Bu sadece mahpuslar için değil, aileler için de bir işkenceye dönüşmüş durumda. Çünkü sağlığıyla ilgili nasıl bir önlem alındığını, nasıl bir tedavi sürecinin işlediğini dahi bilemedikleri için mahpus yakınları ciddi bir kaygı ve çaresizlik içine giriyor. Hasta mahpuslar için de aynı durum geçerli. Yakınlarıyla vedalaşabilme hakkını bile ortadan kaldıran bir tutum söz konusu. Sadece hasta mahpuslar için değil, infaz rejimi itibariyle baktığımızda tahliye zamanları gelmiş olan sağlıklı mahpuslar içinde infazın devam ettirildiği ve tahliyenin gerçekleştirilmediğini görüyoruz. Pişmanlığa zorlama, birlikte oldukları insanlardan ayırıp başka koğuşlarda kalmaya zorlama, yalnızlaştırma davranışıyla tahliye pazarlıkları yapıldığını biliyoruz. Bütün bunlara baktığımızda insanlıktan çıkarma davranışlarının devreye konulduğunu görebiliyoruz. Devletin hapishanelerde bulunan insanlara özellikle siyasi nedenlerle hapishanede bulunanlara karşı sindirme, korkutma, yıldırma davranışının yaygınlaştığını görüyoruz. Bu da kasıtlı yapılan bir eylem olduğu için işkence kapsamında değerlendirilmeli.
ATK’nin hasta tutukluların tahliyesi noktasında tek belirleyici kurum. Fakat ATK’nin siyasallaştığına dair pek çok yorum yapılıyor. Siz bu konu da ne düşünüyorsunuz?
Fincancı: ATK, merkezi bir sistem üzerinden yönetilen ve bağımlı kılınan kurumdur. Bu yönüyle devlet nasıl yargıyı araçsallaştırıyorsa ATK’yi de araçsallaştırarak gereksinim duyduğu ölçüde kullanıyor. Bunun yanı sıra ciddi anlamda bir siyasileşmenin olduğunu, bunun da ATK’nin raporlarına yansıdığını biliyoruz.
ATK, merkezi bir sistem üzerinden yönetilen ve bağımlı kılınan kurumdur. Bu yönüyle devlet nasıl yargıyı araçsallaştırıyorsa ATK’yi de araçsallaştırarak gereksinim duyduğu ölçüde kullanıyor. Bunun yanı sıra ciddi anlamda bir siyasileşmenin olduğunu, bunun da ATK’nin raporlarına yansıdığını biliyoruz. Siyasi otoriteler, her dönemde kendisine yakın isimleri seçerek ATK’de görevlendirmeler gerçekleştiriyor. Bunun liyakate dayalı olmadığını da biliyoruz. Durum böyle olunca ATK’deki atamalarda ortaya çıkan tablo ve hazırlanan belgeler kuşkuyla yaklaşılan belgeler haline dönüşüyor. Bu durum topluma zarar vererek, toplumun güvenini sarstığı için aynı zamanda kurumun içten içe çürümesine de yol açıyor. ATK’nin dünya ölçeğinde karşılaştırılabilir laboratuvar olanakları, donanımı ve altyapısı var. Ama bu bağımlı ilişki özellikle Adalet Bakanlığı’na bağlı bir kuruluş olması ve yargıdaki araçsallaştırmanın ATK’ye de yansıyor olması doğru, niteliksel ve bilimsel raporlar yaptığında bile buna inanılmamasını ve gittikçe bilimden uzaklaşılmasını ortaya çıkarıyor.
Türkiye’nin demokratikleşmesi noktasında kritik bir noktada olan Kürt sorununun çözümü kapsamında başlatılan sürece rağmen iktidarın başta hasta tutsaklar olmak üzere hiçbir yasal adımı atmamasını nasıl yorumluyorsunuz?
Fincancı: Bu toprakların barışa, gençlerin ölmemesine ihtiyacı var. Bu nedenle öncelikle silah bırakma kararı toplumda bir nefes alma duygusu yarattı. Ancak sonrasında hiçbir gelişmenin olmaması, yasal düzenlemelerin yapılmaması, hasta mahpuslardan hapishanelerin durumuna kadar toplumun demokratik bir ortamda kendi özgürlükleri içinde ve kendini özgürce ifade edebildiği koşullarda yaşamasına olanak vermeyecek bir noktaya ulaştı. NATO Zirvesi, toplantısının hazırlık sürecinde yaşananlar hepimizin malumu. Evler basıldı, insanlar “tedbir” amaçlı gözaltına alınıp tutuklandılar. Buna, iklim değişikliğine karşı mücadele eden çevreci gruplar da dahil. Böyle bir ortamda barışın sağlanabilmesi olanağı yok. Çünkü herkes şunu söylüyor: Önce demokrasiye, barışa ihtiyacımız var. Aslında bizim hepsine aynı zamanda ihtiyacımız var. Bunlar birbirinden ayrılamaz bütünlükler. Demokratik bir ortamda barışçıl koşullarda yaşayabilmenin temel ilkeleri bellidir: İfade özgürlüğü, insanların kendi yaşamlarını özgürce seçebilecekleri koşulların ortaya konması, bu özgürce kendilerini ifade edebilecekleri koşulların ortaya konmasında farklılıklara gereken özenin ve saygının gösterilmesi… Bunların her biri hem demokrasi için hem de barış için olmazsa olmazdır. Dolayısıyla silahların susması ve insanların ölmemesi çok kıymetli. Ama bundan sonrası toplumun ellerinde. Toplumun baskıcı yasal düzenlenmelerin kaldırılması için mücadele etmesi gerekiyor. Özellikle içini boşalttıkları kamu kurumlarının yeniden nitelikli halde gelişmesine olanak verilmesi için mücadele etmesi gerekiyor. Ancak ne yapıyorlar? Heybeliada Sanatoryumundan olduğu gibi kamu kurumunu kapatıyor, çürümeye terk ediyorlar. Sonra laiklikle en ufak ilgisi olmayan bir kuruma tahsis edeceğini dile getiriyorlar. Bu topluma yönelik bir tehdit ve gözdağı. Bu nedenle toplumun kendi haklarına sahip çıkmaya ihtiyacı var.
İçinde olunan bu süreç aynı zamanda bir demokratikleşme süreci olarak tarifleniyor. Sizde bir insan hakları savunucususunuz. Bugüne kadar Kürdistan’da sayısız hak ihlalleri yaşandı. Sizce devletin hak ihlalleriyle ve katliamlarla yüzleşmesi sürecin neresinde duruyor?
Fincancı: Tüm muhalefet birlikte hareket etmek zorunda. Birbirinden farklı talepleri yok. Kürtler eşit yurttaşlığı, demokratik ilkelerin işler hale gelmesini, hukukun üstünlüğünü talep ediyorlar. Birbirinden ayrı yerlerde bu talepleri dile getirmenin bir anlamı yok.
Öncelikle devlet, bunlarla yüzleşmek niyetinde değil, olmadığını yıllardır gösteriyor. Bütün katliamlarla ilgili yargılama süreçleri zaman aşımından kapatılıyor. Oysa yüzleşmenin önemli adımlarından birisi, sorumluların hesap vermesi. Ama sorumluların hesap verebilirliğinin ortadan kaldırıldığı durumlarla karşılaşıyoruz. O yüzden yüzleşme devletin izin verdiği ölçülerde olabilir bir durum değil. Bunun için geçiş dönemi adaletinin sağlanması, yüzleşme mekanizmalarının ve hesap verilebilirlik ilkelerinin gerçekleştirilmesi ve zarar görenlerin zararlarının tazmin edilmesi gerekiyor. Ama bunun yönde bir çaba görmüyoruz. Tam tersine özellikle baskının ve sindirimin yaygınlaştırıldığını ve tüm muhalif kesimlere yayıldığını izliyoruz. Kürdistan’da seçilmiş belediye başkanları görevden alınıyor, tutuklanıyor. Bu durumu şu an batıya da yaydılar. Belki bu yüzden batıdaki insanların da artık sözleşmeyi talep etme zamanı gelmiştir. Burada muhalefetin önemli bir rolü var. Tüm muhalefet birlikte hareket etmek zorunda. Birbirinden farklı talepleri yok. Kürtler eşit yurttaşlığı, demokratik ilkelerin işler hale gelmesini, hukukun üstünlüğünü talep ediyorlar. Birbirinden ayrı yerlerde bu talepleri dile getirmenin bir anlamı yok. Hepimiz birbirimizin acısını gören bir yerden bakmak zorundayız. Tabii bunun ötesinde silahsızlanmadan söz ettik. Peki, silahları bırakanlar ne olacak? Bu insanlar nereye gidecekler? Toplumla yeniden bir araya gelebilmeleri ve birlikte yaşayabilmeleri nasıl sağlanacak? O birleşimi nasıl sağlayacağız? Bunların her birinin düşünülmesi gerekiyor. Burada özellikle sivil toplum örgütü ve insan hakları örgütlerine çok büyük ihtiyaç var. Çünkü bu tür çalışmalar dünyanın hemen her yerinde aslında insan hakları örgütlerinin de içine dahil edildiği süreçlerle yürütülmüş. Bu süreçler zor süreçler. Çok kolayca yeniden geriye dönebilir ve geriye döndüğünde bedeli çok daha ağır olabilir. Çok hassas tutum alınması gerekiyor.
Süreçte kadınların rolü ne düzeyde ya da olması gereken yerde mi?
Fincancı: Türkiye’de bu süreçlerde kadınların yer almadığını görüyoruz. Daha çok erkek aklı hakim oluyor. Oysa Birleşmiş Milletler’in (BM) çalışmaları ve barış görüşmelerinde kadın sayısı yüzde 10 arttığında, müzakere heyetlerinde barış olasılığı yüzde 35 artıyor. Kadınlar neden bu görüşmelerde yer alsın? Çünkü kadınlar empati yeteneği, birbirlerini anlayabilme, acısını hissedebilme becerileri çok daha yüksek. Kadınlarda birlikte ağlar oluşturabilme davranışı daha yaygın. O yüzden bunları da düşünerek davranmak ve çalışmak gerekiyor. Kadın örgütlerinin de insan hakları örgütleriyle birlikte bu süreçte aktif rol alması daha anlamlı değişimleri sağlayabilir. Ancak şu anda devletin bu baskıcı tutumu, 12’nci Yargı Paketi, LGBT+’ları kriminalize eden yaklaşımların her biri toplumda geri dönüşsüz çatışma süreçlerini ağırlaştıracak nedenler olabilir.
Abdullah Öcalan’ın “Kök Yasa”, kamuoyu içinde ise “Çerçeve Yasa” olarak adlandırılan bir yasanın tartışmaları sürüyor. Sürecin sağlıklı yürüyebilmesi için iktidarın bu anlamda yapması gerekenler nelerdir?
Fincancı: AKP’nin bu tutumunu 23 yıldır tanıyoruz. Gündeme bir takım düzenlemeler getiriyor, toplumdaki tepkilere bakıyor ve o tepkiler başa çıkabileceği tepkilerse devam ediyor. Başa çıkamayacağını düşünüyorsa geri çekiliyor. Bir süre bekleyip yeniden gündeme getiriyor. O arada gündemi gerçekten toplumun infial duyacağı bir takım başka durumlarla meşgul ediyor. Bazen aradan sıyırıp kabul edilemez düzenlemeleri geçirebiliyor. Bu dönemlerde Meclis’teki çoğunluğu ve Meclisi neredeyse işlevsiz hale getirilmiş olması, muhalefetin işlemez olmasını da bir araç olarak kullanıyor. Tabi ki yasal düzenlemeler çok önemli ve bu yasal düzenlemeler zor yasal düzenlemeler değil. Örneğin “Terörle Mücadele Kanunu”nun mutlaka değişmesi gerekiyor. Yasal düzenlemelere dair Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Avrupa Parlamentosu, Avrupa Konseyi (AK) her bir bileşeni olduğumuz yapı bunu zaten yıllardır dile getiriyor ama hiçbir değişiklik yok. Tam tersine güvenlikçi bir perspektifle düzenlemeler yapılıyor. Siyasi bir otoriteden bunları geri alacak bir tutum sergilemelerini beklemiyoruz. Siyasi otorite adı üzerinde otoriter bir sistem. Tam tersine burada toplumun direnmesi, sözünü kurması ve ne istediğini bilerek davranması gerekiyor. Yapılan yasal düzenlemelerin insan yararına olmadığı her koşulda, karşı çıkmakta hepimizin sorumluluğu olmalı.
Bu süreçte birçok kesime rol düştüğü belirtiliyor. Kürtler dışında, Türkiye’de yaşayan diğer halklar ne gibi sorumluluklar düştüğünü düşünüyorsunuz?
Fincancı: Acıyı azaltan en önemli adımlardan birisi o acının başkaları tarafından, farklı olanlar tarafından görüldüğünü, hissedildiğini ve tanındığını bilmektir. O yüzden birbirimizin acısını tanımak ve görmek zorundayız.
Bir barış sürecinin doğru biçimde ilerleyebilmesi, bütün tarafların ne istediklerini birbirlerine ifade edebilmeleri ve birbirlerinin acısını görüp tanıyabilmeleriyle mümkün. Çünkü acıyı azaltan en önemli adımlardan birisi o acının başkaları tarafından, farklı olanlar tarafından görüldüğünü, hissedildiğini ve tanındığını bilmektir. O yüzden birbirimizin acısını tanımak ve görmek zorundayız. Biz toplumsallaşma derken, sadece Kürt tarafındaki toplumsallaşmadan söz etmiyoruz. Tabii acıyı çok ağır yaşamış olanlar muhakkak ki Kürt tarafıdır ama bu tarafta da acı yaşayanlar var. Bu yüzden süreçteki toplumsallaşmayı Türkiye’deki diğer halklar tarafından da sağlamak zorundayız. Burada demokratik kitle örgütlerine ve emek örgütlerine iş düşüyor. O yüzden bu toplumsallaşmada onların da mutlaka rolü olduğunu unutmayalım. Gençlerin yaşaması için elimizden geleni yapmak zorundayız. İnsan hakları mücadelesi içinde olanlar olarak böyle bir sorumluluğumuz var. Onun için barışa, demokrasiye ve özgürlüklere ihtiyacımız var. Birlikte mücadele edelim.