Ekonominin çarkları sermayeye dönmüş.
Sermayenin çıkar programı (1)
prof. dr. erinç yeldan, türkiye'deki enflasyonla mücadele programının yerli ve küresel finans sermayesinin çıkarlarını koruduğunu belirtti; sorunun parasal değil, reel ekonomideki tıkanıklık olduğunu söyledi.
prof. dr. erinç yeldan, 2023’ten bu yana sürdürülen enflasyonla mücadele programının yerli ve küresel finans sermayesinin çıkarlarını koruma programı olduğunu kaydetti. yeldan, “türkiye’de yaşanan enflasyon parasal bir mesele değil, reel ekonomide ve siyasi sistemde yaşanan tıkanıklıkların, dengesizliklerin sonucudur” dedi.
Kadir Has Üniversitesi öğretim görevlisi Prof. Dr. A. Erinç Yeldan ile Türkiye’de enflasyonu, ekonomik programını ve küresel krizin etkilerini konuştuk. Prof. Dr. Yeldan, Mehmet Şimşek yönetiminde “rasyonaliteye dönüş” diye sunulan programın enflasyonla mücadeleden çok yerli ve küresel finans sermayesinin çıkarlarını koruduğunu vurguluyor.
Enflasyon tahminleri yukarı doğru güncellendi, dezenflasyon programının başarısızlığı birkaç kez ilan edildi. Adı enflasyonla mücadele olan programın neresindeyiz?
Önce çok defalarca vurguladığımız genel bir gerçeği tekrar dile getirelim. 2023 Haziran ayından bu yana üç senedir sürdürülen söz konusu enflasyonla mücadele programı, özü itibariyle aslında bir enflasyonla mücadele ya da istikrar programı değil, sürmekte olan ekonomik kriz karşısında yerli ve küresel finans sermayesinin ve bankacılık kesiminin çıkarlarını, kârlarını koruma programıdır. Tıpkı AKP’nin ilk yıllarında, Kemal Derviş liderliğindeki IMF programından devraldığı meşhur “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” günlerinde olduğu gibi. Bu yalın gerçeği aklımızda tutarsak, bugünkü söyleşimizi de daha rahat izleme olanağı doğacaktır.
Resmi verilere göre Türkiye’de enflasyon son bir yıldır yüzde 32-35 bandında devam ediyor. Haziran ayına ait son veri de yüzde 32,11 oldu. Dolayısıyla, katılaşmış, yapışkan hale dönüşmüş, dirençli bir enflasyon dinamiği ile karşı karşıyayız. Ortada açık bir başarısızlık var.. Hatırlanacağı üzere, TCMB 2026 yılı sonu ara hedefini yüzde 16’dan yüzde 24’e çıkarttığını, yıl sonu enflasyon tahminini de yüzde 26 olarak belirlediğini duyurmuştu. 2027 yıl sonu tahminini yüzde 15 olarak belirlendikten sonra da Türk parasal iktisat tarihinin artık gelenekselleşmiş sözcükleri metne eklenmişti: “Enflasyonun, 2028 yıl sonunda yüzde 9’a geriledikten sonra orta vadede yüzde 5 enflasyon hedefi etrafında istikrar kazanacağı öngörülmektedir.”
Bu arada bazı meslektaşlarımız, eğer Şimşek yönetiminin uygulamış olduğu “ortodoks” ve “rasyonaliteye dönüş” programı söz konusu olmasaydı durumun çok daha vahim olacağını, enflasyonun yüzde 60’ların üzerine, hatta belki de “hiper-enflasyon” düzeylerine sıçrayacağını dile getiriyor. Dolayısıyla aslında bir “başarının” söz konusu olduğunu öne sürülmekte. Jeopolitik risklere, enerji, gıda gibi sektörlerin fiyatlarında tüm dünyada yaşanan sorunların etkili olduğuna yapılan değinmelerle, Şimşek ve merkez bankası yönetimi böylece temize çıkartılmış oluyor. Bu savı ben biraz da angaje olunan ortodoks dogmaları koruma çabasının bir ürünü olarak görüyorum.
‘YERLİ’ VE ‘MİLLİ’ ETKENLER
Peki, programın uygulama hataları var mı?
Bence bu türden hayali karşı senaryolar üretmek yerine, Türkiye’nin dünya ortalamasının çok çok üstünde yaşamakta olduğu enflasyonun altında yatan “yerli” ve “milli” etkenleri yerli yerine koymak daha doğru olacaktır. Kanımca, 2023’ün haziran ayından başlayarak “ortodoks” olduğunu tüm piyasalara muştulayan programın daha başından itibaren iki önemli uygulama hatası oldu. Birincisi, dile getirilen ortodoks rasyonalitenin ana unsuru olan faiz oranlarının seyri hiç de beklendiği gibi kararlı ve etkili olmamıştı. Rasyonaliteye dönüş mahcup, tedirgin ve kendi mantığına göre son derece rahvan bir biçimde başlatılmış ve TCMB politika faizi 2023 yılı Haziran’ında önce yüzde 15’e, sonra da yaz ayları sonuna kadar ancak yüzde 30’a yükseltilebilmişti. Oysa aynı dönemde TÜİK tarafından ilan edilen “resmi” enflasyon oranı, sırasıyla yüzde 38 ve yüzde 61 düzeyini aşmıştı! Dolayısıyla, “faizler arttırılsın ama sayın Erdoğan çok da tedirgin olmasın” kısıtı altında geçirilen yaz ayları, yerli ve uluslararası finansal yatırımcıların nezdinde, kuşkusuz, ciddi bir itibar kaybına yol açmıştı.
Zaten, daha öncesinde “irrasyonel olan neydi?” ve “ne, neden ve nasıl irrasyoneldi?” sorularını sormaya veya karıştırmaya kimse cesaret edememişti. Nitekim, bu cesaretsizlik, kanımca, söz konusu “rasyonel” programın aslında bir söz oyunundan ibaret, vasatlık ve adam sendecilik sınırlarına hapsedilmiş ekonomi idaresinin uzantısından başka bir şey olmadığının da göstergesiydi.
Programın daha baştan yarattığı ikinci uygulama hatası ise, yukarıdakilerin devamı olarak, TÜİK’in enflasyon hesaplama yöntemlerine ilişkin oluşan güvensizlik ortamına karşı yeni hiçbir idari düzenleme getirilmemiş, TÜİK’in yıpranan kurumsal itibarını tekrardan yükseltecek hiçbir adım atılmamış olmasıydı.
Bu arada, hemen hepimiz merkez bankası başkanlarının görev süreleri dolmadan değiştirilmekte olduğunu izlerken, 2018 sonrasında istatistik veri üretiminin resmi sorumlusu TÜİK başkanının da altı kez değiştirildiğini ve bu müdahalelerin kurumun güvenirliği konusunda ciddi endişeler yaratmış olduğunu gözden kaçırmaktaydık.
Kanımca, çoğu ortodoks söylemin ve merkez bankasının ifadelerinin ayrılmaz bir parçası olan “beklentilerin bozulması”, “fiyat davranışlarının bozulması” gibi ezoterik söz oyunlarının ardında yatan ana gerçek bu tür kurumsal/siyasal ana sorunlardı.
Bu arada “uygulamanın” ana enstrümanının aslında meşhur politika faizi olduğu kadar, “rezervler” olduğu kısa zamanda anlaşılacaktı. TCMB’nin uluslararası rezervleri olabildiğince yüksek tutulacak ve bir anlamda “vitrinde” Türkiye ekonomisinin ne kadar güçlü olduğu gösterilecekti. Bu görsel oyunun bir diğer uzantısı da döviz kurunun mümkün olabildiğince bastırılması ve düşük kur üzerinden ithal maliyetlerinin kısılarak enflasyonist baskıların geriletileceği umuluyordu. Nitekim, bu politika sepeti AKP’nin ilk çıraklık döneminin şaşmaz araçlarından birisi olarak ön plandaydı. (Bu dönem bazen “başarılı yapısal reform” dönemi olarak da adlandırılmakta, ancak konumuz şimdi bu değil). Faiz artışları sürekli olarak döviz kurunun aşınmasının (eski ifadeyle devalüasyonun) üzerinde tutuluyor ve TL’yi yapay yollarla güçlü kılmaya çabalıyordu. Nitekim, dolar / TL kuru üzerinden yapılan basit bir hesaplama, 2026’nın ilk yarısında doların fiyatının geçen seneki eş değer dönemine görece ortalama sadece yüzde 20 değiştiğini, bu arada enflasyonun yüzde 30’un, piyasada faizlerin de yüzde 40’un üzerinde seyir ettiğini bizlere hatırlatacaktır.
Bu tercih sonucunda, uluslararası finansal yatırımcıya “spekülatif arbitraj diye” tanımladığımız getiri oranı özellikle 2024’ün ikinci yarısında çift hanelere yükselmiş ve yüzde 23 (Eylül 2025) ile yüzde 28 (Mayıs 2026) arasında seyretmiştir. Yurtdışından getirilen her 1 doların, dönem başındaki kurdan Türk Lirasına çevrilmesi, Türk Lirası üzerinden kısa vadede yüksek faiz geliri elde ederek, dönem sonunda tekrar dövize çevrilerek yurt dışına çıkmasını anlatan bu sıcak para serüveni sayesinde Türkiye’nin tekrar “yükselen piyasa ekonomileri” arasında yüksek kazanç vaat eden, itibarlı bir ekonomi olacağı hesaplanmaktaydı. Böylece uluslararası finans sermayesine bir “hoş geldin partisi” sunulmaktaydı.
Döviz kurundaki olası aşınma (eski tabiriyle devalüasyon) merkez bankası rezervlerinin kullanımıyla hafifletilecek ve yabancı yatırımcı “kur riskine” karşı korunacaktır. Faiz oranları yükseltilirken, döviz kurunun düşük tutulması sayesinde dışardan sıcak para girişleri özendirilecek, bu tür sermaye girişleri bir yandan da merkez bankası rezervlerini besleyecektir.
Yani, kuru tutmak için rezerv kullanılacak, ama kurun düşüklüğünün yarattığı spekülatif arbitraj getirisi sayesinde de rezervlere birikim sağlanacaktır. Bir yandan rezerv kullanılırken, bir yandan da döviz rezervlerin yeterince biriktirileceği beklenmekte… Soru çok açık: sıcak para girişlerinin sağladığı rezerv birikimi, dövizi ucuz tutmak için gerekli rezerv kullanımını dengeler mi?
Beklenti ve umudun terazisi nasıl şekillenecektir? Teknik deyimiyle bu “kaldıraç” uzun süre çalışacak mıdır?
Bu hassas denge işte Türkiye ve benzeri tüm “yükselen piyasa” diye saygınlık ifadesi atfedilen dışa bağımlı ekonomilerin yaşamakta olduğu kırılganlığın ana nedenidir.
Bugün ekonomide yaşanan sıkışmanın nedeni Türkiye kapitalizminin ulaştığı sınırlar mıdır?
Ne var ki, piyasa yorumcularının sık sık, “finansal kırılganlık” diye izlediği bu riskli denge oyununun “tehlikesi” sadece kırılganlık ile sınırlı bir güven meselesinden ibaret değil. Hatta belki bu kırılganlığın yaratacağı “finansal kriz” tehdidi o kadar da büyütülecek bir sorun olmayabilir. Nihayetinde IMF var, Trump var, NATO zirvesinde verilecek taahhütlerin, güvencelerin ekonomik getirisi var, spekülatif Arap sermayesi var, Türkiye’nin de feda etmeye hazır henüz imara açılmamış kıyıları, ormanları, maden yatakları var. Bulunur çaresi…
Türkiye’nin bir yandan milli geliri büyürken, istihdam edilen işçi miktarı azalmaktadır. Dolayısıyla, dövizin ucuzluğu üzerinden kurulan bir enflasyonu düşürme ve finansal sistemi besleme stratejisi Türkiye’de yaşanmakta olan kronik işsizliğin en büyük yapısal nedenidir.
ILO’nun ifadesiyle, tipik bir “istihdamsız büyüme” yaşayan Türk işgücü piyasalarındaki seyrini büyüme oranlarıyla karşılaştırmalı olarak sergileyelim.
Özellikle 2024’ten itibaren Türkiye ekonomisi spekülatif finansal sermaye ve imar rantlarına dayalı “hormonlu” bir büyüme sergilerken, toplam istihdamda gerileme yaşamaktadır. Bu olan bitenlere aslında “istihdamsız” değil, “istihdam tahrip eden” büyüme demek daha doğru olacaktır.
Türkiye coşku ve daralma dönemlerini sıkça yaşamış olan bir ekonomi. 1990-93 ve 2000-2001 arasının sıcak para akımlarına dayalı spekülatif genişlemesi ve kriz; 2006-2009 arası gene benzer biçimde yaşanan ve küresel finansal krizin yansımalarının yaşandığı kriz dönemi; ve en son da 2016 sonrasının imar rantlarına dayalı –inşaat odaklı, büyüme döngüsü. Konumuzla en ilgili olanı da işte bu son dönemin gelişimine damgasını vuran yatırım tercihleri.
Üretken sektörler yerine uzun yıllardır inşaat ağırlıklı bir büyüme modelinde ısrarın sonuçları nedir?
Türkiye’nin ele aldığımız 2010 sonrası döneme ilişkin sabit yatırım öncelikleri çarpıcı gerçekleri sergiliyor. Veriler Türkiye’nin kamu artı özel sabit sermaye yatırımlarının 480 milyar dolar düzeyinde olduğunu gösteriyor. 2010’da bu tutar 191 milyar dolar idi. Cumhurbaşkanlığı strateji ve Bütçe Başkanlığı’nın paylaştığı verilere göre Türkiye 2025 yılında toplam sabit sermaye yatırımlarının üçte birini (%30.9) inşaat yatırımı olarak kullanmıştır.
Eğer söz konusu yatırım hacmini ABD doları cinsinden hesaplarsak 2025 yılı itibariyle inşaata giden yatırım tutarının 148 milyar, sanayi aktarılan payın da bunun üçte ikisi kadar, 94 milyar dolar düzeyinde kaldığını görürüz. Beşeri sermaye yatırımı olarak değerlendireceğimiz Eğitim sektörüne aktarılan yatırım tutarı ise 15 milyar dolara ancak ulaşabilmiştir. Türkiye’nin 2010 sonrasında inşaat sektörüne aktardığı yatırım toplamı 1 trilyon 187 milyar dolara ulaşmıştır. Bu rakam 2025 milli gelirine eş değer bir büyüklüktür. Yani Türkiye 15 sene içerisinde 2025 yılının bütün milli gelirine yaklaşan bir yatırım fonunu inşaatta kullanmıştır.
Bir yanda sıcak para akımlarının yarattığı finansal kırılganlık, bir yanda da yatırımların rant ekonomisine kaydırılması… Böyle bir ekonomide yaratılan tüm dengesizlikler ve yapısal nitelikli sorunların tezahürü yüksek enflasyon olarak karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla, Türkiye’de yaşanan enflasyon parasal bir mesele değil, reel ekonomide ve siyasi sistemde yaşanan tıkanıklıkların, dengesizliklerin sonucudur. Parasal olmayan meselelerin parasal tedbirlerle çözülmesinin de imkânı yoktur. Ne var ki Türkiye’nin mevcut iktisadi ve siyasi gündemi konuyu sadece enflasyonla mücadele ve kur-faiz-borsa düzlemine sıkıştırmakla meşgul.
Yarın: Küresel geçiş döneminin üç başlığı