Kitap incelemesi kalmış.
Serkan Türk'ün "Rex" kitabı üzerine inceleme
eyüp erhun köse, serkan türk'ün "rex" adlı kitabını inceliyor; kitabın fiziksel özelliklerinin ötesinde derinlik barındırdığını belirtiyor.
geçmişin i̇zinde, bir köpeğin gölgesinde: serkan türk’ün “rex”i üzerine notlar “… gelişigüzel okumayı severdi bu kitabı. ruhundaki inceliği orada bulur, içindeki öfkeyi görür, kayboluşu sezer ve kendini başkası gibi hissederdi.” (s.109) elinize öyle bir kitap geçer ki fiziksel hacmine bakıp “bir çırpıda biter bu,” dersiniz. sayfalar incedir, ebattı mütevazı ama okumaya başladığınızda o incecik kitabın […].
Geçmişin İzinde, Bir Köpeğin Gölgesinde: Serkan Türk’ün “Rex”i Üzerine Notlar
“… Gelişigüzel okumayı severdi bu kitabı. Ruhundaki inceliği orada bulur, içindeki öfkeyi görür, kayboluşu sezer ve kendini başkası gibi hissederdi.” (s.109)
Elinize öyle bir kitap geçer ki fiziksel hacmine bakıp “Bir çırpıda biter bu,” dersiniz. Sayfalar incedir, ebattı mütevazı ama okumaya başladığınızda o incecik kitabın içinizde yarattığı girdap o kadar büyüktür ki kapağını kapattığınızda üstünüzden koca bir tır geçmiş gibi ya da günlerce susuz kalmışsınız da aniden buz gibi bir suya dalmışsınız gibi hissedersiniz. İşte Serkan Türk’ün üçüncü romanı Rex, okurda tam da böyle bir etki, böyle bir sarsıntı yaratıyor. İnsanı hiç beklemediği bir köşede kendi geçmişiyle, kabuğuna çekilmişliğiyle ve hepsinden önemlisi bu ülkenin o ağır, tortulu gerçeğiyle yüzleştiren, çok katmanlı bir metin bu. Şimdi elimde Serkan Türk’ün üçüncü romanı duruyor: Rex. Yüz elli altı sayfalık, ilk bakışta bir çırpıda okunup bitecekmiş gibi duran, mütevazı hacmine rağmen insanın göğsüne koca bir taş gibi oturan bir metin bu. Otuz dokuz bölüme ayrılmış romanın kapağını araladığınızda, o sayfaların aslında birer kapı olduğunu fark ediyorsunuz. Her bölümün başında, Türk edebiyatına ve dünya edebiyatına damga vurmuş, ruhumuzu şekillendirmiş usta yazarlarımızdan seçilen epigraflar karşılıyor sizi. Bu epigraflar, metnin içine girmeden önce okura sunulmuş birer anahtar, birer yudum su gibi. Alıntılanan cümle, okuru birazdan içine dalacağı derin sulara hazırlayan, çok zarif ve çok yerinde birer edebi selamlaşma niteliği taşıyor.
Serkan Türk, Rex ile Ausgang ve Trak romanlarında da görüldüğü gibi, postmodernitenin o çok katmanlı, oyuncul ve bir o kadar da zihni kışkırtan yapısını ustalıkla kullanmış. Kurgu temelde çizgisel bir hatta ilerliyor gibi görünse de yazar bizi kahramanın zihinsel sıçramalarıyla, anlık düşünceleriyle ve biriktirdiği küçük deneyimlerle sürekli olarak geçmişe, anılara ve o anıların bıraktığı tortulara götürüyor. Bu geriye dönüşler asla metnin ritmini bozan birer sapma gibi durmuyor aksine, hikâyenin can damarlarını besleyen, karakterin derinliğini inşa eden çok doğal düşünce akışları olarak karşımıza çıkıyor.
“Her gün aynı cama çarpan akvaryum balığı gibi hissediyordu kendini. Onu ne zaman ne yapacağı fazlaca planlanmış bir kara canlısına dönüştüren şey içinde bulunduğu düzenin kendisiydi.” (s.79)
Romanın merkezinde, Doğu Anadolu’nun o kendine has, biraz ıssız, biraz içine kapalı, küçük bir yerleşim yerinde yaşayan bir edebiyat öğretmeni var. Bir meslektaşı olarak, onun o taşra sıkıntısını, kelimelerle kurduğu dünyayı ve etrafını saran o görünmez duvarları okurken içimin sızladığını itiraf etmeliyim. Kahramanımız, karısıyla sallantılı, iletişimin koptuğu, mesafelerin farklı çatılar altında kilometrelerce uzadığı bir evliliğin içinde, kendi yalnızlığına sürgün edilmiş bir hayat sürüyor. İnsanın en çok kendi evinde yurtsuz hissetmesinin ne demek olduğunu, o soğuk duvarların arasına sıkışmışlığı iliklerinize kadar hissediyorsunuz.
İşte tam bu nefessiz kalma halinde, küçük bir gazete ilanı veya bir duyuru, hayatın o garip tesadüflerinden biri olarak kahramanımızın karşısına çıkıyor. Peride adında yalnız ve yaşlı bir kadın, köpeği Rex’i günün belli saatlerinde dolaştıracak birini aramaktadır. Bir edebiyat öğretmeni, sığındığı o kelimeler dünyasından çıkıp, belki de sırf o evden, o kronik yalnızlıktan bir nebze olsun uzaklaşabilmek için gidip o kapıyı çalar. Peride Hanım ile aralarında, o yaşlılığın getirdiği mesafeli ama bir o kadar da içten, şefkatli bir bağ kurulacakken hayatın o acımasız ve ani müdahalesi gerçekleşir. Yaşlı kadın banyoda düşer ve acilen hastaneye, yoğun bakıma kaldırılır. Eee tabii Rex, o ana kadar sadece bir ilan nesnesi olan o köpek, kahramanımızın ellerine, daha doğrusu hayatının tam ortasına kalır. Peride Hanım yoğun bakımda, yaşamla ölüm arasındaki çizgide gözlerini açmayı beklerken kahramanımız bir yandan bu yaşlı kadının bir yakınına, bir tanıdığına ulaşmak için çırpınır, diğer yandan da Rex ile geçirdiği zorunlu mesailer sırasında kendi iç dünyasının karanlık, savrulgan dehlizlerine doğru sürüklenir. Bu süreç, bir köpeğe bakma sorumluluğu yanında; adamın kendi evliliğiyle, geçmişiyle, yalnızlığıyla ve hayattaki konumuyla hesaplaştığı sancılı bir içsel yolculuğa dönüşür.
“Anneler sanki uzaklara hüzünlü hüzünlü baksınlar diye vardı hayatta.” (s.138)
Rex, bireysel bir varoluş krizini anlatıyor gibi gözükse de özünde çok yoğun toplumsal göndermelerle örülmüş, Türkiye’nin dününe ve bugününe dair derin sözleri olan bir roman. Yazar, çeşitli düşünceleri, toplumsal eleştirileri ve dönemsel tespitleri, bağıra çağıra değil de ana karakterin zihinsel süzgecinden, içsel monologlarının o doğal akışından sızdırarak veriyor okura.
Serkan Türk’ün önceki romanları Ausgang ve Trak’a yaptığı göndermeler, onun kendi edebi evrenini nasıl ilmek ilmek dokuduğunun, metinlerarası bağları nasıl ustalıkla kurduğunun en güzel kanıtı. Romanda altını çizdiğim, defalarca okuyup üzerine düşündüğüm bir cümle var, bu cümlenin Trak romanıyla da ilişkisini hatırlayacak okurlar olacaktır: “Geçmişin, ihtiyar bir at gibi onu takip ettiğini duyumsuyordu.” Bu cümle aslında hepimizin, bu coğrafyada yaşayan her bireyin omuzlarındaki o görünmez yükün en şiirsel özeti gibi. Geçmiş, bir türlü peşimizi bırakmayan, yorgun ama inatçı bir gölge.
Roman ilerledikçe postmodern edebiyatın o keyifli oyunlarından biri, romanın ortalarında bize harika bir sürpriz yapıyor. Kahramanımız, hastanede tanıştığı ve bir şekilde iletişim kurduğu bir hemşirenin teklifiyle bir edebiyat söyleşisine katılıyor. Kürsüde S ve L adında iki yazar var. S, Serkan Türk’ün ta kendisi; L ise edebiyatımızın usta kalemi Latife Tekin. Yazarın romanını ilk sayfalarda Latife Tekin’e ithaf ettiğini okumuştuk zaten. Ancak bu ithafın sadece bir başlangıç cümlesinde kalmayıp kurgunun tam kalbine, hem de bizzat yazarların kendilerinin S ve L olarak romana dahil olmasıyla yedirilmesi, okura zekice kurgulanmış bir edebi lezzet sunuyor. Kahramanımızın, bizzat onu yaratan yazarın söyleşisini dinlemesi, kurmaca ile gerçeğin sınırlarının silikleştiği o anlar, romanın edebi değerini katbekat artırıyor.
Peki tüm bu karmaşanın, bu içsel ve toplumsal hesaplaşmaların neresinde duruyor Rex? Rex sadece bir köpek mi? Elbette hayır. Romanın sonlarına doğru yaklaştığımızda, Peride Hanım’ın bu ismi sıradan bir hevesle seçmediğini; geçmişinin o kanatan, kabuk bağlamayan yaralarından koparıp getirdiğini öğreniyoruz. Rex ismi, bu topraklarda yaşanmış en büyük, en utanç verici acılardan birinin, Madımak Faciası’nın o kapkara dumanları arasından da bize iki kültürlü bir yapıdan bizlere göz kırpıyor. Serkan Türk, metinlerarasılığı tarihsel arası bir bağa dayandırıp bir köpeğin ismi üzerinden Türkiye’nin o karanlık tarihiyle yüzleştiriyor bizi. Bunu yaparken asla didaktik bir tarih öğreticiliğine soyunmuyor; edebiyatın o sarsıcı, ince ve derinden işleyen gücünü kullanarak, tarihi bir tanıklığı döngüsel ve hatırlatıcı bir tavırla önümüze koyuyor.
“İçine bir üzüntü doldu birden. Yerini yurdunu terk etmek zorunda kalan insanları düşününce kederlendi. Vaktiyle elinden bir şeyler gelebilirmiş de yapmamış gibi hissetti kendini.” (s.108)
Romanın birçok bölümüne serpiştirilmiş bu tür referanslar, Türkiye gerçeğini tüm çıplaklığıyla, tüm acımasızlığıyla ortaya koyuyor. O toplumsal travmalar, yangınlar, yitip giden canlar, bir edebiyat öğretmeninin iç sıkıntısıyla, yaşlı bir kadının yalnızlığıyla ve bir köpeğin sadakatiyle harmanlanıyor. Okuma serüveniniz bittiğinde, damağınızda o bahsedilen “buruk lezzet” kalıyor. Realitenin o tokat gibi çarpan gerçeği, kitabı kapattığınızda bile sizinle kalmaya, içinizde inşa olmaya devam ediyor. Bu topraklarda yaşamanın ne demek olduğunu, o tarifsiz ağırlığı yutkunarak hissediyorsunuz.
Edebi açıdan baktığımızda, Serkan Türk’ün dilinin son derece sürükleyici, kurgusunun ise son derece işlek olduğunu söylemek gerek. Olay örgüsü tamamen kahramanın çevresinde, onun algı dünyası üzerinden tasarlanmış. Mekân tasarımlarının, karakter sayılarının ve yan hikâyelerin bilerek ve isteyerek sınırlı tutulduğunu, bunun da metnin merkezindeki o “fikirsel” ağırlığı, o felsefi altyapıyı ön plana çıkarmak için yapıldığını net bir şekilde görebiliyoruz. Kısa roman (novella) tarzına çok uygun, fazlalıklardan arındırılmış, damıtılmış bir modernite hâkim romana. Gereksiz hiçbir tasvir, kurguya hizmet etmeyen hiçbir diyalog yok. Her şey olması gerektiği gibi, olması gerektiği yerde.
“Duyduğumuz her şey zamanla düşünce dünyamızda renkten renge, şekilden şekle giriyor, istediğimiz şeye dönüşüyor.” (s.99)
Toparlamak gerekirse; Rex, 2009 yılında söyleşi çıkışında peşine takıldığım o yazarın, aradan geçen yıllar içinde kalemini nasıl bilediğini, gözlem gücünü nasıl derinleştirdiğini ve ülkesinin dertlerini edebi bir metne nasıl bu denli zarafetle sızdırabildiğini bana kanıtlayan, çok değerli bir eser oldu.
Eğer edebiyattan beklentiniz sadece hoşça vakit geçirmek değilse okuduğunuz satırların size sorular sormasını, sizi rahatsız etmesini ve yaşadığınız toplumun gerçekleriyle o “buruk lezzet” eşliğinde yüzleştirmesini istiyorsanız, Rex mutlaka kütüphanenizde yer açmanız gereken bir roman. Everest Yayınları tarafından basılan romanda uzun süre üzerine konuşulmayı, tartışılmayı ve hissedilmeyi hak eden, kalpten kopup gelmiş, samimi bir Türkiye panoraması var.
Edebiyatın o iyileştirici, bazen kanatıcı ama hep düşündürücü gücüne inanan herkesin yolu bir gün Rex’le, Peride Hanım’la ve o yalnız edebiyat öğretmeniyle kesişmeli. Geçmişin ihtiyar bir at gibi peşimizden geldiği bu dünyada, edebiyattan başka sığınacak neyimiz var ki zaten?